STORY - DEĞERLENDİRMELİ

Kategori: Biyografi

Kitap Adı : Story
Özetleyen : Rıdvan Kızıltepe
Yazarı : Robert MCKEE
Dili : İngilizce
Yayınevi : IT Books
Sayfa Sayısı : 480
Özeti İndir
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatında, onca sıkıntı ve zor zaman dilimlerine rağmen terk etmediği işlerden biri de, okuma ve okutma işidir. En dar zamanlarda, insanlarla görüşmesinde ciddi problemlerin oluşturulduğu sıkı zamanlarda bile, yanında bulunan üç beş arkadaşla mutlaka bir şekilde tedris faaliyetine devam etmiştir…
Bu şekilde ders okutmayı aksatmamakla birlikte, geleneğin varidat, usul ve adabına çok ciddi hürmet ve hassasiyetle göstermekle beraber, sürekli olarak da kendi ifadeleri içinde “formatta yenilenme” arayışını da ihmal etmemişlerdir. Bir ömre sığdırılması zor görünen yüzlerce kitap tedris ettirmenin yanı başında, her dönemdeki talebelerine farklı usullerle ders okutmaları da tespite dayalı bir vakıadır.
Son zamanlarda, daha önceki uygulamalarında da var olmakla beraber, yenilik kazandırdıkları usullerden biri de kitap özetlerini müzakereli ortamda hulasa ettirmeye açmış olmalarıdır.
Bu ilim meclisinde, geleneğin müthiş varidatının hallaç edildiği o müzakere ortamına, kitap özetleriyle de, günümüzün varidatının da müzakere ortamına sunulması sağlanmaktadır. Özetini sunduğumuz Robert McKee’nin “Story” adlı kitabı da böyle bir ortamda müzakere edildi. Üç hafta süren ağır bir hastalık sürecinin nekahet döneminde yapılan bu özetleme de. Muhterem Hocamızın zaman zaman özet üzerinde değerlendirmeleri oldu. Bu değerlendirmeleri farklı harf karakteriyle italik olarak aralara dercederek, siz okurların müzakeresine arz ediyoruz. Bu arada dikkatten uzak tutulmamasını istirham ettiğimiz bir konu da, irticalen ifade edilmiş ve bir müzakere atmosferinde serdedilmiş bu düşünceler, bir not tutma çabası içinde kaydedilmiştir. Haliyle, eksik anlama veya not alırken yeterince doğru ifade edememeyle malul olması da kaçınılmazdır. Konu irdelenirken bu hususun da göz ardı edilmemesini istirham ederiz.
KİTAP ÖZETİ “STORY” (Robert MCKEE)
ÖNSÖZ
İlk girişte Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, engin tevazusuyla, “bunlar pek bilebildiğim şeyler değil… Pek çok meselede olduğu gibi bu sahayı da sorguluyorum… Bu sorgulamam meselenin pozitif yanı itibariyle olmaya yöneliktir… Daha faydalı, daha yararlı ne gibi şeyler yapılabilir olmaya yöneliktir. Yoksa bu mevzuda yeterince, inşa edici, kurucu bir tavrım olduğunu söyleyemem...” buyurdular…
1-Hikâye, kurallarla değil, ilkelerle ilgilidir…
Yazılan hikâye, iyi yazılmış bir eserin tarzını modelleme yerine, sanatınızı biçimlendiren ilkeler içinde iyi yazılmış olmalıdır.
2-Hikâye, formüllerle değil, ölümsüz evrensel biçimlerle ilgilidir…
Ticari esaslı hikâye anlayışları, saçmalıktır… Hollywood filmleri genele bakılınca prototip olmayan şaşırtıcı çeşitliliktedir… Hikâye, bütün insanlığı ilgilendiriyorsa, dünya çapında, sürekli zevk reaksiyonunu tetikleyici olacaktır…
3-Hikâye, stereo tiplerle değil, arketiplerle ilgilidir…
Arketip hikâye, evrensel bir insanlık tecrübesini ortaya çıkarır… Kendisini benzeri olmayan, o kültüre has bir ifadenin içine gizler… Stereo tip hikâye tersini yapar… Mesela İspanyol kültüründe kızlar büyükten küçüğe evlendirilirdi… Bunu bilmeyen için senaryolaştırılan bir hikâye manasızdır…
Arketip hikâye bize; bilmediğimiz dünyayı keşfettirir… Bir de, bizi daha önce yabancısı olduğumuz dünyanın içine alıp götürür…
4-Hikâye, kestirmelerle değil, bütünlükle ilgilidir…
En az sözcükle, en çoğu ifade etmek… Bu da metinleri acımasızca feda edebilmeyi gerektirir…
5-Hikâye, yazının sırlarıyla değil, gerçekliklerle ilgilidir…
Mantık hatalarını, tekdüze duyguları, isteklendirme yanlışlarını, açıklama sahneleri ya da duygulandırıcı bir dille ne düşünmemiz gerektiği veya nasıl hissetmemiz gerektiği anlatılamaz… Kamera, hayatı olduğundan fazla büyütür… İyi kontrol edilemediği zaman, kafa karışıklığı veya hayal kırıklığı ortaya çıkacaktır… Telafi için olmadık işlere girilecektir…
6-Hikâye, piyasayı eleştirmek değil, sanata hâkim olmaktır…
Bu sanat dalında,hiçbir şey garanti altında değildir…Ne tutar, ne tutmaz bunu kimse bilemez…Kendinden emin yazarlar ilk taslaklarını vermezler…Çünkü üzerinde çok değişiklik yapılacağını bilirler…
7-Hikâye, seyirciyi hor görme değil, onlara duyulan saygıyla ilgilidir…
Seyircilerin tepkilerini ve beklentilerini anlamadan film yapılamaz…
8-Hikâye, kopyalama değil, özgünlükle ilgilidir…
Özgünlük, muhteva(ortam,karakter,fikirler) ve biçim(hadiselerin seçimi ve düzenlenmesi) karşılıklı dengesiyle sağlanır…Asla özgünlük adına tuhaflık hatasına düşülmemelidir…
Olgun bir sanatçı asla dikkati üzerine çekmez… Akıllı bir sanatçı da sadece geleneği yıkmak uğruna bir işe kalkışmaz…
BİRİNCİ BÖLÜM
HİKÂYE PROBLEMİ
“Bir insan hayatını nasıl sürdürmelidir? ”Aristo bu soruyu sordu bizlere… Cevabı ya felsefe, ya bilim, ya din, ya da sanat verecektir… Konuyla ilgilenen bunlardır… Felsefe ve bilimden, birikim olmalı ki, istifade edilsin… Din ise günümüzde daha çok düaliteye mahkûm. Böyle olunca hikâye sanatları; kaostan kurtulma ve hayata dair görüş edinme de birinci ilham kaynağı haline gelmiştir… Bütün dünyada bugün, doymak bilmeyen bir iştahla, yığınlar bu işin tüketicisidir…
”Kurmaca, hayata biçimini verir” oyun yazarlarının sık kullandığı argümandır…
Buna rağmen hikâye sanatları günümüzde çöküş içindedir… Eksik ve hatalar içindedir… Bu açığını kapatmak için de daha çok müzik, daha fazla efekt ve yapmacık aktör tavırlarını öne çıkarmaktadır. Bir kültür dürüst hikâye anlatımı olmadan gelişemez. Toplum tekrar tekrar içi boş sahte hikâyelerle karşılaştığı zaman dejenere olur. Bugün Hollywood’da senaryo geliştirmeye ayrılan bütçe 500 milyon doların üstüne çıktı… Ama yapılanlardan daha iyi malzeme bulabilmek şimdilik ufukta görülmüyor…
KABİLİYET EKSİKLİĞİ
Besteci notaların matematiksel saflığıyla eserini yazar… Ama senaryo da insanın tabii yapısı olarak kabul ettiğimiz çok karmaşık bir sahaya gireriz… Yazar ya kendi zihni prototipini taklit eder, ya da kendini avangart bir biçim içinde var sayar ve buna isyan eder…
Bu sıkıntılar konunun eğitimi için sanat okulları olmalı fikrini hayata geçirdi… Bu da yazarlığı içten gelme yerine dıştan gelme yönünde değiştirdi… Hikâye derin kaynaklarından koptu. Artık daha çok dil kaideleri, kodlamalar ve metnin bizzat kendisi öne çıktı. Avrupa ekolü bu görüşe karşı direnmeye çalıştı sürekli…
Bugünün yöneticileri kabiliyetlerin farkına varabilirler ama onları sanatçıya çeviremezler… Bir de değerlerin çok aşındığı toplumlarda hikâye ciddi erozyon yaşar… Aile parçalanıyor, ahlak dışı ilişkiler artıyorsa; kim aşkın tabiatını anladığını düşünebilir? Seyirciye bunu nasıl açıklayabilirisiniz? Daha çok agnostikleşen bugünün dünyasında; çözüme aracılık edecek hikâyeyi ihya etmemiz gerekmektedir…

“Her eser de olduğu gibi bu eser de, yazıldığı kültür vasatının tesirinde şekilleniyor… Bizim kültür dünyamıza ait haliyle çok aksettirici olamayacaktır. Bununla beraber anlattıkları içinden seçilip alınacaklar olacaktır. Onları seçip alacak bir gözle eseri takip etmek lazım…”
HİKÂYENİN YÜKÜMLÜLÜĞÜ
İyi bir hikâye, iyi bir filmi mümkün kılar… Bunun için de edebiyat kabiliyeti yeterli değildir… İyi anlatılamayan hikâyenin çöp olması kaçınılmazdır… Her hikâye içtenlikle yazarını yansıtır… İyi kurulan bir hikâyede diyalog yazmak tatlı bir eğlenceye dönüşür… Bunun için de kekin nasıl kabaracağının formülü vardır ama iyi bir senaryo yazımının formülü yoktur…
GÜZEL ANLATILAN HİKÂYE
İyi hikâye yazarlığı önce kabiliyetle başlar… Bir şeyleri o güne kadar kimsenin hayal edemediği şekilde yazabilme hüneri ister…
“Buraya kadar anlattıklarına bakılırsa, (yazar) meseleleri şahsi telakki ve kültürüne göre şekillendiriyor… Bu arada evrensellikle de bağlantılar kurmaya çalışıyor… Fakat arka planında tam olarak bir “doğruya” dayandırmıyor… Kanaatimce, bizim için esas olan, konunun doğru bir temele dayalı olmasıdır… Temeldeki bu doğruluk üzerine, temsil edilme esası üzerine yürümek temel ölçü olmalı… Her türlü, tasvir, açılım, genişletme bu doğru temelin kabul ve kaldırabileceği kadar olmalıdır… Temel ne kadar uç bırakıyorsa genişleme o ölçüde olmalı… Bu ister belli bir kültür havzası için olsun, ister evrensel olsun fark etmemeli… Her açılım tabiatıyla farklılıklar isteyecektir… Ama bu hep doğruluk temelli olmalıdır… Uydurma ve yalan temelli kurgularla, bir şeyler verebilmek, aktarabilmek zordur… Temelde yalan olan, hayattâr değildir ki yaşanan hayata bir renk ve soluk verebilsin… Bediüzzaman’ın ifadesiyle “meyyit(ölü) hayat veremez”
Yazma işine âşık olmak da gerekir senaryo yazarına.
Hikâye bir kurmaca sanatı olduğu için, karakterleri hayattan öte “gerçek” kılarak bu dünyayı müşahhas olandan daha etkili kılma fırsatı verir.
Sorgulayan bir kafa bunu başaracaktır… Bunun için de hüneriniz ne mekanik ne de dikkat çekmek istikametinde kullanılmamalıdır…
Bir sanatçı hiçbir zaman dürtülerinin, kaprislerinin insafında olmamalı… O,içgüdü ile düşünce arasında uyum sağlamaya çalışan gönüllü bir hüner ehlidir… Beceride ne kadar ustalık varsa, o yazarlar bilinçaltlarını o kadar serbest bırakırlar… Böyle yazarlar akıllarına ilk gelene takılıp onun etrafında çaresizce dönüp durmazlar…
HİKÂYE VE HAYAT
Yıllar boyu başarısız olmuş, ısrar edilen iki tipik ve inatçı senaryo türünü gözlemledim hep…
Birincisi “şahsi hikâyeler” anlatan senaryolar… Mesela terfi almaya çalışan biri vardır… Etrafında da en yakınlarından, en uzağa anlayışsız insanlar vardır… Hikâye bu şekilde uzar gider…
İkincisi “ticari başarısı kesin olan” kötü senaryolar… Mesela sıradan bir program yazılımcısı havaalanında valizinin karışmasıyla, dünyayı sona erdirecek bir felaketin yazılımının bulunduğu çantaya sahip olur… Kötü adamlar peşine takılır vs.
Kişisel hikâyeler aslında eksik oluşturulmuş gerçeğin yerini benzerinin aldığı bir hayat diliminin anlatımıdır… Yazar burada kendini iyi gözlemci olduğu zehabına kaptırır ve gerçeği yazdığını sanır… Hâlbuki bu gerçeğin küçük harfli yazımıdır, gerçeğin ta kendisi değildir…
Ticari başarılı senaryolar ise; hayatla herhangi ilişkisi olmayan, fiziki duyularla aşırı şişirilmiş, aşırı karmaşık ve aşırı insanla dolu hikâyelerdir… Açığını kapatmak için bol aksiyon ve göz kamaştırıcı görüntülere sığınır… Hâlbuki efekt ve müzik güçlü hikâyeye girdiğinde, dikkati kendine çekmeden sadece anlatımı zenginleştirir…
Hikâye hayatın metaforudur… Hikâye hayat gibi olmalı, ancak sokakta herkese açık olmakla beraber derinliği ve manası olmayan kelimesi kelimesine bir anlatım da olmamalıdır… Olup bitenler doğrudur ama gerçek değildir… Gerçek ise; olup bitenler hakkında düşündüklerimizdir…
Biraz önceki mülahazalara göre burada bazı çelişkilerinin olduğu söylenebilir…
GÜÇLER VE YETENEKLER
Gözlemlemeye dayalı yazarlar, genellikle hissiyata hâkimdirler… Bu durum da seyirciye ortak hissiyatı daha rahat iletmeyi sağlar… Hakikatin bir ucunda saf gerçek, diğer ucunda da tasvir edebilme vardır… Zirveyi tutan yazarlarda iki özellik öne çıkar.
Birincisi; sıradan bir dili harika biçimde daha yüksek, daha etkileyici bir biçime dönüştürebilen edebi yetenek… Bu yetenekle dünya daha iyi tanımlanır ve insanların sesi yakalanmış olur…
İkincisi:hayatın kendisini daha güçlü,daha net ve daha anlamlı bir şekle dönüştürebilen hikâye edebilme yeteneğidir…Bu yetenekle yazar gündelik hayatımıza girer,onu biçimlendirip,zenginleştirir…
BECERİ, YETENEĞİ YÜKSEK SEVİYEYE ÇIKARIR
Sabah mesaide kahve makinesi başında biri kendiliğinden hikâye anlatmaya başlar… Bu insan ilişkisinin gerçeğidir… Yetenek burada ortaya çıkar ve etrafında cazibe oluşturur…
Etkileyici şekilde anlatılan önemsiz malzeme ile kötü biçimde anlatılan malumatlı malzeme arasında seçim daima birinciden yana olacaktır… Bir Buda maharetinde bile olsanız, eğer hikâye edemiyorsanız, kireç gibi giderek kurursunuz…
Hikâye edebilmede, anlatım birinci, edebi kabiliyet ise ikincidir… Beceri olmadan yetenek makinesiz yakıta benzer… Çabuk tutuşur fakat hiçbir şeyi sonlandıramadan söner…
İKİNCİ BÖLÜM
HİKÂYENİN ÖGELERİ
HİKÂYE TASARIMININ TERMİNOLOJİSİ
Bir anlık zaman diliminden, sonsuza kadar, kafamızın içindeki gökadalar arasına herhangi bir karakterin hayat hikâyesi, ansiklopediler dolduracak kadar imkânlar sunar… Bir usta yazarın damgası, yalnızca birkaç anı seçerek bize bir ömrü vermesindedir…
Hikâye tasarlayan bunu, şahsi çatışma veya sosyal kurumlara genişletme ile meslek, kilise ya da adalet sistemi ile arasının açıklığına oturtabilir… Seçim ne olursa olsun, bu hayat hikâyesinin kompleks yayılımının anlatılabilen hikâye haline getirilebilmesidir…
Örnek hikâye; Sıradan biriydi… Birinden bedavaya bir gitar sağladı. Sonra besteler yapmaya başladı, derken biriyle tanıştı, ona bestelerini verdi… Birden çok kazanmaya başladı… Ama kimse eserler onun olduğunu bilmemek üzere anlaşma karşılığıydı kazandıkları… Günün birinde beklenen oldu, baştan savıldı… Bir otel odasında yapayalnızdı… Telefon edecek on senti bile yoktu… Dahası telefon edebilecek kimsesi yoktu…
Bu hikâye Oscar almıştı… Ama anlatılanların tamamı kararmalar ve açılmalar arasında iyi anlatılmıştı… Böyle olunca da sıradan hikâye, farklı hale gelmiş ve ödüllük olmuştu…
Yazar içinde neşet ettiği toplumun gereği olarak daha çok materyalist(pozitivist) bir bakış açısına sahip... Bu da gerek insanı ele alma ve gerek değerlendirme açısından yazarı tamamen kendince vadilere götürüyor… İnsanı tamamen akl-ı maaş, akl-ı mülk denilen yani tamamen cismaniyete dayanan yönüyle ele alıyor… Oysa insan fert olarak bile letaif dediğimiz, iç dinamikleriyle insandır… Sürekli değişik dürtülerin tesirinde, bazen en zirvelerde, bazen da en aşağılarda olabilir… İnsan bir fert olarak böyleyse, molekül misali toplum da onun büyütülmüş halidir. Bir takım karışımlarla çok derin anaforlar meydana gelebilir insanın hayatında… Şimdi burada insanın bu derinlikleri nazara pek alınmadığı için, belki de görmezden gelindiği için, belli bir darlığa göre hikâye felsefesi kurgulanmış gibi duruyor…
İnsan kendi içini dinleyebildiği ölçüde, derinliklerini fark eder. Vicdanımızdan, latife-i rabbaniyeye, oradan sırımıza, oradan da hislerimize, oradan da şuurumuza kadar uzanan bir saha var. İyi ve kötü yanlarımız da bu sahanın içinde…
Şimdi ortaya konacak bir insan portresinde; Kur’an-ı Kerim’de sık vurgulandığı gibi; en zirveyle, en aşağı arasında gidiş ve gelişler vardır… Bu da insanın ayrılmaz bir parçasıdır adeta… Hiçbir insan bu gerçeklikten dışa çıkamaz. Hiçbir zaman insan bundan kurtulamaz… Her zaman aklımıza değişik şeyler gelir durur… İşte bu noktada irade ortaya çıkar, hakkını ortaya koyar. Ağırlığını hissettirir. İnsan orada kendine rağmen bir tavır sergiler… Bunları görmezlikten gelirsek, ne hayatı realiteleriyle, ne de insanı realiteleriyle değerlendiremeyiz. Onu iç ve dış bütünlüğü, mülki ve melekûtî derinliği içinde resmedememiş oluruz ki, bu da realitelerden uzak bir insan portresi demek olur.
YAPI
Yapı; özel duyguları canlandırmak ve özel bir hayat görüşünü ifade edebilmek için; stratejik bir peş peşelik içinde, kurgulanan karakterin hayat hikâyesinden yapılan hadiseler seçimidir… Bu aslında müzisyenin notalar ve enstrümanlar arasından yaptığı seçim gibidir…
OLAY
Olay değişim demektir senaryo dilinde… Bir hikâye hadisesi, bir karakterin hayatında, bir “DEĞER” açısından yaşanan ve ifade edilen manalı bir değişim meydana getirmektir…
Burada değerden maksat ahlak gibi değerler olmayıp, bir sonra anlatılacak hikâye değerleridir…
HİKÂYE DEĞERLERİ
Olumludan olumsuza, ya da olumsuzdan olumluya, bir andan diğerine değişebilen insani tecrübenin evrensel özellikleridir…
Canlı/ölü, sevgi/nefret, hürriyet/esaret, gerçek/yalan, cesaret/korkaklık, sadakat/ihanet, akıl/aptallık, güç/zayıflık vb. bunların hepsi birer hikâye değeridir…
Bir hikâyedeki anlatılan hadise, bir karakterin, bir değer açısından ve “ÇATIŞMA ARACILIĞIYLA BAŞARILAN” manalı değerin ortaya çıkaranıdır…
Örnek: “Yağmur Yağdırıcı” filmi… Adam kasabaya aşkı için gider, kuraklık hâkimdir… Orada tutunmak, dikkat çekmek için, böyle bir rolü üslenir… Ama foyası ortaya çıkar gibi olur… Sonrasında sevdiği de ona şarlatan olarak bakar… Bu adam çevre ve her şey ile çatışmadadır şimdi… Eğer dedikleri gerçekleşirse, manalı olur hikâyesi… Çünkü senaryoda esas olan,“ÇATIŞMAYLA MOTİVE OLAN DEĞİŞİMDİR”…
SAHNE
Az ya da çok devam eden bir zaman ve mekânda çatışmanın geçtiği aksiyondur… Bu aksiyon bir karakterin hayatında ki algılanabilir bir mana seviyesine sahip en azından bir değerin içinde olduğu, değerle yüklü durumdur… İdeal olanı her sahnenin bir hikâye hadisesi olmasıdır…
Yazar sahneyi oluştururken şunları sormalı; bu karakterimin hayatında ki tehlike oluşturan değer nedir? Olumlu mu, olumsuz mu? Yoksa her ikisi mi? Eğer değer açısından değişen bir şey yoksa son tahlilde, o zaman hikâye de yok demektir… Usta bir yazar, bütün bu sorularda açıklama gereği görürse… Bunu malumat veriyor gibi yapmadan not eder, hikâyenin herhangi bir yerine yedirmenin yolunu arar… Bunun için “yön değiştirmeyen sahne yoktur” kural haline gelmiştir…
VURUCU AN
“Vurucu an”;aksiyon-reaksiyon da davranışın yer değiştirmesidir…”Vurucu an” vasıtasıyla değişen davranışlar bir sahnenin dönüşümüne şekil verir…
Örnek; gergin eşler, evden başlarlar kavga etmeye, önce karşılıklı blöfleşirler, sonra adam garaja gider, eşi gitme kal der… Adam bu sefer onunla alay eder, ardından çeker gider… Derken araç hızlanır ve kaza… Burada altı farklı davranış, aksiyon reaksiyon arası altı açık değişim etrafında oluşturuldu… Sinema diline uygun oldu.
SEKANS
Bir sekans önceki sahnelerden daha fazla etkili bir sahneyle sonuçlanan, sayısı genellikle iki ile beş arasında değişen sahneler dizisidir…
Örnek; Hazırlık; adam iş başvurusu yapar… Altı adaydan biridir… Şirket Manhattan da eleme yemeği verir… Henüz işi yok, değer olumsuz…
Kahramanımız otelinde hazırlık yapar… Kendi kendine New-York’a gelmek aptallıktı der… Değer; kendine güven-kendinden endişe…
Biraz öfkeli tavırlar sonrası, birden hazırlanmaya karar verir elbiselerini giymeye başlar… Değer olumluya kaydı…
Otelin kapısındadır, hava yağışlıdır… Bu havada taksi bulamaz… Yürüyecek ve zamanı dar olduğu için, tehlikeli central parka girip yürümek zorundadır… Değer yaşamak-ölmek
Davete ulaşır, burada değer, toplumsal başarı-toplumsal başarısızlıktır… Hayatta kalmayı başardı tehlike dolu parkta yürüyerek ama şimdi sırılsıklam halde toplantı salonunda… Aynaya bakar sarsılır…
Değer olumsuza geçti…
Hemen çatı arasına gider, eline geçirdiği rasgele şeyleri giyer ve döner salona… Kıyafet uyumsuzdur… Kaybetmiş olmanın verdiği rahatlıkla tabii haline döner ve rahatlar… Netice de iş ona verilir… Bu bir sekanstır, maksadı da, kahramanımızı iş sahibi yapmaktır…
BÖLÜM
Bölüm; değerlerde önemli bir tersine dönüşe sebep olan tepe bir sahnede iyice zirve yapan, kendinden önceki sekans ya da sahneden tesiri itibarıyla daha güçlü sekanslar dizisidir…
HİKÂYENİN ZİRVESİ
Hikâyenin zirvesi; bir değişimim kesin ve geri döndürülemez noktaya ulaşmasıdır… Bu durum bazen bölümler dizisi şeklinde de gerçekleştirilebilir… Bir önceki misalde işsiz kişinin, şirketin en tepe noktasına gelmesi bir dizi sekansla oluşturulur… Buraya kadar malum bir tiptir ama şimdi şirket savaşlarının ikinci yüzüne geçmiş, acımasız ve yoz karaktere vardırılmıştır… Hikâye tekniğinde kesin tersine çevrilemez değişim buna denir…
HİKÂYE ÜÇGENİ
OLAY ÖRGÜSÜ; hikâyenin tehlikeli bölgesinin içine girip çıkmak ve doğru olanı seçmek için bir düzine ihtimalle yüz yüze getirilmesi manasınadır… Olay örgüsü yazarın hadiseleri seçmesi ve onları zaman içinde düzenlemesidir…
Roman yazarı, üçüncü tekil şahıs ya da birinci tekil şahısla maksadını ifade edebilir… Senaryo yazarı için durum farklı… Kamerayı oyuncunun alnına dayayıp düşünceleri çekemeyiz. O zaman film yapmak, zihni olanı fiziki yapabilmek sanatıdır.
KLASİK OLAY ÖRGÜSÜ, MİNİ OLAY ÖRGÜSÜ, ANTİ-OLAY ÖRGÜSÜ
Klasik tasarım; kendi arzusunu yerine getirmek için, her şeyden önce dış çatışma güçlerine karşı sürüp giden zaman boyunca mücadele eden bir kahraman etrafında örgülenen hikâyelerdir… Burada kurmaca gerçeklikle, alakalı olanların tutarlılığı ile ilgili sebeplerin de tutarlılığı gerekir… Bir de geri dönülemez gerçekliği oluşturulmuş hikâye olması da lazımdır
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">KLASİK TASARIM
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Sebebiyet,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Kapalı Son,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Doğrusal zaman,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Dış Çatışma,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Tek Kahraman,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Tutarlı Gerçeklik,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Etkili Kahraman
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">MİNİ OLAY ÖRGÜSÜ
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Anti-Yapı
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">İç Çatışma,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Çoklu Kahramanlar,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Müessir Olamayan Kahramanlar
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">ANTİ-YAPI
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Çakışma,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Doğrusal Olmayan Zaman,
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Tutarsız Gerçeklikler
Mini olay örgüsü, hikâyenin hadise örgüsü yok manasına gelmez… Onun hikâyesi de klasik hikâye kadar güzel biçimde anlatılmalıdır…
Anti-olay örgüsünü daha çok;kendi “devrimci” tutkularını net bir şekilde ortaya koyabilmek için filmleri aşırı abartıya doğru yöneltme düşüncesinde ki yazarlar uygularlar…
HİKÂYE ÜÇGENİNDE BİÇİM FARKLILIKLARI
Açık Uçlu Sona Karşı Kapalı Son;
Anlatımın seyircinin bütün sorularına cevap verdiği, geri döndürülemez bir değişimin olduğu, bir hikâyenin zirvesi KAPALI SONDUR…
Bir hikâyenin zirvesinde cevaplanmamış bir iki soru, ya da tatmin edilmemiş birkaç soru varsa bu da; AÇIK UÇLU SONDUR…
İçe Doğru Çatışmaya Karşı, Dışa Doğru Çatışma;
Genellikle senaryo karakterleri güçlü iç çatışmalar yaşasa da, ağırlıklı vurgu onların kurumlarla çatışması üzerine kurulması gerekir;
Örnek olarak; kendi halinde bir adamdan, toplumu için kendini feda eden adama dönüşme hikâyesi;”Yol Savaşçısı” filminde ki Mel Gibson, Ya da; bir gezi kitabı yazarı adamdan, yerleşik aranan bir baba olmaya uzanan, duyguları dumura uğramış tipten sorumlu babaya varan karakterin hikâyesi ki; değişim gösteren “Kazaen Turist” filminin kahramanı gibi…
Burada katılımcı arkadaşlardan biri bir soruyla araya girdiler:
“Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla, diğer ilim dallarında olduğu gibi, kendi koydukları kuralları yüceltme ve bircik kılma gibi bir hava seziliyor… Nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Cevaben ise Hocaefendi şöyle buyurdu: “Her insan yetiştiği kültür ortamı ve değerlere göre, insanı ve olayları yorumlar. Bunu yaparken de mantığının cevelan alanını kullanır, şekillendirir. Bir de kültür ve inanç farklılıklarının bazı ön kabulleri de olabilir… Bunları hiçbir zaman kulak ardı etmemek lazımdır.
İnsanı ele alma her zaman realitelere bağlı götürülmelidir. İster iyi yanı olsun, ister kötü yanı olsun bu hep böyle olmalıdır… İnsan duygu donanımı itibariyle böyle yükseltici şeylere müstaittir… Ona bu donanım verilmiştir. Bir yerlere götürür yükseltebilir veya bir yerlere çekip batırabilir…
Mesela insanın hissi, şuuru, metafizik mülahazaları… Bütün bunlar belli seviyede hükümlerini icra ederler, meseleleri bunlara bağlı götürmek lazım… Bu ister fert olsun, ister toplum olsun ister aile olsun aynıdır.
Az önce arz ettiğim gibi hikâye mutlaka doğru bir temele dayandırılmalı. Konu hakikatlerden tecrit edildiği zaman, insan bizzat o hikâyenin kahramanı dahi olsa, kendini o hikâyeye yabancı hisseder. Bilmediği bir dünyanın karanlık koridorlarında geziniyor gibi görür kendini hep.
Mesela siz dersiniz “ben senin duanım, seni ulaştırman gereken yere ulaştırmaya geldim” veya “bu sırlı anahtarı al” gibi şeyler…
Bunlar bir yönüyle menkıbevî şeylerdir. Dini açıdan da esas mı, tali mi olmaları da ayrı bir konudur.
Şimdi objektif mi, realite mi, menkıbe mi? Bütün bunları tekrar tekrar nazara alarak, formatlarla oynamak lazım…
Yani böylesi bir konuyu, insanın maddi beş duyusu ile manevi beş duyusu arasında bağlantı kurarak ele almak gerekir. Dahası ille de tamamen iyi bir insan olarak değil, tamamen kötü bir insan olarak da değil. İnsanın mahiyetine dercedilmiş istidat ve kabiliyetlere göre, yani olumlu olumsuz nüvelere göre değerlendirerek götürmek gerekir. Bazen bu nüveler çok geniş açılı hükümlerini icra ederler, bazen de dar açıda kalarak hükümlerini icra ederler. Bunlara bağlı meseleyi götürürsek, insan temelli halletmiş oluruz.
İnsanı göz ardı ederek meseleyi ele alırsak en cazip Shakespeare edasıyla, Hugo edasıyla bile konuları işlesek, yine de insanı dışlamış oluruz… İnsan hissiyatıyla insandır. Herkes bir hakikate bağlı olarak meselesini götürür, hadiseye hakikatler mecmuası yani bir bütün halinde ele alarak iç ve dış âlemine bütünlük içinde mahruti(konik)bakış açısıyla bakmak doğru olur. Bütüncül bir bakış gerekir insana bakmak için.
İnsanı normal realite planındaki gerçek yerinden tecrit ederek onu bir gibi melek göstermek de doğru değildir, şeytan gibi göstermek de doğru değildir. Yerinde şeytani hisleri de olabilir, melekvari hisleri de olabilir. Bu meselenin bir yanı... İnsanın ele alınışı yani hikâyenin esas yörüngesi.
Bir diğer taraftan kendi kültür ve inanç değerlerimiz açısından, ister hikâyede, ister romanda, ister piyeste, ister filmde, ister bir dizide, nereye götürmek istiyoruz, ne vermek istiyoruz? Bunu yaparken de, insan realitesiyle irtibatlandırarak ve onun donanımlarına vurguda bulunarak yapıp, yapamadığımız gerçeğidir. Dahası bütün bunları yaparken de, hissi, mantıki boşluk bırakıp bırakmamaktır. Bu durumda da, bazı marjinal inanç sahipleri, yine de mantık boşlukları bulabilir. Burada ölçü büyük çoğunluk olmalıdır. Öyle ya da böyle metafizik mülahazalara açık olan insanların hissiyatını değerlendiririz. Bu farklılığı da görmemezlikten gelmemek gerekir herhalde.
Bir de şart ve konjonktür olarak bir yön daha var; ben şahsen bir insanın uçmasına, suyun üstünde yürümesine inanırım. Fakat bunlar ahval-i adiyeden değildir, âdet-i ilâhî içinde bunlar yoktur. Olabilmeleri de enderi nadirattandır, ilâhi kudrete de hiç zor değildir… Ama olabildiğine azdır. Şimdi böyle bir durumda, bu gibi konuları ele alırken, eğer meseleyi dikkatli ele almaz, menkıbeleştirirsek, elde edilmek istenilen sonucu hafife indirmiş oluruz. Esas anlatılacak konuya perde olur ve onu anlaşılmaz kılarız. Mutlaka bu gibi konuları belli bir makuliyet içinde anlatma yollarını bulmak gerekir. Makul format, makul sunumu ortaya koymak gerekir. Kanaatimce bu bütün hikâye sanatları için geçerlidir.
Çok Sayıda Kahramana Karşı Tek Kahraman
Bu tip kurguların zorlukları vardır… Şu ana kadar yapılanların tamamında da; dışa doğru değişim takip edilmiştir… Kahramanların içe doğru dönüşleri, acı çekişleri anlatılmaz…
Örnek, Kaçak filmi… Kamera temel kahramanın görüşünden hiç sapmadan anlatımını götürür…
Pasif Kahramana Karşı Aktif Kahraman
Arzusu peşinden giden Etkin Kahraman(Müessir); insanlar ve çevresindeki dünyayla doğrudan bir çatışma içinde yer alır…
Edilgen Kahraman(Müessir Olmayan Tip)
Kendi yapısıyla olan çatışmada içe doğru olan arzusunun peşinde giderken, dışa yönelik olarak aktif olmayan karakterdir…
Örnek; Yetişkinler dünyasının kontrolünde ki bir çocuk hadiselerin gözlemcisi olarak kurgulanır… Kanun kaçağı sevgililer bir çocuğu öldürür, ırz musallatları iğdiş edilir, işçi ayaklanmasının lideri sopayla aptala çevrilir… Gözlemci çocuk olduğu için şiddet azaltılır, nadiren sonucu görürüz… Bu metot melodramatik durumları yumuşatmak için asgariye indirmede kullanılır…
Doğru Akmayan Zamana Karşı Doğru Akan Zaman
Geriye dönüşlerin olduğu ya da olmadığı ve hadiseleri seyircinin takip edebileceği bir zaman içinde düzenlenen hikâye DOĞRUSAL ZAMANDA anlatılır…
Zamanda atlamalar yapan ya da zamana bağlı devamlılığın seyirci tarafından takip edilip çözülemeyecek derecede bulanıklaşan hikâyeler de DOĞRUSAL OLMAYAN ZAMANDA anlatılır…
Örnek:”Kötü Zamanlama” filmi… Bir psikanalist tatilde bir bayanla tanışır… Film ikilinin geriye dönüş ve gelecek zamana geçişler üzerine akar gider… Maksat, onların kişiliklerinin zehirli kimyasını anlatmaktır… Karşılaşmaları aslında grotesk(gülünç olanla, acıklı olanın içi içe olması) kaderlerine doğru giden trene adım atmış olmalarıdır…
Rastlantıya Karşı Nedensellik(Sebebiyet)
NEDENSELLİK (sebeplere bağlı götürme);bir sebebin, başka bir sebebi tetiklediği, hikâyenin zirvesine kadar hep bu zincirleme akış içinde devam eden, çatışmanın farklı seviyeleri arasında bağlantı kuran, gerçekliğin parçalarının birbiriyle bağlantılı olması üzerine yapılan senaryolardır…
RASLANTI; Sebepsiz görünen davranışların hâkim olduğu, hikâyenin çeşitli bölümlere ayrıldığı ucu açık kurmamalardır… Temeli var oluşun bağlantısızlığını ifade eder…
“geç saatler" filmindeki adam; hangi işe el atsa sürekli aksilikle karşılaşmaktadır… O,film boyunca, bilardo topu gibi sürekli darbelenmekte, rasgele sağa sola savrulmaktadır.
Tutarsız Gerçekliklere Karşı Tutarlı Gerçeklikler
Hikâye hayatın metaforudur… Bizi gerçekliğin ötesine geçirerek öze götürür… Kurguladığımız dünyalara, onların kendi iç sebebiyet kaidelerine göre tam bir itaat içinde oluruz…
Tutarlı Geçeklik; Karakterler ve onların dünyalarını manalı kılmak için baştan sona tutarlı tarzda kurgulanan ve karşılıklı etkileşme modelleri sunan hikâyelerdir…
Örnek: Yakalanması düşünülmeyen bir kahraman üzerine kurgulanan hikâye ise anlatılan, karakter iki boyuta dönüşür icabında kapının eşiğinin altından bile geçer gider… Saçmadır ama artık o hikâyenin kuralıdır bu. Maksat kahramanın hiçbir şekilde yakalanamaz olduğunun kabul ettirilmesidir… Yazar burada kendi bu disiplinine harfiyen uyar…
Tutarsız Gerçeklik: Hikâyenin bölümleri arasında, sıra dışılık oluşturmak için tutarsız şekilde bir gerçeklikten diğerine atlama yapılan hikâyelerdir…
Örnek: Yol hikâyeli filmde, günümüz karakterleri ilerlerken, birden 18.yüzyıldan bir adamla karşılaşmaları vb. kurgulu filmler… Bu tarz filmler yaşandığı şekliyle değil, düşünüldüğü şekliyle bir hayatın metaforlarıdır…
Değişmezliğe Karşı Değişim
Bu tarz hikâyeler zamanda dairevi bir akış takip eder… Dolayısıyla bir hikâye anlatmazlar… Mesela acılar içinde kıvranan bir kahraman filmin sonunda daha büyük acılar yaşamış olarak hayata devam edecektir, dahası bu kaderi kabul edecektir… Kendisinde bu manada bir değişim olmayacaktır… Bu bakımdan bu tarz filmler biraz tabiliği de zorlayarak sıra dışılık ve hiciv de kullanılır…
HİKÂYE TASARIM POLİTİKASI
İdeal bir dünyada sanat ve politika birbiriyle hiç temas etmezler… Gerçekte ise birbirlerinden hiç ellerini çekmezler… Politika hikâye üçgeninin içinde gizlidir… Ödüller, festivaller, gazete eleştirileri vb.
Hollywood yönetmenleri klasik olay örgüsüne sıkı sıkı sarılırlar… Aşırı seviyede hep mutlu son hikâyelerine bel bağlarlar. Değişimin acı getirdiğine inanırlar… Bunu ispat edebilmek için de; olay örgüsüz tasvirlerle, aşırı mini olay örgüleri kullanarak veya olumsuz sonlu anti-olay örgüleriyle hayli durağan filmler yaparlar…
Avrupa ve doğu sinemaları sanat filmi adı altında; daha farklı yol takip ederler.
Amerikalılar gelişemeyen kültürün hapishanelerinden ve değişim isteyen katı sınıf mücadelelerinden kaçınırlar… Sürekli değişiriz aslında bu arada da neyin, ne işe yaradığını da bulmaya çalışırız…
Hollywood filmleri samimi olmaktan ziyade ticari sebeplerle alt üst olmayı zorlar… Yine samimiyetten ziyade moda olma sebebiyle karanlık tarafa tutunur… Aslında gerçek her zaman ortalarda bir yerlerdedir… Hollywood filmleri çok klişe ve zorlamalı olduğu için, seyirci dikkatini çekmek için bol efekt ve müzik gibi şeylere sığınırlar…
Yazar Hayatını Yazarak Kazanmalıdır…
Klasik tasarım aslında batılı bir hayat görüşü değildir… Doğu Akdeniz den Java’ya kadar geniş bir coğrafyanın eseridir… Günümüzde doğu sinemaları yükselişe geçecek; çünkü onlar geleneksel kurgularına sahip çıkarken, nükte ve ironiyle zenginleştirmeyi de deniyorlar…
Hikâye öze indikçe seyirci azalır… Entelektüel sadıklar ise hayli azdırlar…
Yazar Klasik Biçim Ustası Olmalıdır
Yazar Yazdıklarına İnanmalıdır
Güçlü babanın gölgesinde yaşayan çocuk gibi kendinizi hür sanarak Hollywood kurallarını yıkarsınız… Ancak erkek hâkim yapıya öfkeli muhalefet, farklı olmak değildir… Sadece dikkat çekmek için yapılmış bir hatadır… Farklılık adına farklılık, ticari mecburiyetleri köle gibi takip etmekle aynıdır… Onun için daima inandığınızı yazın…
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YAPI VE ORTAM
KLİŞE SAVAŞI
Klişe dışına çıkmak yazarların en çok istediği şeydir… Ama günümüz ortalama insanı bile binlerce saatlik film ve dizi seyretmiştir… Böyle bir kitleye farklı olarak ne sunulur? Klişe aslında seyirci memnuniyetsizliğin temelinde yer alır… Bugün klişecilik bilgisizlik sebebiyle de bütün hikâye ortamına bulaşmış bir virüs gibidir…
Bu durum biraz da kültür seviyemizle alakalı… Biz de sürekli demiyor muyuz “mevlit kandilinde şöyle değişiklik yapsak, şu meseleyi şöyle senarize etsek, o konuyu böyle ele alsak, ülfeti kırsak” diye… Ülfet ve ünsiyeti hep aşalım istiyoruz… Bunları yaparken de tabii, genel kitleleri de nazara almak durumu var. Zannediyorum, klişelere kayma, biraz bu noktadan kaynaklanıyor…
Bu durumda yazar hikâyenin dünyasını bilmez ama içine girer… İş bu hale gelince de; sürekli birbirlerinden tırtıklarlar, aşırırlar, aynı şeyleri durmadan ısıtıp ısıtıp pazarlamaya çalışırlar…
ORTAM
Bir hikâye ortamı dört buudludur… Dönem, süre, mekân ve çatışma seviyesi…
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Dönem: Bir hikâyenin zaman içindeki yeridir…
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Süre: Hikâyenin zaman içindeki uzunluğudur…
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Mekân: Hikâyenin ulaştığı sahaların tamamıdır…
http://onlinekitapoku.com/eski//templates/jm-news-portal/images/li.png); background-position-y: 6px;">Çatışma Seviyesi: Hikâyelerin insan hiyerarşisindeki konumudur…
YAPI VE ORTAM ARASINDAKİ İLİŞKİ
Bir hikâyenin ortamı, ihtimalleri kesin olarak tarif eder ve sınırlandırır... Bu da sizin filmde kullanacağız her türlü malzemeyi belirler… Gecekondu hikâyesinde pahalı porselende yemek yenmemesi gibi…
Bir hikâye kendi iç ihtimallerini, ne olur ne olmazı belirleyen kurallara sıkı sıksıya uymalıdır… Hiçbir hikâye yoktan çıkmaz… Tarih ya da insan yaşanmış tecrübeleriyle malzeme verir yazara…
SINIRLANDIRMA
İyi bir hikâye de sınırlandırma ilk adımdır… Hikâye bilinebilir bir dünyada gelişir… Çoğu sanatçılar sınırlandırmalara isyan ederler… Aslında tam tersi söz konusudur, sınırlandırmaları iyi yapılmış hikâyelerin ilhamı daha güçlü olur…
Örnek: ”suç ve ceza” da görünüşte her ne kadar Rusya söz konusu ise de, aslında hikâye de anlatılanlar, dikkatlice bakılınca son derece sınırlıdırlar… Öne çıkan bir avuç karakter ve onların dar alanda birbirleriyle olan ilişkileridir…
Dostoyevski’nin başarısı da onda... Onu bir abide haline getiren odur.
Dünya genişledikçe, yazarın bilgisi seyrelir, seçimleri zorlaşır, ardından hikâye klişeye kaymaya başlar… Hâlbuki dünya küçülürse, yazarın bilgisi daha tamam hale gelir, farklı tercih sahası genişler, klişeden sıyrılır ve daha özlü hikâyeler ortaya çıkar…
ARAŞTIRMA
Hikâyeyi araştırırken şu soruları sorun;
“Karakterlerimin hayatlarını etkileyen şahsi tecrübeleri hakkında ne biliyorum?”
“Karakterlerimin hayatını gün be gün yaşamak neye benzerdi?”Bu sorular sonrası tıkandığınızı hissedersiniz… Manasız gelgitleriniz başlar… Çare psikiyatra gitmek değil, tam aksine kütüphaneye koşmaktır… Ne kadar kabiliyetli olursa olsun, cahil insan yazamaz. Ama araştırmalar da sadece malzeme verir, özlü, farklı bir şey ortaya koymayı sağlayamaz… O zaman ortaya çıkan sonuç şudur; senaryo bilgilerin toplamıyla değil, hadiselerin tasarımıyla ortaya çıkar…
ÖZLÜ SEÇİMLER
Orijinal olma, yenilik ortaya koyma; neyin dâhil edilip, neyin çıkarılacağını seçebilmekle meydana çıkar… Kabiliyetinin farkında olanlar, klişeleri nasıl düzelteceklerini de bilirler. Mesela; gençlerin buluştuğu bir mekân ve orada tasarladığınız hikâyeniz var diyelim… Mevcut bu gibi sahneleri not edin ondan sonra kendinizi zorlayın, ardından o dünyayı araştırın, bu size farklı bir sahne kurgulamaya yol açacaktır…
Budalalığa kibir eklemedikçe ve onları sergilemedikçe kimse sizin hatalarınızı görmeyecektir… Kabiliyet sadece etkileyici vuruşları ve sahneleri kurgulamaktan geçmez… Zaman zaman beğenilme, tenkit edilme, ön yargı, kendini beğenmişlik, yanlış ve yalanları ayıklayabilmekten ve yok edebilme isteğinden de geçer…
(Yazarın) kendisiyle çelişkili bir durumu var burada.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
YAPI VE TÜR
Aristo; ilk dramaları finallerinin değer yüküne göre tasnif ediyordu… Basit Trajik, Basit Talih, Kompleks Trajik, Kompleks Talih… Ancak günümüz de şu tasnifler öne çıkar;
1-Aşk Hikâyesi
2-Korku Filmi
3-Modern Epik(devlete karşı fert)
4-Western
5-Savaş türü; bu filmlerin görünen yüzü savaş karşıtlığı olmasına rağmen, içten içe savaşı yüceltmiş hatta bunu tüyler ürpertici biçimde yapmaktan da kaçınmamıştır…
6-Olgunlaşma, ya da erişkin olma…
7-Kefaret; bu filmlerde kahraman bir ahlaki dönüşüm yaşar, kötüden iyiye doğru gelişir…
8-Cezalandırma; burada da iyi adam kötüye dönüşür ve cezalandırır…
9-Test Edilme; baştan çıkarılmaya karşı iradenin gücü…
10-Eğitim; bu türde kahramanın hayat ve insanlara bakışında olumluya doğru olan değişim hikâye edilir.
11-Hayal Kırıklığı; dünya görüşünde olumludan olumsuza derin değişimi ele alır…
12-Komedi; çok çeşidi vardır kendi içinde…
13-Suç; temel sorgulaması suça kimin açısından bakılacağıdır. Hırsız, dedektif, gazeteci, gardiyan, müdür vs…
14-Sosyal drama:Bir sosyal meseleyi net olarak tarif eder,sonrasın da çözüm teklif eder…
15-Aksiyon/Macera;
16-Tarihi Drama; bunda esas, geçmişte anlatılanın aslında şu anda yaşanılıyor olmasıdır… Çünkü geçmiş bugünün aynasında daha iyi hikâye edilebilir…
17-Biyografi; bu tür filmler asla basit bir tarih kurgusuna düşmemeli… Yazar sanki kurmacaymış da, kendi hayatını yorumluyor gibi olmalı… Bahse konu kişi de kendine örnek seçilmiş gibi işlenmelidir… Otobiyografik filmler genelde kendini bilme noktasında eksik kalırlar… Nasıl incelenmeyen bir hayat yaşanılmaya değmezse, yaşanılmamış bir hayat da incelenmeye değmez…
Doğru…
Soru: Biyografik eserleri doğrudan karakter üzerinden mi anlatmalı, yoksa onun yansıması ya da yansıttığı bir karakter üzerinden mi? Mesela Nelson Mandela, bir gardiyan üzerinden anlatılmış ve film beğenilmişti.
Cevap: Mesele yine aynı noktaya gidip varıyor; arka plandaki doğruluk temeli ve o temel üzerine, gerçeğin izin verdiği ölçüde bina kurma… Mandela belli bir duyguya dayanıyor, mesela hürriyet aşkı diyelim. Bu insanın cevherinde olan, özünde olan bir şey... Sonra da içinde taşıdığı bu değerleri, bir şekilde dışa vuruşu vardır. Şimdi bunun arka planını göz ardı etmezsek, dışa yansıtmanın insani unsurlarını ihmal etmezsek, bu temel, farklı sunumları kaldıracaktır… Eseri sunanın maharetine kalır ötesi.
Soru:”Bugün yaşanmıyorsa, dünü anlatamazsınız deniliyor”
Cevap: Buna tam olarak iştirak edemeyeceğim. Çünkü tarihi olaylar ayniyet çerçevesinde değil, misliyet çerçevesinde cereyan eder. Benzerliklerle iki hadise arasında bağ kurulur.
18-Bilim Kurgu; burada daha çok zorbalığa ve kaosa karşı teknolojik ütopyalarla, varsayılan gelecekle, karşı durma işlenir…
19-Fantastik; tabiat ve tabiatüstünün kurallarını eğip büküp karıştırarak, zamanla, fiziki olanla oynar… Hemen her türlü konuda yapılmış filmler vardır bu yolla…
20-Sanat Filmi; Aslında daha önce yazılanlara hiç benzemeyen hikâye yoktur. Bu yapanlara göre bir üst türdür… Bu tarzda minimalizm ve anti-yapı çok öne çıkarılır…
TÜRE HÂKİM OLMAK
Seyircinin beklentilerini karşılamak ve önceden görebilmek için seçtiğiniz türe ve onun geleneklerine hâkim olmak şarttır… Aslında tür ve gelenekler şairin kafiye planı gibidir… Bunlar kısıtlayıcı değil tam tersine ilham vericidir… İyi bir yazar gelenekle didişmek yerine, daha önce benzer sahneler hangi şekliyle hiç çekilmedi ona emeğini sarf eder…
TÜRLERİ YENİDEN TÜRETMEK
Toplum bir dönemden bir döneme geçerken meydana gelen değişikliler beraberinde türleri de dönüştürür… Mesela; western filmleri ilk çıktıklarında kötüye karşı iyilerin savaşıydı… 1970’lerin ahlakı horlayan, dışlayan anlayışıyla demode hale geldi…1980 sonrasında da sosyal dramalar içinde yumuşatılıp yok edildi…
(Burada Hocaefendi katılımcılara bir soru soruyorlar.)
“Westernler hala devam ediyor mu?”
“Tür olarak devam ediyor ama eski şekliyle değil.” Cevabı geliyor topluluktan…
(Hocaefendi müzakereye devam ediyor)
Yine aynı konu karşımıza çıkıyor; formatla oynama meselesi. Eski westernler, tek düze, tek boyutlu şeylerdi. Kahraman kovboy, tek başına âleme meydan okumalar şeklindeydi. Bir nevi dünyaya nizamat veren adamların hikâyeleriydi.
Vietnam sonrası Rambo’lar ortaya çıktı… Buna da herhalde “modern western” diyorlardır.
Konuyla belki doğrudan alakası yok. Belki herkesi alakadar eden bir konu da değil. Hikâye nedir? Senaryo nedir? Bu konuda yazıp çizmek nedir? Bunlar genel olarak bizim camiamızın; ne okuduğu ne de bildiği konulardır. Bu manada hikâyede okunmamıştır, roman da okunmamıştır. Kaldı ki bunun için tek başına okumak yeterli değildir, analiz edebilmek de gereklidir. Bu olmadan Hamlet’i okusanız pek bir şey anlamayabilirsiniz. Aynı şekilde Üstad Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” adlı eseri de anlaşılamaz.
Kendi inanç dünyamıza, düşünce dünyamıza, bir evrensel değerler mecmuası olarak bakıyoruz. Öyle bir kabulümüz var. O hem dine, hem Allah’a, hem de peygambere saygımızın ifadesidir. Bu çerçeveye bağlı olarak, hikâye felsefemizin oluşturulması lazım. Buna göre yazarların yetişmesi lazım. Büyük iddialara girmeden, mevzuyu hallaç edip durmak azminde insanlara destek olmak lazım.
Rahmetli Necip Fazıl’ın bu noktada girişimleri oldu, fakat çok farklı alanlarda olduğu için, yeterince konuya eğilemedi… Yine Sezai Bey, Rasim Özdenören Beyefendiler de çeşitli çalışmalar sergilediler. Esasen bu sahada cılız kaldık… Ya batının tesirinde, ya da doğunun tesirinde kaldık, bir analiz sunamadık. Kendimiz olabilme, kendimiz kalabilme hayli zorlu bir süreç.”
Soru: Hollywood kendi oluşturduğu değerleri dünyaya pazarladı… Bizim de el değmemiş bir tarih ve evrensel değerler manzumemiz var… Aynı süreç bizim için de yaşanabilir mi?
“Zannediyorum burada yine arka planın doğruluğu öne çıkacak. Toplumun kabulü, değerleri makul bulması çok önemlidir. Yoksa siz hayal anlatıyor gibi olursunuz… Ki; kabul görmez. Campenella,”Güneş Ülkesi”nde, bir ütopya kurar. Sonrasında Osmanlı’da benzer şeyleri görünce “bu benim hayalimdi” diyor. Bu çok önemli bir durum, hayata bağlı götürmenin yansıması. Realize edilebilirlik fikrini uyarmak çok önemlidir. Bu olduğu takdirde, sözünüz de, yapımlarınız da güç kazanır. Yoksa Jules Verne’nin akıbetinden kurtulamazsınız. Vakti gelmemişse, insanlar sizi Saylon’lar gibi seyrederler. Temsil çok önemlidir, yoksa “mübalağa yapıyoruz” kanaatinden kurtulamayız. Kaldı ki, peygamberlerin ve Efendimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselamın, temsili, her zaman tebliğinden önde gitmiştir. Tebliği derinleştiren, temsildir.
Yoksa şimdiye kadar ne ütopik şeyler söylenmiştir! Ya hayatı doğru okuyamama, ya da insanı iç ve dış saikleriyle doğru okuyamamadan kaynaklanan merakla insanlar onun başına üşüşmüş, toplanmışlarsa da zamanla hepsi unutulup gitmiştir. Ne dâhiyane düşünceler vardır, toprağın bağrında çürüyüp gitmiştir. Önemli olan her zaman canlı kalabilecek olanın peşinde olabilmektir. Gidenleri, gelenlerin takip ettiği canlılık... Bu durum peygamberlere nasip olmuş, özellikle de Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’a... Mesihiyyet bile bir gölge halinde, hakikati temsil edilmese de, gölge halinde var. Eğer hala cemaatler, koskoca bir dünya onunla yatıp kalkıyorsa, bu temsilin gücündendir.
Psiko dramalar da; başlangıçta Freudyen dedektif hikâyeleriydi, ancak toplumda bu tip hastaların zararı artınca doktorların yerini polisler aldı… Mevzu koşma kovalamaca ağırlıklı oldu… Daha sonra ki yıllarda psikolojik bozukluklar iyice yaygınlaşınca; suçlu takibi şekil değiştirdi adaletin anahtarı polisin kendinin psikanalist olmasıyla öne çıktı… Dedektif önce kendi içindeki şeytanlarla uzlaşmalı, suçlunun yakalanması sonra ki iş olmalıydı… Çünkü akıllıların dışarıda, delilerin tel örgüler içinde olduğu anlayışı çoktan geçti gitti… Konularda buna göre seçilmek durumundadır artık.
Aşk hikâyeleri; eskisi gibi romantizm bitmiştir… Dolayısıyla aileler pek yoktur devrede… Onun yerine özgürleştirici olarak tarif edilen nesneler ve onların elde edilmesine göre şekillenen ilişkiler vardır…
Yenilikçi yazarlar yalnızca yaşadıkları çağa ait olmazlar… Kulakları tarihin duvarına yaslıdır, nereye gidileceğini oraya bakarak okurlar ve türler üzerinde hemen gerekli müdahaleyi önceden yapmaya başlarlar… Aslında iyi yazarlar sadece geleceği değil, klasikleri de yeniden konumlandırırlar…
DAYANMA KABİLİYETİ
Senaryo yazarlığı uzun mesafe koşuculuğudur… İyi bir senaryo altı ay, dokuz ay, bir yıl ya da daha fazla zaman alır…
Bütününü okumak için metni indiriniz

Kitap hakkında soru sor

Yorumlar