Roman (Yabancı)

Şeker Portakalı (Ciltsiz)

Şeker Portakalı

José Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat l920’de, Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğdu. Yarı Kızılderili, yarı Portekizli yoksul bir ailenin on bir çocuğundan biriydi. Ailenin yoksulluğu nedeniyle, çocukluğunu Brezilya’nın kuzeydoğusundaki Natal kentinde, akrabalarının yanında geçirdi ve okumayı tek başına öğrendi. Resim, hukuk ve felsefe alanında öğrenim görmek istediyse de vazgeçti. Natal’da iki yıl tıp eğitimi aldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Boks antrenörlüğü, muz taşıyıcılığı. gece kulübünde garsonluk, ırgatlık, balıkçılık yaptı. Bir süre Kızılderililer arasında yaşadı. 1942 yılında yazdığı ilk romanı Yaban Muzu’yla (Can Yayınları, 1984) eşine az rastlanır anlatıcılık yeteneğini ortaya koydu. Ardından Şeker Portakalı (Can Yayınları, 1983), Güneşi Uyandıralım (Can Yayınları, 1983), Kayığım Rosinha (Can Yayınları, 1983), Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Deniz (Can Yayınları, 1985), Delifişek (Can Yayınları, 1993), Çıplak Sokak (Can Yayınları, 1994) gibi romanlarıyla ünü Brezilya sınırlarını aştı. Bugün yapıtları birçok ülkede büyük ilgiyle okunan yazar, 24 Temmuz 1984’te Sao Paulo’da öldü.

Aydın Emeç, gazeteci-yazar, yayıncı ve çevirmen olarak Türk kültür hayatına önemli katkılarda bulundu. 1968’de Cengiz Tuncer’le birlikte kurduğu E Yayınları’nda günceli yakalayan ve geleneksel yayın anlayışını aşan çalışmalar gerçekleştirdi. Daha sonra Hür Yayın’ı yönetti ve 1982-1986 yılları arasında, Cumhuriyet gazetesi, kültür servisi şefliği yaptı. Mihail Bulgakov, Ilya Ehrenburg, Nikos Kazancakis, Italo Calvino, Milan Kundera ve Vasconcelos gibi birçok büyük yazarın önemli yapıtlarını dilimize kazandıran Emeç, 24 Nisan 1986’da yaşamını yitirdi.

……

BİRİNCİ BÖLÜM – Şeker Portakalı

Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü

Nesneleri keşfederken

El ele, acele etmeden sokakta yürüyorduk Totoca bana hayatı öğretiyordu. Ben de, ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. Nesneleri bana evin dışında öğretiyordu. Çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken; yalnız olduğum için, yanılıyordum. Yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. Önceleri kimse beni dövmezdi. Ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular. Buna aldırdığım yoktu. Sokakta olmasam şarkı bile söylemeye başlardım. Şarkı söylemek güzel şey. Totoca, şarkıdan başka bir şey daha biliyordu: ıslık çalmayı! Amu ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, ağzımdan ses çıkmıyordu. Totoca ıslığın tıpkı böyle çalındığını, ama şirmdilik bir ıslıkçı ağzına sahip olmadığımı söyleyerek beni yüreklendirdi. Yüksek sesle şarkı söyleyemediğim için, şarkıları içimden söylüyordum. Garipti ama, çok da hoş olabiliyordu. Pek küçükken annemin söylediği bir şarkıyı hatırlıyordum. Güneşten korunmak için başına sardığı bir atkıyla çamaşır teknesinin başındaydı. Beline bir önlük bağlamıştı ve orada saatler boyu, elleri suyun içinde, sabundan bol bol yaptığı köpüklerle oynar dururdu. Sonra çamaşırı sıkar, ipe kadar taşırdı. Bambulara bağlı olan ipe bütün çamaşırları asardı. Evin giderlerine yardım etmek için Dr. Faulhaber ailesinin çamaşırlarını yıkıyordu. Annem uzun boyluydu, zayıftı, ama çok güzeldi. Yanık nefis bir teni, siyah dümdüz saçları vardı. Çözüp koyverdiği zaman bu saçlar beline kadaar inerdi. Şarkı söylemesi de çok güzeldi, öğrenmek için yanından ayrılmazdım.

Ey denizcim, denizcim
Senin için ah ederim,
Senin için, denizcim
Yarın ölür giderim…

Çok kabarmıştı deniz
Kumda koşuyordu dalgalar
Yola çıktı denizcim
Çok sevdiğim denizcim…

Yazık, denizci aşkı
Yarım saati geçmez
Gemi demir aldı
Denizcim uzaklaştı…

Çok kabarmıştı deniz…

O an bile bu şarkı, nedenini anlamadığım bir hüzünle doldururdu içimi.

Totoca bana bir dirsek attı. Ayıldım.

“Nen var Zezé?”

“Hiç. Şarkı söylüyordum.”

“Şarkı mı söylüyordun?”

“Evet.”

“Öyleyse ben sağır olmalıyım.”

İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.

Rio-São Paulo yolunun kıyısına varmıştık. Yoldan her şey geçiyordu: kamyonlar, otomobiller, at arabaları, bisikletler.

“Dikkat, Zezé! Bu diyeceğim çok önemli: Önce sağına, soluna bakacaksın. Sonra, haydi!”

Yolu koşarak geçtik.

“Korktun mu?”

Elbette korkmuştum, ama başımı hayır anlamında salladım.

“Bir kere daha birlikte karşıya geçeceğiz. Sonra öğrenip öğrenmediğine bakacağım.”

Yeniden karşıya geçtik.

“Şimdi aynı şeyi tek başına yap bakalım.”

Yüreğim daha hızlı çarptı.

“Sırasıdır, koş!” dedi ağabeyim.

Hemen hemen soluk almadan atıldım. Geçtiğim yerde biraz bekledim. Sonra bana geri dönme işaretini verdi.

“İlk sefer için çok iyiydi. Ama bir şey unuttun,” dedi. “Araba gelip gelmediğini anlamak için iki yana da bakmalısın. Sana işaret vermek için her zaman burada olmayacağım. Dönüşte yine aynı şeye çalışırız. Şimdi yolumuza gidelim, sana bir şey göstermek istiyorum.”

Elimi tuttu ve sakin sakin yolumuza devam ettik. Bir konuşma sırasında duyduklarım kafamı kurcalıyordu.

“Totoca!” dedim.

“Ne var?”

“Ergenlik çağı hissedilir mi?”

“Bu saçmalık da neyin nesi?”

“Edmundo Dayı söyledi. Yaşıma göre ‘gelişmiş’ olduğumu, yakında olgunluk çağına gireceğimi anlattı. Ama ben kendimde bir fark göremiyorum ”

“Edmundo Dayı budalanın teki. Kafana abuk sabuk şeyler doldurmakla geçiriyor bütün vaktini.”

“Budala değil o. Edmundo Dayı bir bilgin. Büyüdüğüm zaman bilgin ve şair olmak, kelebek boyunbağı takmak istiyorum. Kelebek boyunbağımla resim çektireceğim.”

“Neden kelebek boyunbağı?”

“Çünkü insan kelebek boyunbağı olmadan şair olamaz. Edmundo Dayı bana dergilerdeki şair resimlerini gösterdi, hepsinin kelebek boyunbağı var.”

“Zezé, onun her söylediğine inanmaktan vazgeç. Edmundo Dayı kafadan çatlağın biri; biraz da yalancı.”

“Öyleyse, boktan herifin biri.”

“Dinle! Sövdüğün için çok tokat yedin. Edmundo Dayı öylesi değil. Kafadan çatlak dedim yalnızca. Yani yarı deli.”

“Yalancı olduğunu da söyledin.”

“Bu da başka bir şey.”

“Değil. Gcçen gün babam, Bay Severino’yla konuşuyordu, birlikte escopa ve dört kollu iskambil oynadıkları adamla. Bay Labonne’nin sözü geçince babam şöyle dedi: ‘O moruk, boktan herifin biri, pis yalancının tekidir.’ Böyle dediği için kimse babama

Bir sessizlik oldu.

Edmundo Dayi, sey… çatlak tam olarak ne demektir Totoca?

Totoca parmagini sakagina dayayip çevirdi ve bu hareketiyle bana belli bir kavrami anlatmak istedi. Hayir, dogru degil. Çok iyidir o!

diye bagirdim.

Bana bir sürü sey ögretir o. Simdiye kadar da topu topu bir kere dövdü, pek sert vurmadi ama. Totoca yerinden siçradi.

Seni dövdü mü? Ne zaman?

Çok yaramazlik yaptim, birgün, Gloria da beni Dindinha’lara yolladi. Edmundo Dayi gazetesini okumak istiyor, ama gözlügünü

bulamiyordu. Oflaya puflaya her yanda ariyordu. Dindinha’ya sordu, hava aldi tabii. Birlikte evin altini üstüne getirdiler. Bunun üzerine gözlügün yerini bildigimi, bilye almak için bana yirmi bes kurus verirlerse gösterecegimi söyledim.

Gidip yelek cebinden yirmi bes kurus aldi. Getir gözlügümü, parayi verecegim, dedi. Ben de gittim, kirli çamasir sepetinden gözlügünü çikardim. Bunun üzerine beni azarladi: Yine mi sen sakladin, yumurcak! dedi:

Kiçima bir saplak indirdi, verdigi parayi da geri aldi. Totoca güldü: Evde azarlanmamak için onlara gidiyorsun, orada da basina ayni sey geliyor. Çabuk olalim, yoksa hiç yetisemeyecegiz.

Edmundo Dayiyi düsünmeye devam ediyordum. Totoca, çocuklar emekli midirler?

Edmundo Dayi hiçbir is yapmiyor ama para aliyor. Yani çalismiyor ama belediye ona her ay para, ödüyor.

Bunda sasilacak ne var?

Çocuklar da bir sey yapmiyorlar; yemek yiyorlar, uyuyorlar, sonra da analariyla babalarindan para aliyorlar:

Emeklilik baska sey, Zeze. Insan çok çalistigi, saçlari bembeyaz oldugu, artik Edmundo Dayi gibi agir agir yürüdügü zaman emekli olur. Amma çok karisik seyler düsündük, yeter. Ondan bir seyler ögrenmek istiyorsan yanina kos. Ama benimleyken hayir.

Öbür çocuklar gibi ol. Istersen söv, yalnizca küçücük beynini karisik seylerle doldurmaktan vazgeç. Yoksa, bir daha seninle gezmeye çikmam.

Keyfim kaçmisti, bir daha da canim konusmak istemedi. Sarki söylemek de istemiyordum. Içimde sarki söyleyen kusum havalanmisti. Durmustuk; Totoca bana bir ev gösteriyordu.

Bak! Hosuna gitti mi? dedi.

Siradan bir evdi. Mavi pancurlu beyaz bir ev. Her yani kapli ve sessizdi.

Hosuma gitti. Ama neden buraya tasinmamiz gerekiyor?

Sik sik tasinmak iyidir.

Çitin ardindan, bir yanda bir hintkirazi, öbür yanda bir demirhindi agaci oldugu görülüyordu.

Her seyi ögrenmek isteyen sen, evdeki drami farketmedin mi? dedi birden. Babam issiz, tamam mi? Alti aydan çok oluyor, Bay Scottfield’le kavga etti ve onu kovdular. Lala’nin fabrikada çalismaya basladigini görmedin mi? Annemin kente, Ingiliz Degirmeni’nde çalismaya gittigini bilmiyor musun? Eh iste, küçük sersem, bunlarin hepsi para biriktirmek ve yeni evin kirasini ödemek için. Bütün bu aci seyleri bilemeyecek kadar küçüksün. Ama benim de bundan böyle eve yardim etmek için ayinlerde çalismam gerekecek.

Kisa süren bir sessizlik oldu.

Totoca, kara panterle o iki aslani buraya da getirecek miyiz?

Elbette. Kölenizin de kümesi sökmesi gerekecek.

Bana biraz acima ve sevgiyle bakti.

Hayvanat bahçesini söküp buraya kuracagim. Içim rahatlamisti.

Çünkü, hayvanat bahçesi olmazsa, küçük kardesim Luis’le oynamak için yeni bir sey kesfetmem gerekecekti.

Dostun oldugumu gördün iste, Zeze. Simdi bunu nasil basardigini bana anlatabilirsin sanirim…

Totoca, yemin ederim ki bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Yalan söylüyorsun. Birinden ögrendin.

Hiçbir sey ögrenmedim. Kimse bana bir sey ögretmedi.

Belki de seytan ben uyurken ögretmistir. Jandira, seytanin vaftiz, babam oldugunu söylüyor.

Totoca saskindi. Önceleri söylemem için basima vurmustu. Ama ona ne diyecegimi bilmiyordum.

Kimse böyle seyleri tek basina ögrenemez, diyordu.

Yine de saskinligi sürüyordu. Çünkü gerçekten hiç kimse o güne dek herhangi birinin bana bir sey ögrettigini görmemisti. Bir sirdi bu.

Sözgelisi:

Geçen hafta basimdan geçen bir olayi düsünüyordum yeniden. Bütün ailenin agzi açik kalmisti. Dindinha’larda, Edmundo Dayinin yanina gidip oturdugum sirada geçmisti olay. Edmundo Dayi gazete…

Devamı

IDEFIX

{{ reviewsOverall }} / 5 Kullanıcılar (1 puan)
Bu yazının puanı
Yorumlar... Yorum ve puan bırak
Tarafından sipariş:

İlk yorum bırakan siz olun.

User AvatarUser Avatar
Doğrulandı
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Bu incelemenin henüz yanıtı yok.

Avatar
Daha fazla göster
Daha fazla göster
{{ pageNumber+1 }}
Yorum ve puan bırak

BENZER İÇERİKLER

Gördüğüne Asla İnanma

Editor

Gerçeği İnciten Papağan

Editor

Agatha Christie – Hercule Poirot – Dersimiz Cinayet

Editor

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası