Roman (Yabancı)

Film Kulübü

“Okul Yok. İş Yok. Sorumluluk Yok. Sadece Haftada Üç Film İzlenecek.”

Oğlunun okulu bırakmasına izin veren -birlikte haftada üç film seyretmek şartıyla- bir babanın gerçek hikayesi.

‘New York Times Book Review’ Editörün Seçimi
Chicago Tribune Yılın En İyi Anı-Romanları seçkisinde
Cilasız, samimi, içe işleyen bir baba oğul portresi.Gönülçelen.” -Newsweek-

“Bu kitap anlamlı, derin, değerli… samimiyeti ile büyülüyor.” -Globe and Mail-

“Gilmour cesur bir yazar ve cesur bir baba.”
-National Post-

Sıra dışı bir anlaşmaydı: Jesse okulu bırakabilirdi, bütün gün uyuyabilirdi, çalışmasına ya da kira ödemesine gerek yoktu… ama karşılığında haftada üç film seyretmesi gerekiyordu… babasının seçtiği üç filmi.

Baba oğul haftalarca yan yana oturup Çılgın Romantik’ten Rıhtımlar Üstünde’ye, Temel İçgüdü’den Tatlı Hayat’a, gelmiş geçmiş en iyi (ve bazen de en kötü) filmleri izlerler. Filmler sayesinde hayattan konuşurlar… kızlardan, müzikten, kalp acısından, işten, uyuşturuculardan ve dostluktan bahsederler. Oğul giderek kaotik bir ergenden özgüvenli genç bir yetişkine dönüşür, ama Film Kulübü biraz mutlu biraz buruk, kaçınılmaz bir sona yaklaşırken, Jesse babasını bile şaşırtan bir seçim yapar…

Film Kulübü insanı derinden etkileyen bir kitap. Samimi, dobra ve dokunaklı; bir adamın sevgili oğluna yetişkinliğe geçişin çetrefilli yollarında kılavuzluk etme çabasının gerçek öyküsü.

BİRİNCİ BÖLÜM

GEÇEN GÜN BİR KIRMIZI IŞIKTA beklerken oğlumun bir sinemadan çıktığını gördüm. Yanında yeni kız arkadaşı vardı. kız parmak uçlarıyla oğlumun ceketinin yenini en ucundan tutuyor, kulağına bir şeyler fisıldıyordu. Hangi film seyrettiklerini göremedim -çiçeklerle bezeli bir ağaç, markizi tamamen kapatıyordu- ama aklıma ikimizin baş başa, film seyrederek, sundurmada oturarak geçirdiği üç sene gelince neredeyse acı verici bir nostaljiye kapıldım; bir baba, oğlunun ergenliğinin o sihirli son demlerine genellikle pek tanık olamaz. artık oğlumu alıştığım (yani gerektiği) kadar çok görmüyorum, ama o dönem muhteşemdi. İkimiz için de şanstı.

ergenken, okulu bırakan kötü çocukların gittiği bir yer olduğuna inanırdım. Dünyanın kenarında bir yerdi, tıpkı fil

mezarlığı gibi, ama burası küçük oğlanların incecik beyaz kemikleriyle doluydu. Hâlâ kâbuslarımda fizik sınavına çalıştığımı, ders kitabımın sayfalarını giderek artan bir kaygıyla çevirdiğimi, çünkü böyle şeylerle -vektörler ve parabollerle- ilk kez karşılaştığımı görmemin sebebi budur eminim.

Otuz beş yıl sonra, oğlumun notları dokuzuncu sınıfta düşmeye başlayınca ve onuncu sınıfta dibe vurunca, bir çeşit çifte dehşete kapıldım, hem olanlar karşısında, hem de hâlâ vücudumda çok canlı olan o hissi anımsadığım için. Eski karımla evlerimizi değiş tokuş ettik (“çocuğun bir erkekle kalmaya ihtiyacı var,” dedi). ben onun evine taşındım, o da benim eski bir şeker fabrikasının içinde bulunan ve bir doksan boyundaki iri kıyım bir ergenin sürekli kalamayacağı kadar küçük bir yer olan loftuma. böylece oğlumun ödevlerini eski eşimin yerine benim yapabileceğimi farz etmiştim içten içe.

ama işe yaramadı. Her gece “Ödevin bu kadar mı?” diye sorduğumda oğlum Jesse neşeyle “kesinlikle!” diye karşılık veriyordu. O yaz bir haftalığının annesinin yanında kalmaya gittiğinde, yatak odasındaki akla gelebilecek her yere gizlenmiş yüzlerce farklı ödev buldum. kısacası okul onu bir yalancıya veya kaypak bir müşteriye dönüştürüyordu.

Onu bir özel okula gönderdik; bazı sabahlar şaşkın bir sekreter bizi arayarak Jesse’nin yerini soruyordu. bir süre sonra sırık gibi evladım sundurmada beliriveriyordu. nereye gitmişti? belki de bir banliyödeki veya daha berbat bir yerdeki bir alışveriş merkezinde düzenlenen bir rap yarışmasına, ama okula gitmediği kesindi. küplere biniyorduk, ciddiyetle özür diliyordu, birkaç günlüğüne uslu davranıyordu, sonra da tekrar azıtıyordu.

İyi huylu bir çocuktu, çok gururluydu, ilgilenmediği hiçbir şeyi yapamıyor gibiydi, sonuçlardan ne kadar kaygılanırsa kaygılansın. ki epey kaygılanıyordu. karneleri yorum kısımları hariç iç karartıcıydı. Her türden insan tarafindan seviliyordu, eski ilkokulunun duvarlarını sprey boyayla boyadığı için onu tutuklayan polis bile sevmişti. (komşular onu tanıyınca gözlerine inanamamışlardı.) Polis onu eve bırakırken “Yerinde olsam suç dünyasına girmeyi unuturum Jesse,” demiş. “Sen öyle bir insan değilsin.”

Sonunda bir ikindi vakti ona Latince dersi verirken, önünde ne defter ne de kitap bulunduğunu fark ettim; üstünde Roma konsüllerinin çevirmesi gereken sözlerinin yazılı olduğu buruşuk bir kâğıt parçası vardı o kadar. Mutfak masasının diğer tarafinda başı eğik oturuşunu anımsıyorum; bronzlaşamayan beyaz yüzünde beliren en küçük huzursuzluk, bir kapının çarpılması kadar net fark ediliyordu. günlerden Pazar’dı, ergenlerin nefret ettiği türden bir gündü, hafta sonu bitmek üzereydi, ödevler yapılmamıştı, şehir güneşsiz bir gündeki okyanus misali griydi. Sokakta ıslak yapraklar vardı; sisin içinden Pazartesi yaklaşmaktaydı. birkaç saniye sonra “Ders notların nerede Jesse?” dedim. “Okulda bıraktım.”

Dil konusunda yetenekliydi, dillerin içsel mantığını anlıyordu, aktör kulağına sahipti, bu ödev onun için çocuk oyuncağı olmalıydı, ama hiçbir şey bilmediği ders kitabını karıştırıp durmasından anlaşılıyordu.

“Ders notlarını neden getirmediğini anlamadım,” dedim. “İşi yokuşa sürdün.”

Sesimdeki sabırsızlığı fark etti; rahatsız oldu ve bu beni de biraz huzursuzlandırdı. Benden korkuyordu. Bundan nefret ediyordum. baba oğul arasında normal bir durum muydu, yoksa onu kaygılandıran çabuk sinirlenmem, doğuştan gelen sabırsızlığım mıydı, hiç bilmiyordum. “Neyse,” dedim. “Böyle de eğleniriz. Latince’ye bayılırım.”

“Sahi mi?” diye sordu hevesle (konuyu değiştirmeye can atıyordu). Çalışmasını, tükenmez kalemi nikotin lekeli parmaklarıyla tutmasını bir süre seyrettim. çirkin el yazısını.

“Bir Sabin kadını nasıl kaçırılır baba?” diye sordu bana.

“Sonra anlatırım.”

Duraksadı. “Miğfer fiil midir?”

Böyle sorular sorup durdu; ikindi gölgeleri mutfak fayanslarına yayılıyordu. kalemin ucu masanın vinil yüzeyine çarpıyordu. Odada bir çeşit uğultu işitmeye başladım giderek. Nereden geliyordu? Jesse’den mi? Neden peki? Ona gözlerimi diktim. Evet, bir çeşit sıkıntıydı, ama nadir bir tarzda; Jesse yaptığı işin gereksizliğine canı gönülden, neredeyse tüm hücreleriyle inanıyordu. Ayrıca tuhaf bir sebep yüzünden, o birkaç saniyede sanki o can sıkıntısını kendi vücudumdahissettim.

Ah, diye düşündüm, okulda böyle oluyor demek. Buna karşı da elinizden bir şey gelmez. Sonra birden okul savaşını neden kaybettiğini anladım -bir camın kırılışı kadar net bir şekilde-.

Aynı anda, bu mesele yüzünden onu kaybedeceğimi, bu aralar bir gün masadan kalkıp “Ders notlarım mı nerede? Ders notlarım nerede söyleyeyim. kıçıma soktum. üstüme gelmeyi kesmezsen senin kıçına da sokacağım,” diyeceğini anladım -hissettim-. Sonra da kapıyı çarparak çekip gidecekti.

“Jesse,” dedim usulca. Ona baktığımı biliyordu ve bundan rahatsız oluyordu, sanki başı (tekrar) belaya girmek üzereydi de bu aktivite, yani ders kitabının sayfalarını karıştırıp durmak, belayı savuşturmanın bir yoluydu.

“Jesse, kalemini bırak. Bir saniye dur lütfen.”

“Ne?” dedi. Ne kadar solgun, diye düşündüm. Sigaralar canını emiyor.

“bana bir iyilik yapmanı istiyorum,” dedim. “Okula gitmeyi isteyip istemediğine karar vermeni istiyorum.”

“baba, ders notlarım…”

“Ders notlarını boşver. Okula gitmeyi sürdürmeyi isteyip istemediğini düşünmeni istiyorum.”

“Neden?”

Kalp atışlarımın hızlandığını, yüzüme kan hücum ettiğini hissedebiliyordum. Daha önce hiç kalkışmadığım, aklımdan bile geçirmediğim bir şey yapmaktaydım. “çünkü istemiyorsan sorun değil.”

“Nasıl yani?”

Söyle işte, çıkar ağzından baklayı.

“Artık okula gitmek istemiyorsan, gitmek zorunda değilsin.”

Genzini temizledi. “Okulu bırakmama izin mi vereceksin?”

“istiyorsan. ama lütfen birkaç gün düşün. Bu çok büyük… ”

ayağa firladı. Heyecanlanınca ayağa firlardı hep; uzun uzuvları, hareketsiz durmaya dayanamazdı. Masaya eğilerek, başkalarının duymasından korkarcasına sesini alçalttı. “birkaç güne ihtiyacım yok.”

“Yine de birkaç gün düşün. ısrar ediyorum.”

O akşam iki kadeh şarap içip kendimi hazırladıktan sonra, loftumda kalan annesini arayıp haberi verdim. İnce ve uzun, güzel bir aktristi, hayatımda tanıdığım en iyi kalpli kadındı. “Aktrise benzemeyen” bir aktristi, anlarsınız ya. Ama hep en kötü ihtimalleri düşünürdü ve haberi alır almaz hayalinde Jesse’nin Los Angeles’ta bir karton kutuda yaşadığı canlandı.

“Sence özgüveni az diye mi böyle oldu?” diye sordu Mag-gie.

“Hayır,” dedim. “Bence okuldan nefret ettiği için oldu.”

“Okuldan nefret ediyorsa onda bir terslik var demektir.”

“Ben de okuldan nefret ederdim,” dedim.

“Belki de senden öğreniyordur.” Böyle bir süre tartıştık, sonunda ağlamaya başladı, bense Che Guevara misali, sonunu düşünmeden genellemeler yapıyordum.

“Öyleyse bir işe girmeli,” dedi Maggie.

“Sence nefret ettiği bir aktiviteyi bırakıp başka birine başlamasının anlamı var mı?”

“Ne yapacak peki?”

“Bilmiyorum.”

“Belki biraz hayır işi yapabilir,” dedi burnunu çekerek.

Gecenin bir vakti uyandığımda karım Tina yanımda kımıldandı; kalkıp pencereye gittim. Ay gökyüzünde tuhaf bir şekilde alçaktaydı; yolunu kaybetmişti ve eve çağrılmayı bekliyordu. Ya hata yapıyorsam? diye düşündüm. Ya modern olacağım diye oğlumun hayatını mahvetmesine göz yumuyorsam?

Evet, diye düşündüm. Bir şeyle uğraşması gerek. Ama neyle? Okul meselesi gibi olmayacak neyle uğraşmasını sağlayabilirim? Kitap okumuyor; spordan nefret ediyor. Neyi seviyor?

film izlemeyi. Bunu ben de seviyordum. Hatta otuzlarımın sonlarındayken bir televizyon programında cerbezeli bir film eleştirmeni olmuştum. Bu ne işimize yarardı peki?

Üç gün sonra Jesse akşam yemeği için Le Paradis’e, beyaz masa örtüleri ve ağır gümüş sofra takımları kullanılan bir Fransız restoranına geldi. Beni dışarıda bekliyordu, bir taştan korkuluğa oturmuş sigara içiyordu. Restoranlarda tek başına oturmaktan hazzetmezdi. kendini rahatsız hissederdi, herkesin onu arkadaşsız bir kaybeden olarak gördüğünü düşünürdü.

Onu kucakladım; genç bedeninin gücü, canlılığı hissediliyordu. “Şarap söyleyelim, sonra da sohbet ederiz.”

İçeri girdim. El sıkışmalar. Gururunu okşayan yetişkin ri-tüelleri. Hatta barmenle Walton Ailesi’ndeki küçük John hakkında şakalaştı. konuşmadan, biraz dalgınca oturup garsonu bekledik. İkimiz de kritik bir şeyi bekliyorduk; o gelene kadar konuşacak bir şey yoktu. Şarabı sipariş etmeyi Jesse’ye bıraktım.

“Corbieres,” diye fisıldadı. “Güney Fransa, değil mi?” “Doğru.”

“Taşra, değil mi?”

“Evet.”

“Corbieres lütfen,” dedi garsona, kafadan attığımı biliyorum ama eğleniyorum dercesine gülümseyerek. Tanrım, ne güzel gülümsüyor.

Şarabın gelmesini bekledik. “Sen tat,” dedim. Şişe mantarını kokladı, şarabı kadehte beceriksizce çalkaladı ve alışık olmadığı bir kaptan süt için bir kedi gibi bir yudum aldı. “Anlayamıyorum ki,” dedi son anda panikleyerek.

“anlayabilirsin,” dedim. “Sakin ol yeter. beğenmediysen beğenmemişsindir.”

“Geriliyorum.”

“Kokla yeter. anlarsın. ilk izlenim her zaman doğrudur.” Tekrar kokladı.

“burnunu içeri sok.”

“Güzel,” dedi. Garson şişenin ucunu kokladı. “Seni tekrar görmek güzel Jesse. babanı hep görüyoruz zaten.” Restorana bakındık. Etobicokelu yaşlı çift oradaydı. bir dişçiyle karısı; oğulları boston’daki bir üniversitenin işletme bölümünden mezun olmak üzereydi. El salladılar. biz de el salladık. Ya yanılıyorsam?

“Evet,” dedim, “konuştuğumuz meseleyi düşündün mü?” ayağa kalkmak istediğini ama kalkamadığını görebiliyordum. buna sinirlenmişçesine etrafa bakındı. Sonra solgun yüzünü sır verircesine benimkine yaklaştırdı. “açıkçası,” diye fisıldadı, “bir daha hiçbir okula adım atmak istemiyorum.” Midem kasıldı. “Tamam öyleyse.”

Konuşmadan bana baktı. bunun karşılığında bir şey istememi bekliyordu.

“bir şartla,” dedim. “çalışmak zorunda değilsin, kira ödemek zorunda değilsin. Her gün beşe kadar uyuyabilirsin. Ama uyuşturucu yok. Uyuşturucu kullanırsan külahları değişiriz.” “Tamam,” dedi.

“Ciddiyim. Uyuşturucuya bulaşırsan canına okurum.” “Tamam.”

“Ama,” dedim, “bir şey daha var.” (Kendimi Komiser Kolom-bo gibi hissettim.)

“Ne?” dedi.

“Benimle haftada üç film seyretmeni istiyorum. filmleri ben seçeceğim. Alacağın tek eğitim bu olacak.”

“Şaka yapıyorsun,” dedi bir an sonra.

Hiç vakit kaybetmedim. Ertesi günün ikindisinde onu salondaki mavi kanepeye oturttum, sağına geçtim, perdeleri kapadım ve ona François Truffaut’nun 400 Darbe (1959) filmini seyrettirdim. Avrupa sanat filmlerini seyretmeyi öğrenene kadar onlardan sıkılacağını biliyordum ve bu film iyi bir başlangıç olur gibi gelmişti. Bildiğimiz gramerin bir varyasyonunu öğrenmek gibidir.

Truffaut, diye açıkladım, yönetmenlik dünyasına arka kapıdan girdi (kısa kesmek istiyordum); liseden terkti (senin gibi), asker kaçağıydı, ufak tefek şeyler çalan bir hırsızdı; ama filmlere tapardı ve çocukluğunu o günlerde, savaş sonrasında Paris’in her yerinde açılan sinemalara biletsiz girerek geçirdi.

Yirmi yaşındayken, Truffaut’ya sempati duyan bir editör ona film eleştirmenliği teklifi yaptı… böylece ilk adımı atan Truffaut yarım düzine sene sonra ilk filmini çekti. 400 Darbe (ki “yaban yulaflarını hasat etmek” anlamına gelir) Truffaut’nun okulu asarak geçirdiği yıllara otobiyografik bir bakışıydı.

Yirmi yedi yaşındaki çiçeği burnunda yönetmen, kendisinin ergenlik halini oynayacak oyuncuyu bulmak için gazeteye ilan verdi. Birkaç hafta sonra, orta Fransa’daki bir yatılı okuldan kaçıp da otostopla Paris’e gelmiş bir çocuk, Antoine rolü için başvurdu. Adı Jean-Pierre Leaud’du.

Artık Jesse’nin ilgisini çekmiştim. Bir psikiyatristin muayenehanesinde geçen bir sahne hariç filmin tamamının sessiz çekildiğini -sesler sonradan eklenmişti-, çünkü Truffaut’nun ses kayıt cihazlarına yetecek parası olmadığını açıkladım. Jesse’ye meşhur bir sahneye dikkat etmesini söyledim; o sahnede bir sınıf dolusu çocuk, bir Paris gezisi sırasında öğretmenlerinden gizlice kaçarlar; muhteşem bir andan, küçük Antoine’ın bir kadın psikiyatristle konuşmasından biraz bahsettim. “Kadın seks hakkında soru sorunca Antoine’ın gülümsemesine dikkat et,” dedim. “Unutma ki senaryo yoktu; bu tamamen doğaçlamaydı.”

Kepekli bir lise öğretmeni gibi konuşmaya başladığımı fark ettim birden. Bu yüzden filmi başlattım. Sonuna kadar seyrettik, Antoine’ın ıslahevinden kaçtığı uzun sahneyi seyrettik; tarlalarda koşar, çiftliklerin yanından ve elma ağaçlarının arasından geçer, ta ki göz kamaştırıcı okyanusa varana dek. Sanki okyanusu ilk kez görüyordur. Öyle engindir ki! Sonsuzluğa uzanmaktadır sanki. Tahta basamaklardan iner; kumsalda yürür ve orada, tam dalgaların başladığı yerde, biraz geri çekilip kameraya bakar; görüntü donar; film bitmiştir.

Birkaç saniye sonra “Nasıl buldun?” dedim.

“Biraz sıkıcı.”

Pes etmedim. “Antoine’ın durumuyla seninki arasında benzerlik görüyor musun?”

Bunu bir an düşündü. “Hayır.”

“filmin sonunda, o son sahnede yüzünde niye öyle tuhaf bir ifade var sence?”

“Bilmem.”

“Nasıl görünüyor?”

“Kaygılı görünüyor,” dedi Jesse.

“Neden kaygılanıyor olabilir?” “bilmem.”

“Onun durumunu düşün,” dedim. “Islahevinden ve ailesinden kaçtı; artık özgür.”

“belki de şimdi ne yapacağını düşünüp kaygılanıyordur.” “Nasıl yani?” dedim.

“belki de ‘Tamam, buraya kadar geldim, peki şimdi ne olacak?’ diyordur.”

“Tamam, tekrar sorayım,” dedim. “Onun durumuyla seninki arasında benzerlik görüyor musun?”

Sırıttı. “Yani artık okula gitmem gerekmediğine göre ne yapacağımı mı soruyorsun?”

“Evet.”

“bilmem.”

“Eh, belki de çocuğun kaygılı görünmesinin sebebi budur. O da bilmiyordur,” dedim.

bir an sonra “Okuldayken düşük notlar almaktan ve başımın belaya girmesinden çekinirdim,” dedi. “Artık okulda değilim ve şimdi belki de hayatımı mahvettim diye kaygılanıyorum.”

“bu iyi,” dedim.

“Nesi iyi?”

“Gevşeyip de kötü bir hayata geçmeyeceksin demektir.” “Ama keşke kaygılanmayı kesebilsem. Senin kaygılandığın olur mu?”

İster istemez derin bir nefes aldım. “Evet.”

“Yani insan ne kadar başarılı olursa olsun illaki kaygılanır, öyle mi?”

“Kaygının niteliği önemli,” dedim. “Artık beni mutlu eden şeyler konusunda kaygılanıyorum.”

Pencereden dışarı baktı. “Bunları konuşunca canım sigara çekti. Sonra da akciğer kanseri olur muyum diye kaygılanabilirim.”

Ertesi gün ona tatlı niyetine, Sharon Stone’un Temel İçgüdü (1992) filmini seyrettirdim. Yine abartmadan, kısa bir tanıtım konuşması yaptım. Basit bir ilke: özet geçin. Daha fazlasını merak ederse sorar.

“Paul Verhoeven,” dedim. “Hollandalı bir yönetmen; Avrupa’da birkaç hit film çektikten sonra Hollywood’a geldi. Muhteşem bir görsel saldırı; nefis ışıklandırma. Şiddet içeriği yoğun, ama seyredilir birkaç mükemmel film çekti. Bunların en iyisi Robocop.” Kendimi bir Mors alfabesi makinesi gibi hissetmeye başlamıştım, ama Jesse’nin kafasını karıştırmak istemiyordum.

Devam ettim: “Ayrıca tüm zamanların en kötü filmlerinden birini, tam bir kamp klasiği olan Sbowgirls’ü çekti.” filme başladık; buğday tenli bir sarışın, cinsel ilişkiye girdiği bir adamı bir buz kıracağıyla katlediyordu. Hoş bir giriş. On beş dakika sonra, Temel İçgüdü’nün sadece bayağı insanlarla ilgili olmakla kalmayıp, bayağı insanlar tarafindan çekildiğini düşünmemek güç. Kokainde ve lezbiyen “dekadanlığında”, aklı fikri sekste olan bir okul çocuğu gibi odaklanılmış. Yine de izlemesi çok keyifli bir film olduğunu kabul etmek gerek. insanda hoş bir çeşit dehşet uyandırıyor. Sürekli önemli ve pis bir şeyler oluyor sanki, aslında olmasalar da.

Diyaloglar da bir alem. Jesse’ye, eskiden gazeteci olan senarist Joe Eszterhas’a şöyle şeyler yazması için üç milyon dolar ödendiğini söyledim:

DEDEKTİF: Onunla ne kadar zamandır çıkıyordunuz?

SHARON STONE: Onunla çıkmıyordum. Onunla yatıyordum.

DEDEKTİF: Ölümüne üzüldünüz mü?

SHARON STONE: Evet. Onunla yatmak hoşuma gidiyordu.

Jesse gözlerini ekrandan ayıramıyordu. 400 Darbe’yi takdir etmiş olabilirdi, ama bu bambaşka bir şeydi.

“Bir saniye duraklatabilir miyiz?” deyip işemek için tuvalete koştu; klozet kapağının takırtısını kanepeden işittim ve sonra öyle bir fişkırma sesi geldi ki, sanki tuvalette bir at vardı. “Jesse, kapat şu kapıyı yahu!” Bugün bir sürü şey öğreniyorduk. kapı küt diye kapandı. Sonra Jesse çoraplı ayaklarıyla paldır küldür koşarak, pantolonunu belinden tutarak geri döndü ve kanepeye atladı. “Baba, kabul etmelisin ki bu muhteşem bir film.”

BENZER İÇERİKLER

Şeker Portakalı (Ciltsiz)

Editor

Usta ile Margarita Hakkında Konusu Özeti Mihail Afanasyeviç Bulgakov

Editor

Zazie Metroda (Zazie dans le métro) ve Raymond Queneau

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>