Anılar da Yakılır - Ahmed Günbay Yıldız

Kategori: Roman

OKUNAN

Tesadüf yok, bu hayat kanaviçe gibi örgün. Bir gün kendi işlenir, kendisi işler bir gün...

Yalnızlık! Sayısız hüzünlerin derinliklerindeki ayrıntıları taşıyan içli hikâyeler kanaviçesi...

Yağmurlar siyim siyim toprağa düştüğünde uyanır doğa. Güneş canhıraş busesini kondurduğunda buğulu toprağa, can suyudur Çürüyen tabiatın damarlarından...

Tomurcukları kışkırtan renk cümbüşünü canlandıran iksirdir bulutlardan düşen gözyaşları...

-Bütün renkleri özümleyen sır, doğanın haykırışı, yağmurun toprakla buluşması, güneşin en şefkatli ışınlarıyla okşayışı tabiatı... Su, hava, güneş ve toprağın bozulmayan beraberliklerinin eseri her şey.

| O, öyle kurguladığı için Sonsuzluğun Sahibi nden öyle emir aldığı için aksamadan sürmekte hayat. “Ol!** emrinin hikmetinde sakl^yünatın hikâyesi..yDyle ise Yaratan’ın koyduğu kurallar silsilesi ikliminde sürecek devran. 

 

Gözleri arada bir buhur engelli ışıkların müsaade ettiği ölçüde dökülüyordu ulaşabildiği uzaklıklara. Odasının perdeleri müsavi bir ölçüde çekilmişti her iki kenara.

Fiskos masasının üzerinde adını “Gönül Yağmurlarım” koyduğu dikdörtgen biçiminde, şeffaf, daha çok minyatür bir sandık figürünü andıran cam bir kutu vardı. Ona “gözyaşı sandığı” da denebilirdi.

Bir kilidi ve anahtarı vardı. Gerektiği vakit açıyordu minik cam kutunun kapağını...

Hayatının gizemli bir ayrıcalığıydı bu efsunlu obje; kim¬seyle paylaşamadığı, yüreğinin mahzenlerine hapsettiği, onu hayata küstüren hazin bir hikâyenin de ortakçısıydı.

Melek Hoca'mn yıllardır gözyaşlarını akıttığı, o minyatür sandık bir efsane... Fiskos masasının değişmeyen aksesuarı gibi duruşu aldatmasın sizi. İçinde katlanmış bir kâğıt parçası ve tektaş pırlanta bir yüzük...

Hikâyesi uzun, hülasası yıllardır Melek Hoca’nın kalbini kanatan hazin bir öykü...

Melek Hocanın çeyiz bohçasıydı aynı zamanda o küçük sandık. Sadece o mu? Hayır... Fiskos masasının tam ortasında ilk yaprağı açık duran; sayfalarına pişmanlıklarını, efkârını, hüznünü ve yanılgılarını sıraladığı bir defter ve onun hemen kıyısında gönül iklimlerini sayfalara kaydeden bir dolmakalemi vardı. Hüznünü kalbinden, mürekkebini damarlarından alıp sayfaların üzerine işleyen mavi mürekkepli bir kalem...

Bu masa, bu oda yasaklıydı bir başkasının gözlerine. Pencereden dışarı dökülen kederli bakışların değişmeziydi yatak odasındaki dekor...

Allah aşkı yarattı, sevgi, şefkat ve hoşgörüyü yazdı İnsanların gönüllerine. Hayat sevgidir deyip, sevmeyi öğretti insanın kalbine...

Sonra insanlara kimseye zararı dokunmayan hürriyeti bahşetti. Kendisi çizdi sınırlarını aşkın, ahlakın ve hürriyetin. Sevgi, saygı, hak ve hukuk silsilesini en ince detaylarıyla işledi mahlûkatm vicdanına; şefkati ekti duygularına insanın...

Sınırların mahiyetini dokudu, ihlalin isyan olduğunu öğretti insana. O, yoldaki uyarı işarederi gibi kalbî tehlike anlarında, insanı ikaz eden sinyallerle donattı...

Ahlakın ve maneviyatın rehberini sundu, Peygamberler aracılığıyla kutsal kitaplarında. İffetli, hicaplı, saygılı ve maneviyat eksenli bir gönülle, ahlaklı yaşamak dedi muhasebesi tutulan sınav vurgulu hayatın adına... O, kutsal yuvaların kurulması için nikâhı emretti...

***

Melek Hoca’nın zihni yine allak bullaktı. Pencerenin kenarından kederli bir seyir tutturmuştu Akdeniz’in mavi sularına...

Gök camgöbeği rengindeydi bugün. Toprak renk renk, desen desen... Biraz uzaklarda başlayan Baba Dağı’nın etekleri zümrüt yeşilinde, Akdeniz’in suları durgun ve mavi...

Yatak odasındaki penceresinin kenarına oturmuştu Melek Hoca. Tabiatla iç içe, gamlı bir seyir tutturmuştu görünüşte. O bakıyordu sadece, ancak biraz ilerisindeki muhteşem manzarayı gördüğü muhaldi...

Korkunç bir kargaşa içindeydi zihni. Acılarını desen desen işlemişti yüzüne elem. 

 

 

Gün aheste bir şekilde çekiliyor, akşama meyledenin sinyallerini veriyordu gökyüzünde.,,

Ebruli, kızıl alevlerini ahenkle tutuşturuyor güneş semada, yeni bir veda seremonisine hazırlıyordu kendini...

Gön batımı oldukça yakındı, buhur misali bir manzarayı hazırlıyordu ufukta Melek Hoca nın gözlerine,

Saçları gömüş rengindeydi. Kırık bir kalple yaşıyordu senelerdir... Yıllar, gönlünün duvarlarından dışarı sır vermeyen buruk duygularını ustaca işlemişti yüzüne...

Bakışları efkâr efkâr yağıyordu pencereden uzaklara... Deniz elini uzatsan dokunacak kadar yakındı penceresinden bakınca. Gözlerindeki pırıltılar koyu hüzünlere tutsak ve benzi keder makamındaydı...

Şimdi kırk yedi yaşındaydı. Düşünceleriyse yıllar öncesine dönüktü...

Hayatında iz bırakan dört hadiseyi sorgu!uyordu iç dünyasında... Suçlu hissediyordu kendini ve acımasızca yargılıyordu geçmişini.

Bu hali hayatının değişmeyen işkenceciydi Melek Hocamın...

Hata mıydı, yoksa hepsi de maziden gelen masum davranışların asla gerçekleşmeyeceğini düşündüğü sonu¬cu muydu?

İçini rahatlatacak iksiri bulamamanın ıstırabıyla kıvranırdı Melek Hoca, zihnine maziden anılar düştüğünde...

Nice bürokratlar, doktorlar yazarlar, hatta bakanlar yetiştirmiş, adını hafızalara bilgeliği ve güler yüzüyle nakşet¬tirmiş bir sınıf öğretmeniydi o, Melek Hocasıydı o yaşadığı şehirieşen ilçenin. Bulunduğu yörede sözü geçen bir ailenin ferdiydi aynı zamanda.

Kendisine kol kanat geren bir ailenin varlığına rağmen, babasının kendisine bağışladığı, deniz gören ihtişamlı manzaranın kucağındaki bahçeli, romantik ve sade bir evde tek başına yaşıyordu.

Babasının sözünü kıramadığı tek ferdiydi aile bireylerinin içinde. Herkesin çekindiği o adam otoritesini Melek Hoca nın yanına geldiğinde susturur ve “ben senin yanında olunca kederlerimden uzaklaşıyorum,” itirafıyla rahatlardı. Babasının çokça nazladığı, kıymetli bir evlattı Melek Hoca...

İnadına kasvetliydi... Fiskos masasının müdavimlerinden günlük defterinin açık duran ilk sayfasına kaymıştı gözleri.

İki talebesiyle çektirdiği bir fotoğraf iliştirilmişti defterin ilk sayfasına. Tunahan ve Berceste... Şimdi yirmi sekiz yaşlarındaydı ikisi de...

Masanın üzerinde duran, kahverengi, kilitli anı defterinin aynısından iki tane daha alıp ilk sayfasına aynı fotoğrafı itinayla yapıştırmış, armağan etmişti Tunahan ve Berceste’ye. Defterlerin ilk sayfasına yapıştırdığı fotoğrafların altına anlamlı satırlar eklemişti el yazısıyla.

Yaşadıkça, kendilerine armağan edilen bu defterleri saklamalarını ve fotoğrafın altına özenle yazdığı satırları o günleri hatırlayıp okumalarını istemişti onlardan.

Tıpkı fiskos masasının üzerindeki sandık gibi, hazin bir hikâyesi vardı o defterlerin...

Fotoğrafın altına içten duygularla yazdığı satırlar, aynı zamanda derin bir anlam taşıyordu Melek Hoca için...

O gün, çocukluk heyecanı ile Berceste ve Tunahan’ın o satırları yorumlayamamaları doğaldı, yaşları küçüktü. Berceste ve Tunahan ın o satırları hâlâ özümleyememiş olmaları ve kaynağın ısrarla sormaları garip sayılmazdı...

 

Kitap hakkında soru sor

Yorumlar