Roman (Yabancı)

Heykeltıraş

ÖLDÜRMEK BİR SANAT
Yaşarken kusurluydular. Öldüklerinde birer sanat eserine dönüştüler, öldürüldüler, korumaya alınıp Michelangelo’nun en ünlü eserlerinin mükemmel birer kopyası haline geldiler. Onların gerçek güzelliklerini ortaya çıkarabilecek ve dünyaya eserlerini takdir etmeyi öğretebilecek tek kişi Heykeltıraş’tı.

ADAM BİR USTA
FBI Özel Ajanı Sam Markham, seri katillerin izini sürme konusunda uzmandı, ancak şeytani zekâya sahip bu katil şimdiye kadar karşılaştıklarından daha titiz, daha disiplinli ve çok daha acımasızdı. Tek ipucu, son “heykelini” bir sanat tarihçisi olan Cathy Hildebrant’a ithaf ettiğini belirten nottu. Cathy ve Sam cinayetlerin devamının geleceğinden korkuyorlardı.

VE KADIN MÜKEMMEL BİR HEDEFTİ
Sakin bir Rhode Island kasabasında, Heykeltıraş yeni ölümcül eserini şekillendirirken bir yandan da Cathy’nin ona yaklaşmasını bekliyordu; böylece mesajı herkesçe anlaşılabilecekti. Sam’in Cathy’yi kurtarabilmesi için, bu psikopatın hastalıklı fikirlerini bir an önce çözmesi gerekiyordu; hem de Heykeltıraş korkunç başyapıtını tamamlamadan önce…

***

BAŞLARKEN

“Jüpiter’in oğlu, uyan bakalım.”

Boston Rebels’ın şimşek gibi hızlı defansı Tommy Campbell, gözlerini açtığında sayı çizgisini görmeyi umuyordu. Tezahürattan duyabiliyordu, tribünlerden o tanıdık “Çoooor-baaaa!” sesleri yükseliyordu ve koşarken kalbinin çarpmasını kasıklarında hissediyordu. Topu yakaladığına emindi, parmakuçları ve avuçları “Gol”ün tanıdık acısıyla sızlıyordu.

Hayranlarının çığlıkları kesildiğinde ve görüşü netleşip de büyük parlak ışığı fark ettiğinde hepsinin bir rüya olduğunu anladı. Evet, yatıyordu, sırtıyla kalçasında çelik gibi sert ve soğuk bir şey hissediyordu. Halsiz ve uyuşmuştu, ancak bir yandan da enerji doluydu. Başının üstünde asılı duran ışığın bir yerden tanıdık geldiğini düşündü.

Bir filmden mi? Yoksa ameliyat olduğum dönemden mi?

Sağından gelen kalın ses, “Tamamdır,” dedi. “Taştan çık!”

“Yine dizim mi doktor?” diye sordu Tommy. Boğazı kurumuş, sesi çatallaşmıştı, bu yüzden sözcükleri sadece fısıldayabimişti. “Ne olur dizim olmadığını söyle…”

Cevap gelmedi, onun yerine kolunun ön kısmında sert bir çekilme hissetti, bir delinme. Kalbi şimdi hızla atmaya başlamıştı; Boston Üniversitesi’ne başladığı günkü kadar hızlı, Rebels’ta ikinci yarıda yedek olarak oynadığı ilk maçtaki kadar hızlı. Ancak bu kez farklıydı. Tommy, içinde bir savaşın başladığını hissediyordu: Bir tarafı onu Dolphins’e otuz yedi yardalık golü attığı rüyaya çağırırken, diğer tarafı uyandırmaya, gerçekliğe, şu an her neredeyse oraya döndürmeye çalışıyordu.

“Neredeyim ben?” diye fısıldadı Tommy. Tepesinde duran ışık netleştikçe beyaz bir dikdörtgene dönüştü -yüzünden birkaç fit ötesinde uçuşan, köşeleri, çevresini saran karanlığı yaran bir sinema perdesi gibi. Duyuları eski haline dönüyordu; kanı, damarlarına daha hızlı pompalanıyordu ve kalbi her çarptığında anıları geri geliyordu.

Verandada, denize karşı bira içiyordu. Boston’da, öğleden sonra düzenlenen zafer kutlamasına kısa süreliğine de olsa uğramıştı. Süper Bowl-Giants arasında Tampa’da yapılacak büyük maçtan önce Rhode Island’daki Watch Hill’de ailesiyle vakit geçirmek istiyordu. Bir süredir yalnızdı. Evet, Vicky gitmişti, anne babası da uyumuştu. Soğuktu, ocak dolunayı Foster Cove’un buz gibi sularında dans ediyordu, Rhode Island’ın gözde çocuğu bir zamanlar babasıyla bu sularda yüzerdi.

Boğuk bir sesle, “Baba?” dedi Tommy. “Orada mısın baba?”

Sonra yabanarısını –Ocak ayında yabanarısı mı?-, hışırtıları, sanki bir şey onu ensesinden, tam şahdamarından ısırmış gibi hissettiği keskin acıyı hatırladı. Tommy Campbell bir anda fırlayınca kafasını verandanın alçak tavanına çarpmıştı. Geçen sezon Teksas’a karşı oynadıkları maçta beş yarda çizgisine düşüşünü hâlâ hatırlasa da bu kötü şöhretli düşüşü tüm kanallarda defalarca yayınlanmış, dizinin çıkmasına ve topu düşürmesine sebep olmuş ve lanet olası oyun kurucuları tarafından takımının AFC şampiyonluğunu kaçırma sebebi olarak gösterilmişti. O gece iki metrelik vücudunun yere düşüşünü, ahşap zemine yığılışını hatırlayamıyordu.

Şimdi ise yeni sezondaydılar ve 26 yaşındaki bu kaya gibi sert adam çabucak iyileşmişti. Kariyerini bitirebilecek bu sakatlıktan bir seneden daha az bir sürede kurtulan Tommy, “Çorba” Campbell bir sezonda en fazla pas alan oyuncu olarak rekor kırdı. Nişanlısından ayrılmak gibi –Vicky’ye teşekkür edebileceğim kadar kötü bir ayrılıktı– kişisel sorunlarla vakit harcamadı. Sonunda bu sevilen oyuncu olasılıklara meydan okuyarak azimle NFL’e geri döndü ve bu sayede takımını Big One’a ulaştırdı –aynı lanet olası pazartesi sabahı oyun kurucuları bunun yerine Çorba Kâsesi anlamına gelen “The Souper Bowl” demeyi tercih ediyorlardı.

Ama şu anda ters giden bir şeyler vardı. Bunu göğsünde, parmakuçlarında, hatta ayak parmaklarında hissedebiliyordu, kanı sertçe pompalanıyor, canı acıyordu. Tommy kendini toparlamaya, başının üstünde asılı duran parlak, beyaz dikdörtgenden uzaklaşmaya çalıştı, ancak kafası sabitlenmişti, bir şey alnına bastırıyor, kafasını çevirmesine engel oluyordu. Tommy içgüdüsel olarak bu şeye” ulaşmaya çalıştığında bileklerinin de bağlanmış olduğunu anladı; göğsünü, kasıklarını ve ayak bileklerini göremese de üzerlerindeki baskıyı hissediyordu.

Tommy tekrar seslendi. “Baba, orada mısın? Verandaya mı düştüm? Ameliyatta mıyım?” Sesi artık daha netti, titriyordu, algıları ise bıçak kadar keskindi ve birden tepesindeki ekran açıldı.

Ekranda bir heykel göründü; kirli beyaz mermer, karanlığın içinde ve yüzünün çok yakınında havada asılı duruyordu. Bu çıplak bir erkek heykeliydi –belki bir Yunan Tanrısı ya da onun gibi bir şey, diye düşündü Tommy, ancak bu figürü daha önce görüp görmediğini hatırlamıyor, bundan emin olamıyordu. Aynı zamanda bir şekilde bu figürü bir yerden anımsadığını düşünüyordu. Tommy’ye tanıdık gelen heykelin verdiği poz değil, elindeki kâseyi kadeh kaldırır gibi tutuşuydu. Tommy’nin heyecanlı beyninde yanan ışık kesinlikle bu, Tanrı’nın yüzünü çevreleyen kıvırcık saçlardan da kaynaklanmıyordu. –Yoksa üzüm müydü bunlar?– Hayır, bu anımsadığı her neyse, heykelin yüzüyle ilgiliydi ve vücuduyla

Beyni hatırlamaya, anlamaya çalışırken heykel döner tabla üzerindeymiş gibi dönmeye başladı. Tommy, heykelin arkasında bel hizasına gelen başka bir figür daha olduğunu gördü –Muhtemelen bir çocuk.– Çocuğun –Bu sahiden bir çocuk mu? Ayaklarının nesi var? Peki ya bacaklarının?– bir elinde üzümler ve yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Tanrı’nın arkasında duruyordu, onu destekler gibi.

Evet! diye düşündü Tommy. Elinde kâse olon adam yalpalayan bir sarhoş olmalıydı, ayakta durmakta zorlanıyordu belli ki!

Kafa kanşıklığının ve kalp çarpıntısının arasında Boston Üniversitesi’ndeki partilerden anlar geliyordu aklına; takım arkadaşlarıyla çıktıkları Vegas gecelerinden, Vicky ile tanıştığı Manhattan’daki şatafatlı o partiden…

Babam onu başından beri sevmemişti. Kahrolası mankenler. Babam haklıydı. O teklifi yaptığımda aklımı kaçırmış olmalıyım, seni gidi…

Ses yeniden, “Tamamdır,” dedi. “Jüpiter’in oğlu, uyan artık.”

Tommy acı içinde başını çevirmek istedi, gözucuyla karanlığa bakmaya çalıştı, ancak önünde duran tuhaf görüntüden başka bir şey göremiyordu. Görüntü daha sonra heykelin başına yaklaştı. Evet, bunlar kesinlikle üzüm olmalıydı, bu Tanrı’nın yüzünü çevreleyenler yaprak olmalıydı, bu yüzün dönen dört gözü, öne uzanan yarı açık bir ağzı vardı.

“Kimsin sen?” diye bağırdı Tommy. “Burada ne işim var benim?” Önündeki görüntü yeniden hareket ettiğinde paniklemiş, kayışları zorlamaya başlamıştı. Tommy izlerken görüntü yavaşça önce heykelin göğsüne doğru indi, daha sonra şişkin karnı ve sonunda tüysüz kasığı, penisinin olması gereken yer göründü.

Evet, karşısında duran bu Tanrı her kimse, aletini kaybetmişti, onun yerine sadece bacaklarının arasında bir çift şişkin testis duruyordu.

“Neler oluyor?” diye haykırdı Tommy.

Artık deli gibi terliyordu; kalbinin atışını kulağında hissediyordu, bileklerindeki kayışlar Paskalya jambonundaki ipler gibi sıkıydı. Daha sonra görüntü titreşti ve Tommy Campbell kendini gördü. Karşısındaki ekranda kendi yüzü vardı, tıpkı şu an olduğu gibi yatıyordu ve kafası bir masaya sabitlenmişti. Ancak Tommy kayışı göremiyordu. Başının çevresinde üzümler ve yapraklar vardı, tıpkı az önce izlediği Tanrı’nın yüzünde olduğu gibi.

“Ne oluyor…”

Sonra Tommy dondu, ekrandaki görüntü kendi vücudunda aşağı doğru hareket ederken o korkuyla izledi. Kamera tepesinde bir yerlerde olmalıydı –ekranın arkasında ve sesin geldiği yerin biraz sağında– ancak Tommy kamerayı da, kameramanı da göremiyordu. Karşısında yalnızca kaslı vücudunun görüntüsü vardı. Şiddetle titremeye başladı, beyninin gözlerinin ardında kıvrandığını hissediyordu ve bir adrenalin patlamasıyla umutsuzca kendini kurtarmaya çalıştı. Tepesinde duran vücut da onunla birlikte kıvranıyor, aynı anda sarsılıyordu. Tommy Campbell bile, bu kadar güçlü olmasına rağmen bir mermer kalıbına hapsedilmiş olduğundan bağlarından kurtulamamıştı. En kötüsü de gözlerini kendinden alamamasıydı ve bu paniğin arasında bronzlaşmış, tüysüz göğsünden –İşte kayış burada!– beline doğru inen görüntüyü seyretti.

Tommy durumu ancak o an idrak edebildi.

“Bu gerçek olamaz!” diye inledi. Göğsündeki acımasız, sağır edici savaş davulu ufukta görünenin, birazdan göreceğini bildiği şeyin ölümcül habercisiydi. “Rüya görüyor olmalıyım!”

“Hayır Bacchus’üm…” dedi karanlıktaki ses, “… asıl şimdi uyandın.”

Tommy Campbell gerçek karşısında dehşete düşüp de kıvranmaya başladığında kalbi sonsuza dek durdu.

BİRİNCİ BÖLÜM

Dr. Catherine Hildebrant, öğrencisinin telefonunu camdan dışarı fırlattı, öfkeliydi; telefonun, List Sanat Merkezi’ni çevreleyen çimenlikte parçalanışını izledi.

“Benim dersimde birinizin daha telefonu çalarsa, o kişiyi dışarı çıkarıp vuracağım!”

Cathy sonra durdu.

Penceremin dışında çimenlik yok ki, diye düşündü. Sınıfımda bir pencere bile yok.

Telefon ısrarla çalmaya devam etti; Beethoven, Für Elise.

“Bayan Hildebrant?”

Cathy, sanat tarihi sınıfındaki öğrencilerine bakmak için döndüğünde, öğrencilerinin yerinde Eden Park İlkokulundaki sınıf arkadaşlarının oturmakta olduğunu fark etti. Bayan Miller, sabırsız gözlerle ona bakmaktaydı, sunum sırası Cathy’deydi ve şimdi öfkesinin yerini korku almıştı. Cathy’nin sınıf arkadaşları kıs kıs gü- lüyor ve aralarında “Ding-Dong, ding-dong” diye fısıldaşıyorlardı. Bulunduğu oda aydınlanıp elindeki pürüzsüz beyaz cisme bakarken korkudan göğsü sıkışıyordu.

Bu da ne böyle? Bugün sunum için ne getirmişim ben?

Tüm bu aşağılamaların ve gülüşmelerin ortasında, elinde tuttuğu beyaz cisim değişerek kar haline geldi; sonra sınıf yatak odasına vuran sabah güneşiyle yavaş yavaş gözden kayboldu; yanında duran komodinin üzerindeki cep telefonundan Für Elise‘nin melodısi yükseliyordu.

Telefonu açtı.

“Alo?”

“Hildy?” Arayan patronuydu, Brown Üniversitesi sanat ve mimarlık tarihi bölümü başkanı Dr. Janet Polk. Providence’ta Catherine Hildebrant’a “Hildy” diye hitap eden tek kişi.

Esneyerek, “Merhaba Jan,” dedi Cathy. “Tanrım saat kaç?”

“On bire geliyor”

“Dün akşamki şarap epey sertmiş. Geç saate kadar final not larını…”

“Pazar günü rahatsız ettiğim için üzgünüm Hil, ama FBI’dakı şu adam seni aradı mı diye merak ettim.”

“Kim?”

“Adı Markham’dı sanırım ya da Peckham. Emin değilim. Olanlardan ötürü oldukça telaşlıydı.”

“Sen neden bahsediyorsun?”

“Buradan beş dakika önce ayrıldı, Dan’le birlikte çiçek tarhlarını düzenliyorduk. Şu kayıp futbol oyuncusuyla ilgili olabileceğini düşündüğü bazı bilgilerin peşindeydi.”

“Tommy Campbell mi?” diye sordu Cathy, yatakta doğrulmuş oturuyordu.

Cathy çekici bir kadın olmasına rağmen hayatı boyunca inek bir öğrenci olmuştu. Spor hiç ilgisini çekmez, hatta kolejdeki futbol maçlarını izlemek yerine Donatello ile ilgili bir seminere katılmayı tercih edebilirdi. Buna rağmen Rhode Island’ın göz kamaştıran, sarışın, mavi gözlü altın çocuğuna o bile tutulmuştu. Dahası geçen sezon kendini asla tahmin edemeyeceği bir şey yaparken bulmuştu: Pazar günü televizyon karşısında maç izlemek.

“Evet,” dedi Janet “Ocak ayında kaybolan Tommy Campbell’ın ta kendisi.”

“Peki, FBI neden seninle konuşmak istemiş?”

“Aslında konuşmak istedikleri kişi sensin Hildy. Söylediğine göre Rönesans sanatı, hatta tam olarak İtalyan Rönesansı konusunda uzman birine ihtiyaç duyuyorlarmış.”

“Dur tahmin edeyim. Tommy’yi kayıp bir Botticelli ile birlikte bir sahilde filan mı bulmuşlar?”

Tommy Campbell dört ay kadar önce iz bırakmadan ortadan kaybolduğu ve sırf bu yüzden Boston Rebels takımı şubat ayındaki Süper Bowl’da New York Giants’a yenildiği için defans oyuncusunun başına gelenlerle ilgili ortaya atılan teoriler bitmek bilmiyordu. Kimi Foster Cove’da boğulduğunu, kimi rakip takımlar tarafından kaçırıldığını, kimi de -Cathy de bunlardan biriydi— Elvis Presley gibi gizlenmeyi tercih ettiğini iddia ediyordu. Cathy, gazetelerin hâlâ fırsat buldukça ailesini ziyaret ettiğini savunduğu bu alçakgönüllü ve yumuşak sesli “ana kuzusunda” kendisinden bir şeyler bulmuştu. Şan ve şöhret sahibi olmayı değil, yalnızca sevdikleriyle birlikte gözlerden uzak yaşayıp hoşuna giden şeyleri yapmayı tercih etmişti belki de.

“FBI ajanı bundan başka bir şey söylemedi,” diye iç geçirdi Janet. “Bu konunun uzmanlık alanıma girmediğini ve seninle görüşmesi gerektiğini zaten biliyordu. Seni nerede bulabileceğini sordu. Ofisine ve evine gittiğini, ancak kimseyi bulamadığını söyledi. İşte o zaman eski evine gittiğini anladım”

Steve, geceyi o sürtüğün evinde geçirmiş olmalı, diye düşündü Cathy. Onunla eski yatağımızda yatmayı göze alamıyor olmalı. Lanet herif. Kahrolası omurgasız sürtük.

Cathy’nin gözleri yeni evinin yatak odasında gezindi. Ev, onun için yeniydi, oysa yirminci yüzyılın başlarında inşa edilmişti. Mimarisi Viktorya döneminin zarafeti ile Ptovidence’ın Yukarı Doğu Yakası’ndaki üç katlı evlerinin kullanışlılığını bir araya getiriyordu. Cathy birinci katta oturuyordu ve buraya tam da Tommy Campbell ile ilgili haberlerin manşetlere çıktığı gün taşınmıştı; e-postaları bulduğu ve Steve’in yasak ilişkisini itiraf etmek zorunda kaldığı günden yaklaşık bir hafta sonra. Aradan üç ay geçmesine rağmen bu iki yatak odalı ve pahalı ev Cathy’nin şahsi eşyalarıyla dolu kolilerden geçilmiyordu. Steve Rogers’tan bir çırpıda ayrılması gerekmişti ve Doğu George Sokağı’ndaki bu evi bulması büyük şans olmuştu. Kocasıyla kurduğu hayat bir anda paramparça olmuştu. Bunun sebebi ellerine ve şeyine hâkim olamayan o sorumsuz tiyatro profesörünün on yıllık evlilikten sonra son sınıf öğrencisi bir kızla birlikte olmasıydı, üstelik kız güzel bile sayılmazdı. İşte olayın en acı yanı da buydu. Cathy, otuz sekizinde olmasına rağmen kocasının metresinden çok daha akıllı ve güzel olduğunu biliyordu, ancak o sürtük Dr Hildy’nin sahip olmadığı bir şeye sahipti; Gençlik.

“Hildy, orada mısın?”

“Pardon Jan. Ajana şu an başka bir yerde yaşadığımı söyledin mi?”

“Evet. Adresi hatırlayamadığım için cep telefon numaranı verdim. Kusura bakma, ama ne yapacağımı bilemedim. Bana kızdın mı?”

“Tabii ki hayır. Şimdi bir duş alayım. Ararsa sana da haber veririm. Uyardığın için de sağ ol Jan. Öptüm.”

“Ben de,” dedi Janet ve telefonu kapattılar. Cathy gülümsedi. Janet Polk’u gerçekten seviyordu ve Harvard’da asistanlığını yaptığından beri onu ikinci annesi gibi görmüştü. Cathy’yi mezun olduğu okuldaki öğretim görevlisi pozisyonundan kelimenin tam manasıyla çalan ve Brown’a getiren, iyi ya da kötü Steven Rogers’la tanıştıran, Cathy’nin kadrolu olması için çabalayan ve

BENZER İÇERİKLER

Limasol

Editor

Neşet Ertaş Kitabı

Editor

Guy de Maupassant Öykücülüğü ve Mutluluk Adlı Öyküsü

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası