Roman (Yabancı)

Aklından Bir Sayı Tut

Aklından Bir Sayı Tut

“Neredeydin? ” dedi yataktaki yaşlı kadın. “Tuvaletimi yapmam gerekiyordu ama yanımda kimseyi göremedim.”

Genç adam. onun hırçın ses tonuna karşılık, ayakucunda duruyor ve sakin bir şekilde gülümsüyordu.

Kelimelerin ne anlama geldiğini unutmuş gibi, belli belirsiz bir sesle “Tuvaletimi yapmam gerekiyordu” diye tekrarladı.

Adam, “Sana İyi haberlerim var, anne.” dedi. “Yakında her şey yoluna girecek. Her şey hallolacak.”

“Beni bıraktığın zamanlarda nereye gidiyorsun?” Sesi daha net ve hırçındı.

“Uzağa değil, anne. Benim asla uzağa gitmediğimi iyi biliyorsun”

“Yalnız kalmaktan hoşlanmıyorum.”

Yüzüne bir gülümseme yayıldı; neredeyse mutlu olmuştu. “Çok yakında isler düzelecek ve her şey olması gerektiği gibi olacak. Bana güvenebilirsin, anne. Durumu düzeltmenin bir yolunu buldum. Aldığını geri verecek, vermiş olduğunu aldığı zaman.

“Öyle güzel şiir yazıyorsun ki…” Odada hiç pencere yoktu, içerideki tek ışık kaynağı olan, yatağın yanındaki davara yapışık lamba, kadının boğazımdaki büyük yarayı ve gözlerindeki gölgeyi belirginleştiriyordu.

Duvarın arkasında parlak bir şey görmüşçesine uzaklara bakarak, “Dans etmeye gidecek miyiz?” diye sordu.

“Tabii, anne. Her şey mükemmel olacak.”

“Benim ördek Dickie ‘m nerede? ”

“Yanı başında, anne.”

“Ördek Dickie yatağa gelecek mi?”

“Uyku vakti, uyku vakti, uyku vakti.”

“Tuvaletimi yapmam gerekiyor,” dedi, cilveli denebilecek bir tonla.

Birinci Bölüm

Polisin Sanatı

Jason Strunk anlatıldığı kadarıyla otuzlarında, sessiz sakin, silik tipli bir adamdı. Komşuların pek görmediği ve görünüşe bakılırsa duymadığı birisiydi; öyle ki hiçbiri onun söylediği tek bir kelimeyi bile tam olarak hatırlayamadı. Hatta konuşabildiğinden bile şüphelilerdi. Başını mı sallardı, merhaba mı derdi, birkaç kelime mırıldanır mıydı? Kimse hatırlamıyordu.

Bay Strunk’m orta yaşlı, bıyıklı adamlar öldürme takıntısı olduğu, cesetlerini eşi görülmemiş ve oldukça sinir bozucu bir şekilde ortadan kaldırdığı ortaya çıkınca, tüm komşuları şaşkınlıklarını dile getirdi, bazıları ise bir süre inanmadı. Adam, öldürdüğü kişilerin cesetlerini küçük parçalara ayırıp, renkli paketlere sardıktan sonra, onları Noel hediyesi olarak bölgedeki polis memurlarına gönderiyordu.

Dave Gurocy, Jason Strunk’in bilgisayar ekranından kendisine bakan uysal yüzünü dikkatlice inceledi. Karşısındaki, Teşkilat Merkezi’nin arşivindeki orijinal sabıka fotoğrafıydı. Fotoğraf, gerçek yüz boyutlarına uygun olacak şekilde büyütülmüş ve kenarlarında Gurney’in yeni öğrendiği bir fotoğraf düzenleme programının araç çubuğu simgeleri sıralanmıştı.

Parlaklık ayan yapan simgelerden birisini Strunk’ın sağ gözüne doğru hareket ettirip, üzerine tıkladı. İyice belirginleşen bu bölgeyi incelemeye koyuldu.

Daha iyi, ama yine de çok iyi değil.

Gözler her zaman isin en zor kısmıydı – gözler ve ağız – ama anahtar noktalardı. Bazen küçücük bir noktanın duruşu ve yoğunluğu üzerinde saatlerce çalışırdı. O kadar uğraşmalarına rağmen bazen çok iyi sonuçlar ekle edemezdi. Yeterince iyi olmadıkları için, bu sonuçlardan Sonya’ya ve tabii ki Madelein’e bahsetmezdi.

Gözlerin sırrı, gerilimi ve çelişkiyi her şeyden daha iyi yakalayabilmesindeydi. Gurney’in, birlikte kayda değer vakit geçirme şansına sah İp olduğu katillerin gözlerinde gördüğü, acımasızlık izlerinin delip geçtiği çekingen bir uysallıktı.

Jorge Kunzman’ın (en son çıktığı kişinin kafasını buzdolabında saklayan ve yeni bir sevgili bulduğu an buzdolabındaki kafayı yenisiyle değiştiren Walmart marketi çalışanı) sabıka fotoğrafını dikkatle incelediğinde de aynı bakısı yakalamıştı. Bay Kunzman’ın sıkkın ifadesinin ardında pusuya yatmış derin, siyah boşluğu fark etmesi; sonucu bildirdiği an Sonya’nın heyecan dolu tepkisi ve övgü dolu sözleriyle gerçeğin bir kez daha kanıtlanması onu memnun etmişti. Onu, Sonya’nın Ithaca’dakı galerisinde ‘Yakalayan kişinin elinden Katil Portreleri” adıyla, üzerinde uğraştığı fotoğrafları sergilemeye heveslendiren şey bu memnuniyet duygusu ve Sonya’nın koleksiyoncu bir arkadaşının aniden bu fotoğrafı satın almasıydı.

Sanata ve özellikle güncel sanata ilgi duymayan, şöhretten nefret eden, yeni emekli olmuş bir New York Polis Teşkilatı () cinayet dedektifinin, küçük bir üniversite şehrindeki şık bir sanat sergisinin odağı haline nasıl geldiği sorusuna verilen iki, birbirinden çok farklı yanıt vardı: Biri kendisinin diğeri de eşinin.  Ayrıca bu eleştirmenlerin “ustalıkla incelenmiş, vahşeti gözler önüne seren, fotoğraflar karmasında yeni bir çığır” seklinde tanımladığı bir sergiydi.

Kendisine kalına her şey Madeleine’nin onu,  Coopersiown Müzesi’nde, sanı hakkında bir kursa birlikte gitmeye ikna etmesiyle başlamıştı. Madeleine odu daima açmaya, dışarı çıkarmaya çalışırdı – çalışma odasından, evinden, kendisinden dışarı; içeriden dışarı.  Gurney, kendi kontrolünü kaybetmemek için en iyi taktiğin bazen teslim olmak gerektiğini Öğrenmişti. Sanat kursuna gitmeyi kabul etmesi de bu taktiğin gerektirdiklerinden biriydi. Kurs boyunca öylece oturup, bitmesini bekleme fikri gözünü korkutsa da, bu kursun baskılara karsı bağışıklık kazanmasını sağlayacağını umuyordu; en azından kursun sonrasındaki birkaç ay boyunca… Aslında miskin birisi değildi, hatta bundan çok uzaktı. Kırk yedi yaşında olmasına rağmen elli sınav, elli barfiks, elli mekik çekebiliyordu. Yalnızca bir yerlere gitmeyi pek sevmiyordu.

Fakat kurs işi şaşırtıcı bir sürprize dönüştü – aslında üç sürprize. Birincisi, kurstan önce sandığı gibi derslerde uyanık kalmaya çalışmanın aksine, galerinin sahibi, bölgenin ünlü sanatçısı ve aynı zamanda eğitmeni olan Sonya Reynolds’ı çok ilginç buldu. Kuzey Avrupalı Catherine Dencuve havasındaki tipik güzellerden değildi. Yüzüne somurtkan bir hava katan dudakları, belirgin elmacık kemikleri ve uzun bir burnu vardı. Fakat tek tek bakıldığında güzel olmayan bu parçalar, derin ve buğulu bakan yeşil gözleriyle ve rahat, doğasından gelen şehvetli tavrıyla birleşerek çarpıcı denecek kadar güzel bir bütün oluşturuyorlardı. Sınıfla fazla erkek yoktu; yirmi altı katılımcıdan yalnızca altısı erkekti. Ama allısının da tüm dikkati onun üzerindeydi.

İkinci sürpriz ise konuya karşı olumlu tepkisiydi. Sonya, özel ilgi alanına girdiği için fotoğrafçılık sanatına, üzerinde oynamalar yaparak fotoğrafın aslından daha güçlü ve anlamlı hale getirilmesi konusuna önemli ölçüde zaman ayırmaktaydı.

Üçüncüsü ise on iki haftalık kursun üçüncü haftasında, Sonya bir gece, çağdaş bir sanatçının bol ışıklı portrelerinden birisini heyecanla eleştirirken gerçekleşti. Gurney portreye bakarken aklına bir fikir geldi. Bunu özel erişim izninin bulunduğu farklı bir alan için kullanabilir ve olaya farklı bir bakış açısı getirebilirdi. Bu çılgın fikir onu garip bir tekilde heyecanlandırmıştı. Bir sanat kursundan beklediği son şey, heyecan verici olmasıydı.

Bu düşünce – tüm kariyerini onu araştırmaya, izini sürmeye ve alt etmeye adadığı canavarın doğasını yakalayacak ve yansıtacak biçimde sabıka fotoğraflarını büyütme, netleştirme ve koyulaştırma fikri aklına yerleştikçe, itiraf etmeye çekineceği kadar sık mesele üzerinde kafa yormaya başlamıştı. Her şeyden önce o, her soruya iki açıdan bakabilen, her yargının ardındaki hatayı ve her heyecanın altındaki tecrübesizliği görebilen bir adamdı.

O güneşli kasım sabahında, çalışma odasındaki masada Jason Strunk’ın sabıka fotoğrafını İncelerken, uğraştığı işin verdiği heyecan bir anda arkasından bir şeyin yere düşme sesiyle bolündü.

Madeleine herhangi birisine sıradan, fakat kocasına gergin gelecek bir ses tonuyla “Bunları buraya bırakıyorum” dedi.

Omzunun Üzerinden arkasına dönüp, gözlerini kısarak, kapının arkasına konmuş çuvala baktı. “Neyi bırakıyorsun?” diye sordu, cevabını bile bile.

Madeleine ses tonunu değiştirmeden “Laleleri” dedi.

“Lale soğanları mı demek istedin?”

Bu aptalca bir düzeltme olmuştu ve ikisi de bunun farkındaydı. Bu yalnızca, Madeleine ondan bir şey yapmasını istediğinde fakat kendisi bunu istemediğinde kızgınlığını ifade etmesinin bir yoluydu.

“Onlarla burada ne yapmamı istiyorsun?”

“Onları bahçeye çıkar. Ekmeme yardım et.”

Madeleine ona, bahçeden bir şeyi, yeniden bahçeye götürmesi için ofise getirmesinin ne kadar mantıksız olduğunu söylemeyi düşündü fakat yalnızca düşünmekle yetindi.

Hafif kızgın bir ses tonuyla “İşimi bitirir bitirmez” dedi. Bu harika Hindistan’daki yaz günlerini andıran günde, uzanıp giden kızıl sonbahar ağaçları ve tepedeki, zümrüt yeşili çimenleri gören bahçeye lale soğanları ekmenin pek de zor bir iş olmadığının farkındaydı. Yalnızca işinin bölünmesinden nefret ediyordu. Bu bölünmeye verdiği karşılık ise, ona özgü çok güçlü bir özellikti: Bu kadar iyi bir dedektif olmasını sağlamış olan doğrusal ve mantıklı düşünme şekli – bir şüphelinin hikayesindeki en ufak bir boşluğu yakalayabilen, birçok gözün göremeyeceği kadar küçük çatlakları fark eden aklı.

Madeleine onun omzunun üzerinden bilgisayar ekranına baktı. “Böyle bir günde bu kadar çirkin bir şey üzerinde nasıl çalışabiliyorsun?” diye sordu.

İkinci Bölüm

Kusursuz Kurban

David ve Madeleine Gurney, Walnut Crossing kasabasının sekiz kilometre dışında, Delaware bölgesindeki bir çıkmaz sokağın sonunda, çayırların üzerine inşa edilmiş, on dokuzuncu yüzyıldan kalma olmasına rağmen sağlam duran bir çiftlik evinde yaşıyorlardı. Dört dönüm arazi vişne, meşe ağaçlan ve akçaağaçlarla çevriliydi.

Ev, mimarideki basitliğinden bir şey kaybetmemişti. Evi satın aldıkları yıl içerisinde, eski sahibinin yaptığı ve hoşlarına gitmeyen şeyleri kendilerine uygun hale getirmeye çalışmışlardı – örneğin kasvetli alüminyum pencereleri, bir önceki yüzyılın tarzına uygun ahşap pencerelerle değiştirdiler. Bunu büyük bir tarih aşkıyla yaşadıklarından değil, geçmişte kalmış estetik anlayışının daha hoş olduğuna inandıklarından yaptılar. David ve Madeleine, bir evin nasıl görünmesi ve nasıl bir duygu vermesi gerektiği konusunda oldukça uyumlulardı – ancak David aralarındaki bu uyumun son zamanlarda giderek azaldığını düşünmeye başlamıştı.

Kendisini gün boyu yiyip bitiren bu düşünce, eşinin, üzerinde çalıştığı portreyi çirkin bulmasıyla harekete geçmişti. Lale ekme işinden sonra, Muskoka sandalyesinde uyuklarken, bilinci yarı açık bir halde bunu düşünüyordu ki, Madeleine’in çimenlerin üzerinden ayaklarını sürüyerek yanına geldiğini duydu. Ayak sesleri yanı başında kesilince, bir gözünü açtı.

Her zamanki sakin, hafif tavrıyla “Sence kano gezintisine çıkmak için çok mu geç oldu?” diye sordu. Ustaca ayarladığı ses tonunda hem sorgulayan hem de meydan okuyan bir tın vardı.

Madeleine kırk beş yaşında, ince, atletik vücutlu kolayca otuz beş yaşında sanılabilecek bir kadındı. İçten, sakin fakat sorgulayan bakışlara sahipti. Saçları hasır bahçe şapkasının altında toplanmış, yanlardan çıkan birkaç tel görünüyordu.

David, onun sorusunu kendi kafasına takılan başka bir soruyla karşıladı. “Sence gerçekten çirkin mi?”

Madeleine hiç tereddüt etmeden “Tabii ki çirkin,” dedi. “Çirkin olmaması mı gerekiyordu?”

Adam bu yorumun karşısında kaşlarını çattı. “Elimdeki dava konusu kişiyi mi kastediyorsun?” diye sordu.

“Başka kimi kastedebilirim?”

Omuz silkip “Bilmiyorum,” dedi. “Bunu bütünüyle küçümsüyor gibisin – yalnızca kişiyi değil de yaptığım işin tamamını…”

“Üzgünüm.”

Kadın üzgün görünmüyordu. David bunu tam dile getirecekken, kadın, konuyu değiştirdi.

“Eski sınıf arkadaşını göreceğin için heyecanlı mısın?”

Sandalyesinde arkasına yaslanıp biraz da gömülerek “Çok da değil,” dedi. “Geçmişteki anıları yâd etme konusunda çok iyi değilim.”

“Belki de senin çözmeni istediği bir cinayet davası vardır.”

Gurney yüzündeki ifadeden anlam çıkarmaya çalışarak eşine baktı. Yumuşak bir ses tonuyla, “Benimle bu yüzden mi görüşmek istediğini düşünüyorsun?” diye sordu.

“Sen bu alanda ünlü değil misin?” Sesindeki öfke hissediliyordu.

Son aylarda eşindeki bu tavrı sık sık fark eder olmuştu ve bunun neyle ilgili olduğunu bildiğini düşünüyordu. Meslekten emekli olmasıyla, hayatlarında ne gibi farklılıklar olacağı, David’in nasıl değişeceği konusunda, ikisinin girdiği beklentiler birbirinden farklıydı. Yine son zamanlarda, tüm vaktini alan suçluların portreleri projesi işinin etrafında garip, hastalıklı düşünceler birikiyordu. Bu alandaki çalışmalarında Madeleine’in olumsuz tavrını, Sonya’nın istekli tavrına bağlıyordu.

“Onun da ünlü olduğunu biliyor muydun?”

“Kimin?”

“Sınıf arkadaşının.”

“Aslında hayır. Telefonda bir kitap yazdığından bahsetti ve ben de bunun üzerinde kısaca durdum. Ünlü olduğunu bilmiyordum.”

“İki kitap,” dedi Madeleine. “Peony’deki bazı kuramların yöneticiliğini yapıyor. PBS’te yayınlanmış bir dizi konuşması var. İnternetten kitap kapağını bulup, çıktısını aldım. İstersen bir göz atabilirsin.”

“Bana kendisi ve kitapları hakkında bilmem gereken her şeyi anlatacağını düşünüyorum. Çekindiği bir şey olduğunu sanmıyorum.”

“Nasıl biliyorsan öyle yap. Fikrini değiştirirsen diye, çıktıları masana bıraktım. Her neyse, Kyle aramıştı.”

Adam gözlerini kadına dikti.

“Ona daha sonra döneceğini söyledim.”

İstediğinden daha hırçın bir tonla “Bana neden seslenmedin?” diye sordu. Oğlu sık aramazdı.

“Ona seni çağırabileceğimi söyledim ama işini bölmek istemedi. Acil bir şey olmadığını söyledi.”

“Başka bir şey dedi mi?”

“Hayır.”

Döndü ve sık, ıslak çimenlerin üzerinden eve doğru yürümeye başladı. Yan kapıya varıp, elini kapı koluna uzattığı sırada bir şey hatırlamış gibi arkasına baktı. Abartılı bir heyecanla konuşmaya başladı. “Kitap kapağında okuduklarıma göre eski sınıf arkadaşın tıpkı bir azize benziyor. Her konuda mükemmel olan bir güzel davranış rehberi gibi… Bir cinayet dedektifine ne danışacağını anlamıyorum.”

“Emekli bir cinayet dedektifi,” diye düzeltti Gurney.

Kadın çoktan içeriye gitmiş ve ardından kapıyı tam kapatmamıştı.

Yazar

BENZER İÇERİKLER

İki Şehrin Hikayesi

Editor

Hipnozcu – Richard Bach

Editor

KEDİ BEŞİĞİ – KURT VONNEGUT

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası