Türk Edebiyatının En İyi 100 EseriRoman (Yerli)

İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit

Ahmet Ümit, Türk edebiyatının sevilen yazarlarından biridir. Son dönemde yayımlanan “İstanbul’un Büyülü Hatıraları” adlı kitabı ise oldukça ilgi görmüştür. Kitapta, İstanbul’un sırlarına doğru bir yolculuk yapacaksınız. Peki, Ahmet Ümit’ten İstanbul’un büyülü hatıraları hakkında daha fazla bilgi edinmek ister misiniz? O halde, yazımıza bir göz atın.

Ahmet Ümit’ten İstanbul Hatırası: Sıradışı Bir İstanbul Anlatısı

Ahmet Ümit, İstanbul’u anlatırken her zaman sıradışı bir bakış açısı sunmaktadır. “İstanbul’un Büyülü Hatıraları” adlı kitabında da yine böyle bir anlatıma yer vermiştir. Kitap, İstanbul’un tarihi, kültürü ve gizemleriyle birlikte okuyucuyu sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Ahmet Ümit’in güçlü anlatımı, İstanbul’u sanki yeniden keşfetmiş gibi hissettiriyor.

Kitapta, İstanbul’un değişen yüzüne dair ilginç hikayeler yer alıyor. İstanbul’un tarihi semtleri, sokakları, göz kamaştıran manzaraları ve sırları, Ahmet Ümit’in özgün anlatımı ile okuyucunun karşısına çıkıyor. İstanbul’a dair farklı bir bakış açısı sunan kitap, okuyucuların İstanbul’u keşfetme isteğini arttırıyor.

İstanbul’un Sırlarını Keşfetmek İçin Ahmet Ümit’in

İstanbul Hatırası Kulak Verin

İstanbul, tarih boyunca pek çok farklı uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle, şehirde birçok sır ve gizem saklıdır. Ahmet Ümit, İstanbul’un bu sırlarını keşfetmek için okuyucularına rehberlik ediyor. Kitapta, İstanbul’un gizemli tarihi olayları ve unutulmaz kişilikleri hakkında bilgi sahibi olacaksınız.

Kitap, İstanbul’un güzelliklerine ve aynı zamanda acımasız yüzüne de yer veriyor. Beşiktaş’tan Çamlıca’ya, Eminönü’nden Ortaköy’e kadar pek çok semt ve mekânın anlatıldığı kitapta, bu yerlerin sakladığı sırlar da ortaya çıkıyor. Ahmet Ümit’in renkli anlatımı, okuyucuları İstanbul’un büyüsüne kapılmaya davet ediyor.

Ahmet Ümit, İstanbul’a dair farklı bir bakış açısı sunuyor. “İstanbul’un Büyülü Hatıraları” adlı kitabında, İstanbul’un sırlarını keşfetmek isteyenlere eşsiz bir deneyim sunuyor. Kitap, İstanbul’a dair merak ettiğiniz her şeyi içeriyor. Siz de, şehrin büyüsüne kapılmak için Ahmet Ümit’in kitabına kulak verin.

Kısa Önizleme

Byzantion Kral Byzas’ın Efsanevi Kentini Tanrı, Kral’a bakıyordu. Kutsanma töreniydi: Şükran günü, bedel anı, saygı zamanı.
Tanrı kutsal bir armağan olarak sunmuştu bir kartal başı gibi denize uzanan bu güzel ülkeyi onlara. Rüzgâr, büyülü bir güçle doldurmuştu gemlerinin yelkenlerini; toprak, doğurgan bir kadın gibi ekilen tohumları nefis yemişlere dönüştürmüştü; deniz, cömert bir bahçe olup balıkların en lezzetlisini vermişti onlara. Tanrı, belayı uzak tutmuştu halkından. Şimdi sıra ondaydı. Kral olmanın gereğini yerine getirmeli, üzerine düşeni yapmalı, sözünü tutmalıydı. Enli, keskin kılıcını kavradı.
Tanrı, Kral’a bakıyordu. Küçük alan süt mavisi bir aydınlıkla kaplanmıştı. Ortalık deniz kokuyordu. Ateş gibi yanan geniş alnında nemli bir serinlik hissetti. Aynı serinliği sunağın yanında bekleyen genç boğa da hissetti, hayvanın bütün bedeni ürperdi. Genç boğayı güçlükle zapt eden dört savaşçının dördü de ürperdi, boğanın bir adım gerisindeki kâhin de ürperdi ama Kral ürpermedi. Ne rüzgârın görünmez dokunuşuna aldırdı, ne tüyleri diken diken eden serinliğe. Kılıcını usulca kaldırarak yaklaştı.
Tanrı, Kral’a bakıyordu. Kral, huzura varınca durdu, saygıyla başını kaldırdı. Tanrı’nın elindeki üç uçlu yabaya dikti gözlerini. Bir vuruşta koca ülkeyi denizin dibine yollayan o korkunç silaha. Yüreğindeki saygı korkuya dönüştü, bakışlarını hızla kaçırdı Tanrı’dan. Bir an meydanda her şey durdu, denizden esen rüzgâr, siyah derisi öfkeyle seğiren boğa, boğayı tutan askerler. Bir an ürkütücü bir sessizlik çöktü her yana. Biraz daha beklerse bu sessizlik kalıcı bir lanete dönüşecek, biraz daha beklerse Tanrı’yı öfkelendirecekti.
Hemen söze başlamalıydı. Daha fazla beklemek olmazdı.
“Ey Poseidon,” diye gürledi, itaatkâr bir sesle. “Ey denizlerin, yer sarsıntılarının, atlann tanrısı. Ey Kronos ile Rheia’nın oğlu, ey Zeus’un ve Hades’in kardeşi. Ey ölümsüzlerin en güçlüsü. Ey en güçlülerin ölümsüzü. Sana binlerce şükür. Sana binlerce saygı. Sana binlerce sevgi.
Sen ki bizden yüz çevirmedin. Sen ki Megara’dan yola çıktığımızdan beri bizi yalnız bırakmadın. Sen ki her zaman yazgımıza yoldaşlık ettin. Öfkeni üzerimizde denemedin.
Fırtınalarını gemilerimizin önüne çıkarmadın. Güçlü yabanı bize karşı kullanmadın.
Denizleri uysal, merhametli ve bereketli kıldın. Ey tanrıların en görkemlisi, ey denizlerin mutlak hâkimi, ey Megaralı göçmenlerin koruyucusu. Sen olmasaydın, üç yanı denizlerle çevrili bu ülkeyi bulamazdık. Sen olmasaydın, bu bereketli toprakların üzerinde bir anıt gibi yükselen genç kentimizi kuramazdık. Sen olmasaydın, karada da, denizde de var olamazdık. Sen ki bizi kendi çocukların gibi sevdin, sen ki bize acıdın, bize şefkat gösterdin, bizi savundun. Biz de sana şükranlarımızı, bu boğayı kurban ederek sunmak istiyoruz. Lütfen adağımızı kabul et. Lütfen bugüne kadar yaptığın gibi bundan sonra da bize acı, bizi koru, bizi gözet. Lütfen öteki tanrıların da bize acımasını sağla. Çünkü sen bizi en çok sevensin. Çünkü sen güçlüsün. Çünkü sen adilsin…”
Tanrı sanki bu sözleri duymamış gibi ateş saçan gözlerle bakmayı sürdürüyordu bu genç ülkenin genç kralı Byzas’a. Kral hiç üzülmedi Tanrı’nın bu kayıtsız tavrına. Saygısını zerrece yitirmeden diz çöktü, boyun eğdi, selam verdi. Sonra usulca doğruldu, hedefinden emin bir savaşçı gibi, dört askerin güçlükle zapt ettiği siyah boğaya yöneldi.
Boğa kendisine doğru yürüyen Kral’dan önce kılıcını fark etti. Güneş, sanki yaklaşmakta
olan felaketi haber vermek istercesine ışıklarını kılıcın parlak yüzeyinden vahşi hayvanın gözlerine yansıttı, iplerle bağlandığı için huzursuz olan boğa iyice gerginleşti, bu her yanına deniz kokusunun sindiği küçük meydandan kaçmak, bu iplerden, gözlerine vuran bu parıltıdan kurtulmak istedi. Askerleri de sürükleyerek bu cendereden çıkmaya çabaladı. Ama dört savaşçı izin vermedi ona, sımsıkı sarıldılar güçlü hayvanı tutan iplere.
Tanrı, Kral Byzas’a bakıyordu. Byzas, usulca boğaya yaklaştı. Kral’ın kokusunu alan boğa daha çok sinirlendi, öfkeyle burnıından solumaya başladı. Askerler hayvanı zapt etmekte artık güçlük çekiyorlardı. Akacak kanı toplamak için elinde toprak bir çanak tutan kâhin, dualara başlamıştı çoktan. Byzas, görkemli, güzel hayvanın önünde durdu ama kılıcını kullanmadan, boğayı Tanrı’ya kendi elleriyle sunmadan, saygıyla kurbanına baktı.
Boğa da gözlerini ona dikmişti. Olacakları anlamak istercesine gergin bir merakla bakıyordu. Nasıl ki Tanrı’yı bekletmek olmazsa, kurbanı da bekletmek olmazdı. Kral, keskin, enli kılıcının kabzasını yeniden sıkı sıkıya kavradı. Boğaya doğru bir adım attı.
Elindeki kılıcı, alttan boğanın gırtlağına çaldı. Kan, kâhinin tuttuğu çanağa fışkırırken boğa öylece kaldı. Çok sürmedi, birden acıyla irkildi, bütün gücüyle ileri atılmak istedi. Eğer boş bulunsalar dört askeri de peşi sıra sürükleyip kanını etrafa saçarak takati tükenene kadar kaçacaktı ama kaslı kollar yine izin vermedi. Hayvan kısa sürede gücünü yitirdi, önce titreyen dizlerinin üzerine çöktü, sonra gürültüyle sağ yanına yıkıldı. Tanrı, Kral’a bakıyordu. Kral artık umursamıyordu Tanrı’yı; üzerine sıçrayan kanın etkisi mi, kadim bir güdü mü bilinmez, bakışları az önce öldürdüğü boğaya takılı kalmıştı. Boğanın gözleri artık öfkeli değildi, sadece şaşkındı, bir parça da mahzun. Kral pişman değildi yaptığına, görevini yerine getirmiş birinin huzuru vardı yüreğinde ama nedense, o da bakışlarını kurbanının donuklaşan siyah gözlerinden bir türlü alamıyordu.
“Adamı Atatürk’e kurban mı ettiler diyorsun?”
Kurbanın siyah gözleri, Atatürk’e takılıp kalmıştı. Elli yaşlarında gösteriyordu; kollan yukarı uzatılmış, avuç içleri birbirine bakacak şekilde, elleri naylon iple bileklerinden bağlanmıştı. İki yana açılmış ayakları deniz yönüne çevriliydi. Gümüş renkli, dalgasız, uzun saçları yerdeki mermerin üzerine yayılmış, taba rengi deri ceketinin yakasıyla bej gömleğinin göğsü kurumuş kandan siyahlaşmıştı. ince, kırçıl bir sakalın süslediği çenesi göğsüne düşmese, muhtemelen adamın ölümüne neden olan boğazındaki derin kesiği rahatlıkla görebilecektim. Bu tür manzaralarla defalarca karşılaşmış olmama rağmen, daha sabahın ilk saatleri olduğundan mı, yoksa artık yaşlanmaya başladığımdan mı bilinmez, nedense, cesede bakmak canımı sıktı. Rengi giderek açılan denize döndüm.
iki çilekeş şehir hatları vapuru, denizin iki ağır işçisi, usulca kıpırdanan maviliğin üzerinde köpükten şeritler bırakarak hemen önümden geçtiler. İnce bir esinti vardı Sarayburnu’nda. Süt mavisi bir aydınlık. Ortalık mis gibi deniz kokuyordu. Arkamızda, asfalt bir yolla ayrılan sarayın eteklerindeki ağaçlar çiçeğe durmuştu çoktan. Eski güzel günleri anımsar gibi oldum, çocukluğumun İstanbul’unu. Yarım yamalak görüntüler, tamamlanmamış sesler, olay parçacıkları… Hayır, bir tek anı bile canlanmadı belleğimde.

Ansızın bir bakışın ağırlığını hissettim üzerimde. Başımı kaldırdım, onunla göz göze geldim; solmakta olan bir yarımay gökyüzünden beni süzüyordu. Solmakta dedim ama sanki yeni doğuyormuş gibi an be an belirginleşiyordu çizgileri. Üşüdüm, içim ürperdi; bakışlarımı yarımaydan kaçırıp pardösümün yakasını kaldırdım.
“Bu bir rastlantı mı?”
Ses küçük meydanda hafifçe yankılandı, denizin kıpırtıları arasında yitip gitti. Sesin sahibi bizim delişmen Ali’ydi, gözlerini Atatürk’ün tunçtan heykeline dikmişti. Soruyu kime sorduğu belli değildi, Zeynep benden önce davrandı.
“Neymiş o rastlantı olan?”
Önemli bir ayrıntıyı mı kaçırdım endişesi vardı güzel yüzünde. Ali, elindeki cızırdayan telsizle Atatürk anıtını gösterdi.
“Kurbanın, diyorum, böyle heykelin önüne bırakılması.” Soru dolu gözlerini bana çevirdi. “Ne diyorsunuz Başkomiserim, bu bir rastlantı mı?”
Yanıtı bilmiyordum, heykele yaklaştım. Sivil giysiler içindeki Mustafa Kemal, elleri belinde, gözleri mavi sularda, derin düşüncelere dalıp gitmişti. Benden ses çıkmayınca, “Ne yani,” diye sürdürdü tartışmayı Zeynep. “Adamı Atatürk’e kurban mı ettiler diyorsun?”
“Olamaz mı?” Sıradan bir olaydan bahsediyor gibi sakin çıkmıştı Ali’nin sesi. “Ne manyaklar var bu memlekette…”
Haklıydı ama Mustafa Kemal’e insan kurban edildiğini bugüne kadar hiç duymamıştım.
“Sanmıyorum,” diye mırıldandı Zeynep yeniden maktulü incelemeye başlarken, “bence tümüyle rastlantı. Eğer maktul kurban edilmiş olsaydı, onu burada öldürürlerdi.” Plastik eldiven geçirilmiş sağ eliyle cesedin başının altındaki mermer zemini gösterdi. “Hiç kan lekesi yok. Öldürdükten sonra buraya taşımışlar. Bu cinayetin Atatürk’le ilgisi olduğunu sanmıyorum.”
“Bilmiyorum…” Tartışmayı sürdürmeye niyetlenen Ali’nin sözü suları yararak geçmekte olan arabalı vapurun düdüğüyle bölündü. Antik çağlardan kalmış vahşi bir hayvanın kederli haykırışını andıran vapurun boğuk çığlığı sabahın sessizliğinde hızla sönerken, Burada bir şey var,” diyen Zeynep’in sesi duyuldu. Cesedin bileklerinden bağlanmış ellerinin içindeki bir nesneyi çıkarmaya çalışıyordu. “Metal bir şey… Tamam, aldım işte.”
Bakışlarımız Zeynep’in işaretparmağıyla başparmağı arasında tuttuğu yuvarlak metale takılı kalmıştı.
“Bu bir para,” diye mırıldandı Zeynep. “Antik bir paraya benziyor.”
Ali sikkenin üzerindekileri okumaya çalıştı.
“Kenarında bir yazı var, ortasında da şekiller… Ne bunlar ya?”
Bizim kartal gözlü Ali’nin bile güçlükle seçebildiği, metal paranın üzerindeki şekilleri gözlüksüz görebilmem mümkün değildi. Ceketimin iç cebindeki yakın gözlüğümü çıkarmaya hazırlanıyordum ki, Zeynep’in açıklamasıyla buna gerek kalmadı.
“Yıldız değil mi bu? Şu da ay!” Hayretten açılmış gözlerini bana çevirdi. “Evet, ay var Başkomiserim, ortasında da bir yıldız.” Duraksadı, sonra tuhaf bir sesle mırıldandı. “Tıpkı bayrağımızdaki gibi.” “İstanbul’un ilk adı Byzantion.”
Karanlık laboratuvarın penceresiz duvarındaki perdeye yansımıştı sikkenin aydınlık görüntüsü. Ağzı yukarı dönük yarım ayın ortasında, kenar çizgileri biraz silikleşse de görkeminden pek bir şey kaybetmeden binlerce yıldır parıldayan yıldıza bakıyordum.
Madeni paranın üzerinde, dokuz harften oluşmuş bir sözcük hem ayı, hem de yıldızı kuşatmıştı.
“Hangi dilde bu yazı?” Elindeki uzun cetvelle sikkenin üzerindeki sözcüğü gösteriyordu Zeynep. “Türkçe değil… Rusça galiba.” “Hayır,” dedim kesin bir tavırla. “Yunanca… Bu, Yunan alfabesi.”
Sadece Zeynep değil, yanımda dikilmekte olan Ali de dönüp baktı. Nereden biliyordum?
“Yunanca alfabeyi Dimitri Amca’nm evinde öğrendim. Patrikhane’de papazdı. Karısı Sula’yla Balat’ta, bizim evin karşısındaki bahçeli evde otururlardı. Hiç çocukları olmamıştı, rahatça girer çıkardım evlerine. Yunanistan’dan gelen resimli kitaplar vardı, onlara bakarken çözdüm Yunan alfabesini. Çözdüm dediysem eskiden, şimdi harfleri karıştırıyorum ama bu kadarını okuyabilirim.”
“Peki ne yazıyor orada Başkomiserim?” diyerek merakla sordu Zeynep. Gözleri hâlâ
sikkenin üzerindeki kabartma yazıya dikiliydi. Perdeye yaklaşarak harfleri gösterdim.
“Siz de okuyabilirsiniz, Byzantion yazıyor.” Çözemeyeceği bir problemle karşılaşmış gibi tasalı bir sesle mırıldandı Ali.
“Bizans’la mı ilgili?”
Zeynep’in gözleri de aynı soru dolu ifadeyle kısılmıştı.
“Ne?” diye söylendim. “Bilmiyorum, demeyin sakın.”
Önce bir anlam veremediler bu tepkime, sonra önemli bir hata yapmışlar gibi bakışlarını kaçırdılar.
“Sahiden bilmiyor musunuz? Yapmayın çocuklar, Byzan- tion yahu, Byzantion…
Üzerinde yaşadığınız şehrin, İstanbul’un ilk adı.”
Ali ezikliğini derin bir sessizliğin ardına gizlerken, Zeynep kendini savunacak oldu.
“İstanbul’un ilk adı Konstantinopolis değil miydi?”
Hayal kırıklığına uğramış gibi başımı salladım.
“Tabii değil, İstanbul’un ilk adı Byzantion, Konstantinopolis adını yüzlerce yıl sonra aldı.”
Ansızın perdedeki görüntü değişti, bir kadın büstü belirdi gözlerimizin önünde. Kadın profilden görünüyordu, saçları başının arkasında toplanmıştı, yüz hatları oldukça belirgindi. Bu, sikkenin arka yüzüydü. Biraz da benim tarih vaazımdan kurtulmak için görüntüyü değiştirmiş olan Ali, “Bu kadın da Byzant mı, Bizans mı?” diyecek oldu ama sözcüğün devamını getiremedi. Baltayı taşa vurmuştu yine. “Yav, neydi şu isim Başkomiserim?”
Yarı şaka, yarı ciddi, sertçe tekrarladım.
“Byzantion Ali, Byzantion!”
“Hah işte,” diye kıs kıs güldü yardımcım. “Bu kadın da Byzantion prensesi olmalı herhalde.”

Yazar

BENZER İÇERİKLER

ŞU ÇILGIN TÜRKLER

Editor

Kölelik Dönemeci

Editor

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası