Hikaye - Öykü

Henryk Sienkiewicz – Muzıkacı Yanko ve Kamyonka

Muzıkacı Yanko

Dünyaya dermansız, zayıf geldi. Lohusanın adi yatağının yanında toplanan sağdıç kadınlar, konu komşu hem anaya hem de çocuğa karşı başlarını kederlenerek sallıyorlardı. İçlerinde en kurnazı, en bilgici olan demircinin karısı Simonova hastaya teselli vermeye başladı. Diyordu ki:

“Haydi şimdi başınızın üzerinde mum yakacağım. Komşum, artık sizden hiçbir şey beklenilemez. Öteki dünyaya sefer etmek için tasınızı tarağınızı toplamalısınız. Günahlarınızı affettirmek için de Papaz Efendi’yi çağırtmalısınız.”

Bir diğeri de:

“Şüphesiz, hele küçüğü derhal vaftiz etmeli. Onun Papaz Efendi’yi bile bekleyecek zamanı yok. Hem bu bir vampir olmazsa ne mutlu bize! Sözüme inanınız.”

Böylece söylenerek bir mum yaktı. Sonra çocuğu aldı. O derece su serpti ki çocuk mini mini gözlerini kırpmaya başladı.

Çocuk vaftiz edildi ama ölmedi, bilakis muktedir olabildiği kadar bu cismin bacaklarını oynatmaya başladı. Çocuk ağlamaya koyuldu. Fakat o derece halsiz, o derece acıklı ağlamaya başladı ki konu komşunun rivayetine göre “yavru bir kedi veyahut tıpkı bir enik gibi” ağlıyor zannedildi.

Papaz bulundu. Geldi. Ruhani vazifesini ifa edip gitti. Hasta kadın kendini daha iyi hissetti. Sekiz gün sonra işinin başına döndü. Küçük nefes alıp veriyordu. Fakat sadece “nefes alıp veriyordu.” Dört yaşına gelince ilkbaharda bir guguk kuşu nağmesi sayesinde hastalığını yendi. Küçüğün sağlık durumu iyileşti. Düşe kalka, iyi kötü hasta ömrünün onuncu senesine vardı.

Sürekli nahif, yanık, karnı şiş, yanakları çukur, güya sonsuz bir uzaklığa bakarmış gibi bu cihana bakan açık, parlak gözleri üzerine düşen kenevir rengindeki saçları, neredeyse beyazdı.

Kışın sobanın arka tarafında oturur; soğuktan hatta bazen de anacığı ateş üzerine veyahut tencereye koyacak bir şey bulamadığı zaman açlıktan için için ağlardı. Yazın bir kuşakla sıkı sıkıya bağlı küçük bir gömlek, yırtık bir hasır şapka giyer ve onun altından başını kaldırarak bir kuş gibi bakardı. Anası, o zavallı kadın, bir kırlangıç gibi yabancı bir dam altında kıt kanaat yaşıyor; ihtimal ki yavrusunu kendi tarz ve haline göre seviyordu. Fakat ekseriya dövüyor; edepsiz, çapkın diye paylayıp hırpalıyordu. Sekiz yaşında iken çobanlık yapmaya başlayan Yanko, kulübede yenecek bir şey bulamazsa mantar aramak için ormana gidiyordu. Şaşılacak şey, nasıl oluyordu da bir kurt çıkıp onu parçalamıyordu.

Yanko, biraz saf akıllı idi. Konuşurken köydeki diğer çocuklar gibi parmağını ağzına götürüyordu ama serpilip büyüyeceğine kimse inanamıyordu. Anası da ondan umutlu değildi; çünkü iş hususunda hiçbir şeye yaramıyordu. Nereden geldiği bilinmeyen bir hâli varsa o da dünyada ancak bir şeye, yalnız muzıkaya merak sardığı idi. Her yerde dinlerdi. Büyüdüğü zaman muzıkadan başka bir şey düşünmez oldu. Bazen hayvanları veyahut elinde çift testisi yaban yemişlerini aramak için ormana giderdi. O zamanlarda da eli boş döner, mırıldana mırıldana:

“Anneciğim! Ormanda muzıka gibi bir şeyler çalınıyordu. Ne kadar güzel! Oh! Ohh!” der, anası da bunun üzerine:

“Ben sana çalacağım, sana bir muzıka çaldıracağım, korkma!” diye cevap verirdi.

Gerçekten de bazen sırtına tencere kaşığı çalardı. Yanko bağırır, bir daha yapmayacağına dair söz verirdi. Fakat ormanda bir şeyin çalındığını yine düşünürdü… Ne çalınıyordu? Onu biliyor muydu? Çamlar, gürgenler, kayın ağaçları ve loriyoların cümlesinden bir çalgı sesi çıkıyordu. Bütün orman ötüyordu. İşte bildiği bu kadardı.

Doğada yankılanan bütün seslerde hatta tarladaki yabani karanfilde bile çalgı çalıyordu. Kulübenin yakınındaki küçük bahçede serçeler o kadar cıvıldıyorlardı ki kiraz ağacı titriyordu. Akşamları etrafın gürültüsünü dinler, köyün ahenkli ve cümbüşlü bir yer olduğuna muhakkak surette hükmederdi. Öyle ki gübre sermeye, iş işlemeye yolladıkları zaman yabasının içinden esen rüzgar dahi nağmeyle öterdi.

Çiftliğin müdürü, birgün, çocuğun saçları karmakarışık bir halde odun yabasının içinden rüzgarın sesini dinlediğini görünce belinden kayış kuşağını çıkararak hatıra olmak üzere sırtına birkaç tane yerleştirdi. Fakat neye yaradı? Muzıkacı Yanko diye çağırırlardı. İlkbaharda düdük yapmak için evden kaçarak nehir boyunca yürürdü. Geceleri kurbağalar vaklamaya, bıldırcınlar ötmeye, balaban kuşları çaylar içinde homurdanmaya, horozlar çitler içinde bağırmaya başlayınca uyuyamazdı. Bunların cümlesinden ne türlü musiki anladığını ancak Allah bilirdi. Anası kiliseye götüremezdi. Çünkü erganun kaba kaba inlemeye veyahut latif bir seda ile ötmeye başlar başlamaz çocuğun gözleri güya evvelden beri bu dünyadaki eşyadan hiçbirine bakmıyormuş gibi bir sis ile perdelenirdi.

Gece köyde gezinen bekçi, uyumamak için yıldızları saydığı veyahut köpeklerle yavaş yavaş konuştuğu esnada, karanlıklar içinde Yanko’nun beyaz gömlek ile lokantaya doğru hızlı hızlı kayıp geçtiğini görürdü. Orada duvara yapışarak dinlerdi. İçerdekiler “oberta” ile dans ederler, arada sırada çiftlik uşaklarından biri “oreha!” diye bağırır, botların gürültüsü, genç kızların sedaları işitilirdi. Kemanlar tatlı tatlı: “Yiyelim, içelim, eğlenelim…” güftesini çaldığı halde baso kalın bir seda ve olgun bir vakar ile:

“Şükredelim Allah’a! Şükredelim Allah’a!” nidasıyla akompanya ederdi.

Pencereler ziyadan parlıyor, lokantanın bütün direkleri titriyor, çağırıyor, musiki terennüm ediyor gibi geliyordu. Yanko da dinliyordu. Latif latif, “Yiyelim, içelim, eğlenelim!…” ezgisini çalan böyle bir kemana sahip olmak için nesi varsa verirdi. Ahenkli sesler çıkartan küçük küçük tahta parçaları. Evet… Fakat onları nerede bulmalı? Buna benzerleri nerede yaparlar? Ah! Hiç olmazsa bir kere kemanı eline almaya müsaade etseler. Mümkün değil! Yalnız dinlemek için müsaadesi vardı. O da bekçinin “Hâlâ evine dönmeyecek misin küçük şeytan! diye karanlıkta yankılanan sesini duyuncaya kadardı.

Bu sesi duyduğu zaman çıplak ayaklarıyla eve kadar kaçardı. Arkasından da o karanlık içinde kemanın “Yiyelim, içelim, eğlenelim!..” diyen latif sesi ve basonun kalın, kaba bir seda ile “Allah’a şükredelim!” nidası takip ederdi.

Gerek hasattan sonra yapılan eğlencelerde, gerekse düğünlerde kemanileri dinleyebilmek onun için büyük bir bayramdı. Ondan sonra sobanın arkasına sıvışır, karanlık içinde gözleri parıl parıl parlayan bir kedi gibi bakarak günlerce bir şey söylemezdi.

Daha sonraları bir lata ve at kılıyla kendi kendisine bir keman yaptı. Fakat bu keman lokantadaki keman kadar iyi çalınmıyordu. Yavaş, pek yavaş tıpkı küçük fareler veyahut sivrisinekler gibi vızıldıyordu. Mamafih Yanko, sabahtan akşama kadar çalıyor, bunun için yediği dayaktan dolayı kesilmiş ham elmaya benzeyecek derecede vücudu çürük içinde kalıyordu. Fakat ne yapsın? Tabiat onu zorla bu derde sevk ediyordu. Zavallı Yanko günden güne zayıflıyor, yalnızca karnı şiş, saçları daima kalın ve sık, gözleri çoğunlukla yaşla dolu bulunuyorsa da daima açık duruyor, yanakları ve göğsü günden güne daha derin bir şekilde çöküyordu.

Öteki çocuklara benzemekten ziyade sanki vızıldayan lata kemanına benziyordu. Bununla beraber hasattan evvelki zamanlarda aç kalıyordu. Zira ekseriya çiğ bir havuç ile karnını doyuruyor, bir kemana sahip olmak arzusuyla geçiniyordu. Fakat bu emelinde muvaffak olamadı.

Köşkteki hizmetçilerden birinin bir kemanı vardı. Sabah karanlığında zaman zaman çalıyordu. Bazen Yanko kemanı görmek için dulavrat otları arasından ta kapısı açık duran kilere kadar usulca gidiyordu. Keman her zaman kapının karşısındaki duvarda asılı bulunduğundan Yanko gözleriyle bütün ruhunu ona yolluyordu. Zira bu keman ona mukaddes, el sürülmez, yanına yaklaşılmaz bir şey gibi geliyordu. Onun en aziz, en sevgili aşk ve sevdası bu idi. Bununla beraber ziyadesiyle ona özlem duyuyordu. Hiç olmazsa bir kerecik olsun eline almak, bir kerecik olsun yakından görüp temaşa etmek arzusuyla yanıyor, onun mini mini köylü gönlü bu fikrin bahşettiği saadetle çırpınıyordu. Bir gece kilerde kimse yoktu. Çiftliğin sahipleri pek çok zamandan beri yabancı memleketlere gitmişlerdi. Evde kimseler yoktu. Yalnız hizmetçi vardı, o da evin öte tarafında oturuyordu. Yanko dulavrat otları arasına gizlenmiş, ardına kadar açık

kapıdan bakışlarını dikmiş, öylece biricik ideali ve amacı olan şeye bir hayli zaman bakakalmıştı.

Kilerin penceresinden içeriye sızan ay ışığı, karşıdaki duvara büyük ve parlak bir kare şeklinde yansımıştı. Bu parlak kare yavaş yavaş kemana yaklaşa yaklaşa onu tamamen aydınlığı içine aldı. Manzara öyle bir hale geldi ki, siyah bir zemin üzerinde kemandan gümüş bir ışık ortaya çıkıyor zannedilirdi. Aletin kabarık kısımları o derece kuvvetle parlıyordu ki Yanko bakarken hayretlere düşüyordu. Bu parlak ışık altında kemanın kesik kenarları, kirişleri, eğri sapı tamamen görünüyordu. Kemanın küçük kulakları ateş böcekleri gibi parlıyor, yan tarafında asılı duran yay, gümüş bir çubuğa benziyordu….

BENZER İÇERİKLER

Gabriel Garcia Marquez – Albaya Mektup Yazan Kimse Yok

Editor

Anton Pavloviç Çehov – 6. Koğuş

Editor

Ayşe Kulin – Geniş Zamanlar

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası