Roman (Yabancı)

Heidi

19. yüzyılın sonuna doğru Avrupa, isli, karanlık fabrika kentleriyle dolup taşar. Karları, ovaları, kırları, yeşillikleri, keçileri ve çoban şarkılarıyla Heidi’nin ve dedesinin dünyası, o “aşağıdaki” kasvetli dünyaya karşı romantik bir seçenektir. Aşağıdaki hayat aksi, asık suratlı, mutluluğu unutmuş insanların hayatıdır. Heidi bir yandan da dönemin “doğa içinde eğitim” anlayışının ilginç bir örneğini sunar. Roman bu yanıyla günümüzün kentlerinde beton duvarlar arasına sıkıştırılmış, zorlayıcı eğitim anlayışına yüz yirmi beş yıl önce verilmiş bir yanıttır.

Heidi: Yükseklerdeki mutluluk ve özgürlük.

***

ÖNSÖZ

ROMANTİZMİN ÇAĞRISI: DOĞAYA DÖNÜŞ

İlk kez 1880 yılında yayınlanan bu roman kentleşmeye, burjuva dünya görüşüne, yabancılaşmaya dinsel bir başkaldırı, tanrısal doğaya dönüş çağrısıdır. Eğitimini rahiplerden alan roman yazarı Johanna Spyri eserlerinde dinsel çözümü önermiş, mutluluğun onda olduğunu, doğa içinde Tanrı ile yakınlaşmayı savunmuştur.

Anne ve babası bebekken ölen beş yaşındaki Heidi önce teyzesi tarafından büyütülür, ancak daha sonra teyzesi onu büyükbabasının yanına bırakıp gider. Büyükbaba Alp dağları üzerindeki bir kulübede yalnız yaşamaktadır. İnsanlarla iletişimini kesmiştir. Bu yalnızlıkta gençlik yıllarında yapılan hatalar saklıdır. Büyükbaba büyük hatalar yapmış ve ailenin parçalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden insanlardan ve ibadet yerlerinden uzak bir yaşam sürmektedir. Kulübede hiçbir lüks yoktur. Saman yatak, tahta iskemleler ve gaz lambası. Ancak Heidi bu koşullardan mutluluk duyar, çünkü burada özgürdür ve doğanın ona sunduğu özgürlükleri çocukça bir keyifle yaşamaya çalışmaktadır. Oysa önceki yaşamı özgürlükten yoksun geçmiştir.

Çocuğun doğa ve oyun oynama tutkusunu öne çıkartan metin, onun mutluluğunu sağlayan şeyin oyun oynama özgürlüğü olduğunu anlatır. Doğayla baş başa yaşayan çocuk ruhsal ve bedensel sağlığını da daha kolay elde etmiş olur.

Geçmişteki yaşam biçimiyle toplumla ters düşen büyükbaba, insanlarla iletişimini kesmiş ve yalnız bir yaşamı seçmiştir. Toplumla olan tek iletişimi mal alış verişidir. Var olan sisteme ve eğitim biçimine karşıdır ve sürekli çatışma içindedir.

Heidi’nin okuma kültürü almasını söyleyen ise rahiptir. Çocuğun yetişkinler dünyasına geçebilmesi için okuma yazmayı öğrenmesi gerektiğini söyler. Bu din adamı, yetişkinler dünyasından kaçan büyükbabanın da oraya dönmesiiçin çabalar. Uzlaşmayı sağlamaya çalışan kişi din adamıdır ve araç da dindir.

İkinci aşama kent kültürüne karşı çıkıştır. Modernleşmeye ve kent kültürüne karşı duran romantik bakış, çözümü din ve doğada arar. Romanda bu süreç Heidi’yi kent kültürüyle tanıştırma ve onun oradaki mutsuzluğunu ortaya koymayla belirginleşir.

Doğadan ve özgür yaşamdan kopartılan bir çocuğun, duygularını özgürce yaşayabildiği doğadan alınıp taş yığınlarından oluşan kente getirilmesiyle ve kuralcı bir yaşam sürdürmek zorunda kalmasıyla mutsuzlaştığı açıkça gösterilir.

Yazar bununla kent yaşamına olan tepkisini de ortaya koyar. Çünkü tercihi doğaya ve Tanrı’ya dönük bir yaşamdır.

Ortaya çıkan bunalımlara karşı çözüm dine sığınmaktır. Bu aynı zamanda kent kültürüne bir karşı çıkıştır. Din, topluma uyum sağlamada bir köprü işlevini de görür. Büyükbabanın toplumla uyumunu sağlayan büyükanne ve rahiptir, yani dindir.

Spyri bu kitabıyla, kent kültürünün getirdiği yabancılaşmayı ortadan kaldırma, bozulan insanlar arası ilişkileri yeniden düzenleme çabasındadır. Onun ortaya koyduğu düzende zenginliğin, katı kuralların hiç yeri yoktur. Mutluluk tanrısal doğada ve dindedir. Din insanlar arası ilişkileri uyumlu bir hale getirmek için en iyi yöntemdir. Ve yazar bu yöntemini uygulamak için Heidi figürünü idealize ederek okuyucuya sunmuştur. Heidi figüründeki ilginç nokta onun bir misyoner olarak sunulması yerine doğal güçler yüklenerek okuyucunun karşısına çıkartılması ve böylece itici yönünün ortadan kaldırılmasıdır. Bu şekilde Pollyanna’da karşımıza çıkan aşırı iyimserlik ve katı misyonerlik figürü Heidi’de kullanılmamış ve Heidi doğal çocuk özellikleriyle çekiciliğini korumuştur.

Necdet Neydim
Temmuz 2004, İstanbul

HEIDI

I

DAĞLARDA

Güzel bir yere kurulmuş eski Mayenfeld köyünden çıkan dolambaçlı bir patika, yeşil ve gölgelikli çayırların arasından geçip, dağların eteğine ulaşır. Patikanın bu bölümü dağların dik ve yüksek yamaçlarından aşağıdaki vadiye bakar. Patikada bayır yukarı çıkıldıkça, doğa giderek vahşi bir hal alır. Yukarı tırmanan kişi çok geçmeden bodur otların ve gürbüz dağ bitkilerinin kokularını duymaya başlar, zira yol çok diktir ve doğruca dağın zirvelerine çıkar.

Güneşli bir haziran sabahı dağ yolunda iki kişi görüldü; biri uzun boylu, güçlü kuvvetli bir kızdı; diğeriyse kızın elini tutan ve yanakları güneş yanığı teninde bile ayırt edilebilecek kadar kırmızı, küçük bir kız çocuğuydu. Çocuğun yanaklarının kıpkırmızı olmasına şaşmamak gerekirdi, çünkü haziran güneşine rağmen sanki hava çok soğukmuş gibi kat kat giydirilmişti. Beş yaşından büyük görünmüyordu ve üzerinde en az iki kat elbise vardı. Bunların üzerine kalın kırmızı bir şal omuzlarına sıkı sıkı sarılmıştı; bu haliyle o kalın, tabanları çivili dağ botlarıyla sıcağın ortasında ağır ağır yürümeye çalışan küçük bedeni çok biçimsiz görünüyordu. Dağa giden yolun yarısında bulunan Dörfli mezrasına ulaştıklarında, vadiden bu yana en az bir saatlik yolu geride bırakmış olmalıydılar. Burada onları kalabalık bir grup karşıladı, çünkü burası genç kızın eski memleketiydi, ama o kendilerini karşılayan ve sorular soranlarla konuşmak için durmadı. Mezradaki, en son evlerin bulunduğu yere kadar yoluna devam etti. Burada, bir evin kapısında beliren biri, genç kıza, “Bir dakika bekle Dete,” dedi, “yukarı çıkıyorsan, ben de geliyorum.”

Kendisine Dete diye seslenilen kız durdu, çocuk hemen elini kurtardı ve yere oturdu.

“Yoruldun mu Heidi?” diye sordu genç kız, yanındaki çocuğa.

“Hayır, yorulmadım, çok terledim,” dedi çocuk.

“Tepeye az kaldı. Biraz daha dişini sık; bir saat sonra orada oluruz,” dedi Dete, cesaret verici bir ses tonuyla.

Şimdi yanlarına iriyarı, yumuşak huylu genç bir kız daha katılmıştı. İriyarı genç kız ve eski arkadaşı Dörfli’deki herkes ve her şey hakkında laflayıp önden yürürken, çocuk da onların peşinden gidiyordu.

“Bu çocukla nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu, onlara katılan genç kız. “Kız kardeşinin öksüz kalan kızı galiba, değil mi?”

“Evet,” dedi Dete, “Onu Alm Amca’nın yanına götürüyorum, onunla kalacak artık.”

“Çocuk, Alm Amca’yla birlikte mi kalacak? Çıldırdın mı sen Dete! O yaşlı adam, seni ve çocuğu gerisingeri, doğruca evine postalar!”

“Büyükbabası olduğunu öğrenince öyle bir şey yapamaz. Onun için bir şeyler yapması lazım. Bugüne kadar çocuğa ben baktım, ama şimdi çok iyi bir iş fırsatı yakaladım Barbel; çocuk yüzünden bu işi kaçıramam. Artık ona bakma sırası büyükbabasında.”

“Başka insanlara benzeseydi, tamam, dediğin doğru,” dedi şişman Barbel sıcak bir ifadeyle, “ama onu biliyorsun. Sonra bir çocukla nasıl başa çıkar? Özellikle de böyle küçük bir kızla! Çocuk da onunla birlikte yaşayamaz. Sen nereye gitmeyi düşünüyorsun peki?”

“Frankfurt’a. Orada beni iyi bir iş bekliyor,” dedi Dete. “Yanlarına gideceğim insanlarla geçen yaz kaplıcalarda tanıştım; odalarının bakımından sorumluydum. Beni daha o zamanlar yanlarına alacaklardı, ama gidemedim. Şimdi tekrar kaplıcalara gidiyorlar ve tekliflerini yinelediler. Onlarla birlikte gitmeye karar verdim, bundan emin olabilirsin!”

“Çocuğun yerinde olmadığıma seviniyorum,” dedi Barbel, ona acıdığını belli eden bir ifadeyle. “Hiç kimse o yaşlı adam hakkında bir şey bilmiyor! Kimseyle selamı sabahı yoktur, yıllardır kilisenin kapısından içeri adım bile atmadı. Arada bir aşağı indiğinde herkes yolundan çekilir. Fırça gibi kaşları ve o uzun sakalıyla, görüntüsü bir insanı korkutmaya yeter. Putperestlere veya Hintlilere benziyor, onunla baş başa kalacak adam tanımıyorum ben bu civarda.”

“N’apalım yani?” dedi Dete, öfkeli bir tavırla. “Çocuğun büyükbabası ve ona bakmak zorunda. Zarar verecek değil herhalde, verirse de bunun sorumlusu o olur, ben değil.”

“Alm Amca, dağın tepesinde bir münzevi* gibi tek başına yaşamayı ne akla hizmet seçmiş merak ediyorum doğrusu,” dedi Barbel, meraklı bir ifadeyle. “Hakkında bir sürü şey söyleniyor. Sen kız kardeşinden, onunla ilgili epey bir şey öğrenmişsindir herhalde?”

“Haklısın, öğrendim, ama duyduklarımı söylemeyeceğim; kulağına giderse, elinden çekeceğim var demektir.”

Barbel uzun bir süredir Alm Amca’yla ilgili söylentilerin doğru olup olmadığını merak ediyordu. İnsanlardan neden nefret ettiğini veya kasabalıların onun hakkında konuşurken sanki aleyhine bir şey söylemekten çekiniyormuş gibi seslerini neden kıstıklarını ve neden adamla dostluk kurmadıklarını anlayamıyordu bir türlü. Barbel, Dörfli’deki insanların ona niçin Alm Amca dediklerini de bilmiyordu, kasabadaki herkesin amcası olacak hali yoktu ya! Ama o da genele uymuş ve yaşlı adama Amca demişti. Barbel, evlendikten sonra Dörfli’de yaşamaya başlamıştı ve evleneli de öyle çok uzun zaman olmamıştı. Buraya gelmeden önce Prättigau’nun aşağısında yaşıyordu, yani Dörfli ve çevresinde o güne kadar neler olup bittiğini bilmiyordu, ayrıca orada yaşayan insanlar hakkında da pek bir bilgisi yoktu. Buna karşılık Dete, Dörfli’de doğmuş ve annesinin bir yıl önce vefat edişine kadar birlikte orada yaşamışlardı. Sonra Ragatz kaplıcalarına gitmiş, oradaki büyük otelde oda hizmetçisi olarak işe başlamıştı. O günün sabahı çocukla birlikte Ragatz’dan yola çıkmış, bir arkadaşı onları saman arabasıyla Mayenfeld’e kadar bırakmıştı. Barbel merakını giderme fırsatı yakalamıştı, kaçırmak istemiyordu. Kendinden emin bir ifadeyle Dete’nin koluna girdi ve “Senden işin aslını ve onunla ilgili söylentilerin doğru olup olmadığını öğrenebileceğimi biliyorum,” dedi. “Bütün hikâyeyi bildiğinden eminim. Şimdi; o yaşlı adamın derdi nedir, eskiden de insanlardan böyle kaçar mıydı? Söyle bakalım.”

“Ben yirmi altı, o da en azından yetmiş yaşındayken, onun eskiden de insanlardan kaçıp kaçmadığını nasıl söyleyebilirim? Gençken onun nasıl biri olduğunu bilmemi nasıl beklersin benden? Aslında Prättigau’ya yayılmayacağını bilsem sana onunla ilgili her şeyi söylerdim; annem Domleschg’liydi, o da öyle.”

“Aman Dete; ne biçim söz o öyle?” dedi Barbel, gücenmiş bir ifadeyle. “Prättigau’da dedikodu o kadar da yaygın değildir. Hem sonra yerine göre çenemi tutmasını bilirim.”

“İyi o zaman; söyleyeyim, ama bir dakika,” dedi Dete, uyaran bir ses tonuyla. Çocuğun, söyleyeceklerini duyamayacağı bir mesafede olup olmadığına baktı sonra. Ama çocuk ortalıklarda yoktu, onlar hararetli hararetli konuşurlarken farkında olmadan uzaklaşmış olmalıydı. Dete konuşmayı kesti ve etrafına bakındı. Patika zigzaglıydı, oysa neredeyse Dörfli’ye kadar görülebiliyordu ve o sırada hiç kimse yoktu yolda.

“Onu gördüm,” dedi Barbel, “bak, orada!” Patikanın çok uzağında bir noktaya işaret ediyordu. “Keçi çobanı ve keçi sürüsüyle birlikte işte oradaki tepeyi tırmanıyor. Çoban bugün sürüleri getirmekte neden bu kadar gecikti acaba? Neyse, çocuğa bir şey olmaz, çoban ona göz kulak olur, sen de bana hikâyeyi anlatırsın.”

“Çobanın ona göz kulak olmasına gerek olduğunu sanmıyorum,” dedi Dete, “Beş yaşında bir çocuk için fazla akıllıdır, hem sonra çok da dikkatlidir. Çevresinde olan biten her şeyi hemen görür, buna sık sık şahit oldum; bu özelliği bir gün epey işine yarayacak, eminim, zira ihtiyarın iki keçi ve kulübesinden başka bir şeyi yok.”

“Eskiden var mıymış peki?” diye sordu Barbel.

“Vardı tabii, olmaz olur mu?” dedi Dete heyecanla. “Bir zamanlar Domleschg’in en büyük çiftliklerinden birinin sahibiymiş. İki erkek kardeşin en büyüğüymüş; kardeşi sessiz, düzenli bir insanmış, ama Alm Amca, kendine büyük adam süsü vermeyi severmiş; ülkeyi dolaşır, kötü adamlarla ahbaplık edermiş. İçki içmeyi severmiş ve bir gün bütün malını mülkünü kumarda kaybetmiş. Olayı duyunca annesiyle babası kahrolmuş ve kısa aralıklarla peş peşe ölmüşler. Aynı şekilde tümüyle yoksullaşan kardeşi ise olanlara kızarak çekip gitmiş. Elinde kötü şöhretinden başka bir şey kalmayınca, amca da ortalıktan kaybolmuş. Bir süre ondan haber alınamamış, ama birisi asker olarak Napoli’ye gittiğini duymuş; on beş-yirmi yıl boyunca kimse nerede olduğunu ve ne yaptığını öğrenememiş, sonra tekrar Domleschg’de görülmüş; yanında bir de küçük çocuk varmış; onu akrabalarının yanına bırakmak istemiş, ancak onunla artık kimse görüşmek istemediği için bütün kapılar yüzüne kapanmış. O da gördüğü bu davranışa kızarak, bir daha Domleschg’e adım atmamaya yemin etmiş; ardından Dörfli’ye gelmiş ve çocuğuyla birlikte burada yaşamış. Karısı, gittiği ülkede (o ülke hangisiyse artık) tanıştığı, oranın yerli halkından biriymiş muhtemelen ve evlendikten kısa bir süre sonra ölmüş. Amca tümüyle parasız bir hayat da sürmemiş sanırım, çünkü oğlu Tobias’a marangozluğu o öğretmiş. Tobias, akıllı uslu bir çocukmuş; Dörfli’deki herkesin sevgisini kazanmış, ama insanlar yaşlı adama hâlâ şüpheyle bakıyorlarmış; hatta bir kavga sırasında birini öldürdüğü için Napoli’den kaçtığına dair söylentiler bile çıkmış; öyle dürüst bir kavga da değil hem; anlıyor musun? Bir kargaşada. Ama biz onunla olan akrabalık ilişkimizi asla gizlemedik; anneannem onun babaannesiyle kardeşti. Bu yüzden ona Amca diyorduk; sonra babamın tarafından neredeyse Dörfli’deki herkesle akraba olduğumuz için, çevrede Amca adıyla tanınmaya başladı; derken dağda yaşamaya başlayınca Alm Amca adıyla bilinmeye başlandı.”

“Tobias’a ne olmuş?” diye sordu onu büyük bir ilgiyle dinleyen Barbel.

“Sabret biraz, şimdi ondan söz edecektim, her şeyi bir defada söyleyemem ya,” dedi Dete. “Tobias, meslek eğitimini Mels’te sürdürdü ve çıraklık dönemini bitirdikten sonra Dörfli’ye dönüp, kardeşim Adelaide’la evlendi. Birbirlerini hep severlerdi zaten, evlendikten sonra da iyi geçindiler. Ama mutlulukları uzun sürmedi. Tobias, evlendikten iki yıl sonra hayatını kaybetti. Çalışırken üzerine kütük düşmüş ve oracıkta ölmüş. Onu eve taşımışlar, Adelaide kocasının kanlı cesedini görünce dehşete kapılmış, üzüntüden ateşi çıkmış. Ondan sonra da düzelmedi zaten. Adelaide oldum olası çok hassas biriydi, böyle tuhaf nöbetler geçirir, uyuyor mu, uyanık mı kimse anlamazdı. Tobias toprağa verildikten iki ay sonra kardeşimi kaybettik. Onların bu talihsizlikleri uzak, yakın her yerde konuşulur oldu. Herkes bunun, Amca’nın Tanrı korkusu bilmeden yaşadığı hayat nedeniyle hak ettiği bir ceza olduğunu söylemeye başlamıştı. Papaz efendi, onu doğru yola ve tövbe etmeye çağırdı, ama bırak tövbe etmeyi, bizim ihtiyar daha da asileşti. Bir gün onun apar topar Alm’e çıktığını ve bir daha aşağıya inmediğini duyduk. O gün bugündür dağın tepesinde, Tanrı’dan uzak ve insanlara düşman bir hayat sürüyor. Böylece, Adelaide’ın o zamanlar bir yaşında olan kızının bakımını annemle ben üstlendik. Geçen sene annem ölünce para kazanmak için kaplıcalara gitmem icap etti. Çocuğa baksın diye hemen şu ilerideki köyde oturan yaşlı Ursel’e para verdim. Kış boyunca kaplıcalarda kaldım; dikiş ve örgü bildiğim için hiç işsizlik çekmedim. Bu baharın başında daha önce oda hizmeti verdiğim aile Frankfurt’tan döndü, bana tekrar kendileriyle gitmemi teklif etti. Yarından sonra yola çıkıyoruz, benim için mükemmel bir iş yemin ederim.”

“Sen de kızı dağın tepesindeki o yaşlı adama bırakmaya gidiyorsun, öyle mi? Böyle bir şey yapmayı düşündüğüne inanamıyorum Dete,” dedi Barbel, onu kınadığını belli eden bir tavırla.

“Ne demek bu şimdi?” diye karşı çıktı Dete. “Çocuğa karşı görevimi yerine getirdim; daha ne yapayım? Beş yaşında bir çocuğu yanımda Frankfurt’a götüremem. Peki, sen nereye gidiyorsun şimdi Barbel? Alm’e, geldiğimiz yol kadar yol var daha!”

“Gelmeyi düşündüğüm yere geldik,” dedi Barbel. “Keçi çobanının karısına bir şey söyleyecektim; bana yün eğirecekti. Hadi hoşça kal Dete; sana bol şans dilerim!”

Dete, arkadaşıyla el sıkıştı, Barbel de yola birkaç adımlık mesafedeki, dağdan esen rüzgârlara karşı korunak görevi gören bir çukurda bulunan küçük, koyu kahverengi kulübeye doğru yürüdü. Kulübe, Dörfli’den Alm’e giden yolun yarı mesafesindeydi ve iyi ki de korunaklı bir yerdeydi, çünkü o kadar kırık dökük ve harap bir haldeydi ki, kış uykusuna yatan hayvanların ininden bile beterdi; zira sert güney rüz

————

* Dinsel amaçlarla toplumdan uzaklaşıp yalnız yaşayan kişi.

BENZER İÇERİKLER

Körlük – Jose Saramago

Editor

Veroponen Hikayeleri 1 – Okyanus

Editor

Ivan Ilyiç’in Ölümü Romanı Özeti Ve Tolstoy Hakkında

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası