Roman (Yabancı)

On Üç Kutsal Yadigar

on-uc-kutsal-yadigar-michael-scott-colette-freedman-epsilon-yayinlariOn Üç Kutsal Yadigar

Kutsal yadigarlar.İlkel ve ölümcül bir güçle donatılmış kadim nesneler. Fakat onlar bu dünyanın koruyucuları mı yoksa dünyanın sonunu getirecek anahtarlar mı? Londrada işlenen korkunç bir cinayetin ardından iki bin yıllık bir sırrı ortaya çıkaracak şeytani bir plan harekete geçer. On yıllar boyunca birbirlerinden uzakta tutulan yadigarların koruyucuları vahşice öldürülmeye, kadim nesneler koruyucularının kanıyla yıkanmaya başlar.

Koruyuculardan biri son nefesini verirken yadigarını – olağanüstü bir güce sahip kılıcı – kendine tamamen yabancı birine, Sarah Millera emanet eder. Niyeti kızın yadigarı Amerikalı yeğeni Owena teslim etmesidir. Hem polis hem de acımasız Karanlık Adam tarafından kovalanan Sarah kısa süre içinde işlenen seri cinayetlerin şüphelisi haline gelir.

Sarah ve Owen hayatta kalan koruyucuları ararken, koruyucuların korumakla yükümlü olduğu ölümcül sırrı ortaya çıkarırlar. Gizemler ikiliyi İngiltere ve Galler boyunca sürecek bir kovalamacanın içine sürükler. Ve çok geçmeden kılıcın bu dünya ile hayal gücünün ötesinde duran tek şey olduğunu fark ederler.

“Tarihsel öğelerle zenginleşen muazzam bir fantastik kurgu.”

-Publishers Weekly-

“Okurlar Sarah ve Owenla birlikte Londrada turlamaktan keyif alacaklar.”

-Baryon Magazine-

***

Savaştan artakalan tek şey hatıralarıydı. Dünyayı olduğu gibi hatırlıyorlardı: Yeni ve ham bir dünya. Tüm canlıların efendileri oldukları bir dünya. İnsanoğlunun yalnızca bir sürü gibi güdüldüğü, katledildiği ve yenildiği bir dünya.

İnsanoğlunun tadını hatırlıyorlardı… Tatlıydı. İnanılmazgü-zeldi.

Fakat hatıraları acıyla lekelenmişti: Gerçekte çocuk olmayan bir çocuğun onları dünyadan kovmasının hatırasıyla. Onları Öteki Dünyaya hapsetmesinin hatırasıyla.

Böylece iblisler yeni bir plan yaptılar. Hazırlık süreci yüzyıllar aldı ve görevi yerine getirecek en uygun adayı beklerken bir yüzyıl daha geçip gitti. Sabırlıydılar çünkü zamanı insanoğlu gibi ölçmüyorlardı ve ödülleri gerçekten muhteşemdi. Planları oldukça basitti: Dünyalar arasındaki kapıyı açmak için yadigarları bir araya getirmek.

İhtiyaç duydukları tek şey doğru ajanı bulmaktı: Mutlak bilgi için yanıp tutuşan ve bu amaç doğrultusunda her şeyi yapmaya hazır bir insanı.

Bu yüzden beklediler.

25 EKİM, PAZAR

1

Bir kadın öldü.

Altmış altı yaşında, sağlıklı, enerjik, nadiren içen ve sigara kullanmayan biriydi. Uykuya dalmış ve bir daha uyanmamış-tı. Ailesi ve arkadaşları yas tuttu, bir cenaze töreni düzenlendi, çiçekler sipariş edildi, son görevler yerine getirildi.

Viola Jillian heyecandan yerinde duramıyordu.

O kadınla hiç tanışmamıştı, öldüğünü duyana kadar varlığından bile bihaberdi. Fakat öldüğüne sevinmişti. Böyle hissettiği için içten içe utanıyordu ama yine de bunu pek takmayacak kadar bencildi. Ne de olsa kadının ölümü ona inanılmaz bir fırsat sunmuştu. Böyle bir fırsat – kendine sürekli hatırlattığı üzere – nadiren ele geçerdi, ele geçtiğinde ise ona sıkıca tutunmak gerekirdi. Bu onun fırsatıydı. Elizabeth Taylor gözlü, balıketli o esmer kadın Drury Lane Tiyatrosu’nun oyun topluluğunda birkaç hafta zaman geçirmişti. Ölen kadın başrol oyuncusunun annesiydi ve yapımcılar Viola’ya ertesi akşam Nancy’nin rolünü üstleneceğini bildirmişlerdi.

Genç kadın sahneye ilk kez çıkmasını izleyecek yeterli sayıda basın mensubu olacağından emin olmak adına neredeyse erkek arkadaşı sayılan gazeteciyle görüşür görüşmez perişan haldeki Nancy’ye başsağlığı dilemeye gitmişti. Bu onun fırsatıydı ve bu fırsattan mümkün olduğunca istifade etmeye kararlıydı.

Viola Jillian her zaman bir yıldız olmak istemişti.

Genelde Pazar günleri oyuncu grubundaki diğer kızlarla bir şeyler içmeye çıkardı ancak Batılı düzgün bir yıldıza dönüşmek için iyice dinlenmiş olmak istiyordu. Viola tiyatronun tarihini biliyordu: Her büyük yıldız şans eseri keşfedilmişti. Ve bencil kalbinin derinliklerinde büyük bir yıldız olduğunu biliyordu. Keşfedilmesine dair hayaller kuruyordu. Bunun altından kalkabilecek kadar yetenekli ve güzeldi, dahası sahnenin ötesine geçip filmlerde rol almayı arzuluyordu.

Daha önce EastEnders ve Coronation Street adlı İngiliz pembe dizilerinde küçük roller oynamıştı ama ikinci, hatta beşinci altıncı planda kalmaktan bıkmıştı ve bu rollerin üstüne yapışmasından korkuyordu. Neredeyse yirmi dört yaşındaydı; geriye fazla zamanı kalmamıştı. Diğerleri Ku Bar’da içebilirlerdi ama o eve, yatağına gidecekti.

Bardan erken ayrılıp Soho yakınlarındaki dairesine yürümeye karar verdiğinde dışarıda bulutsuz ve huzur verici muhteşem bir sonbahar gecesi hâkimdi.

Viola ensesinde bir ürperti hissettiğinde bardan uzaklaşalı iki yüz metre bile olmamıştı. Hayatı boyunca dans etmiş ve izleyicilerden birinin odağı haline gelen bir dansçının ne gibi hislere kapıldığını deneyimlemişti.

Biri tarafından takip edildiğini biliyordu.

Gece on bir buçukta Londra sokakları Pazar gecesi âlem-cileriyle dolu olurdu. Viola çantasını göğsüne doğru çekti ve Shaftesbury Caddesi’nde ilerlerken adımlarını hızlandırdı. Son zamanlarda bölgede bir dizi şiddet içeren soygun olayı yaşanmıştı ve Viola bu olaylardan birine kurban gitmek istemiyordu. On dakika içinde dairesine varmış olacaktı. Her köşe başında arkasına bakıyor, ensesindeki ürpertiyi hissetmeye devam etse de kimseyi göremiyordu. Daha az kalabalık olan Dean Sokağı’ndan hızla geçti ve neredeyse boş olan Carlisle Sokağı’na vardığında yarı koşar haldeydi.

Ancak yaşadığı binaya girip kapıyı ardından kapadığında kendini rahatlamış hissetti. Psikiyatrıyla artan endişe ataklarını konuşacağına dair zihnine not düştü. Bir oyuncu için hayatı oldukça sıradandı ve onun gibi birinin saldırıya uğrama olasılığı neredeyse imkânsızdı. Nancy’nin bilindik şarkılarından birini mırıldanırken haline güldü. Koridorda durdu, günün postalarına bakıp tarihi geçmiş birkaç faturayı attı ve yakın zamanda Regent Sokağı’nda açılmış olan Anthropologie mağazasının hediye çekini sakladı. Zihni daha önemli meselelere odaklanırken Nancy’nin kırmızı elbisesinin biraz daha dekolte verilerek düzenlenmesi konusunda kostüm sorumlusunu ikna edip edemeyeceğini düşündü.

Merdivenlerden çıkmaya başladığında lC’deki Bayan Clay’in dairesinden boğuk haykırış sesleri geldiğini işitti.

Viola genelde başkalarının işine burnunu sokan biri değildi (özellikle de karşısındaki sürekli olarak onun çok fazla gürültü yaptığından şikâyet eden yetmişlik bir teyze ise) bu yüzden basamakları çıkmaya devam etti. Ardından kırılan bir camın belirsiz şıngırtısı duyuldu. Viola durup aşağı yöneldi: Ters giden bir şeyler vardı.

Yaşlı kadının kapısının önünde durdu, yüzünü serin ahşaba dayayıp gözlerini kapadı ve dinledi. Fakat işitebildiği tek şey nefes nefese kalmış birinin solumasıydı.

Diğer komşuları uyandırmamaya çalışarak usulca kapıyı tıklattı. Yanıt gelmeyince zile bastı. Çaykovski’nin 1812 Uvertürü kapının öteki tarafından yankılandı. Viola bir an için bu duyduğunun kapı zili olduğunu düşünse de çok geçmeden bunun Bayan Clay’in genelde sabahları dinlediği klasik müzik kanalı olduğunu anladı.

Kapı hâlâ açılmamıştı.

Tekrar zile bastı ve müzik sesinin tuhaf bir şekilde yükseldiğini fark etti. Yaşlı kadının dairesinden bu kadar geç bir saatte ses geldiğini daha önce hiç duymamıştı. Bayan Clay’in kalp krizi geçirmiş olabileceğini düşündü birden. Sağlık durumunu aklından geçirdi, kadın yaşına göre oldukça dinçti. “Temiz taşra havası,” demişti bir keresinde Viola’yı drama okulunda edindiği sigara alışkanlığı yüzünden eleştirirken. “Ben küçük bir kızken taşrada yaşardık. Öylesi temiz bir hava insanı ömür boyu besler.”

Viola parmağının ucu plastik yüzeyin üzerinde beyazlaşıncaya kadar zili sert bir şekilde tekrar çaldı. Belki de Bayan Clay şu anda uygunsuz biçimde yüksek olan müzik sesi yüzünden zili duymuyordu. Viola cevap alamayınca çantasını karıştırıp anahtarlığını çıkardı. Yaşlı kadın “acil bir durum olursa diye” aylar önce ona dairesinin anahtarını vermişti.

Anahtar yığını arasından doğru olanı bulup kilitte döndürdü ve kapıyı açtı. Daireye adımını atar atmaz yüzüne türlü kokular çarptı: Nahoş bir dışkı kokusuna karışan keskin bir metal kokusu. Viola irkildi, bir eliyle lambanın düğmesine ulaşmaya çalışırken diğer eliyle ağzını kapadı. Düğmeye bastı ancak hiçbir şey olmadı. Dar koridora ışık süzülmesini sağlamak adına dairenin kapısını açık bırakarak ilerledi… Ve ayaklarının altındaki halının su olamayacak kadar kıvamlı bir sıvıyla ıslanmış olduğunu fark etti. Neyin üstünde duruyordu? Bunu bilmek istemediğine karar verdi; her ne ise yıkandığında geçeceğini ümit etti.

“Bayan Clay? Bayan Clay?” diye seslendi müziğe karşın. “Beatrice? Ben Viola Jillian. Her şey yolunda mı?”

Yanıt yoktu.

Yaşlı kadın kalp krizi geçirmiş olmalıydı ve Viola’nın şimdi gidip bir ambulans bulması gerekecekti – sonra da muhtemelen tüm geceyi hastanede geçirecek ve sabaha bir pislik gibi görünecekti.

Viola oturma odasının kapısını iterek açtı. Ve durdu. Buradaki koku daha da keskindi, ekşi idrar gözlerini yakıyordu. Yansıyan ışıktan görebildiği kadarıyla oda harap durumdaydı. Güzel müzik etrafını saran yok oluşla alay edercesine çalmaya devam ediyordu. Her bir mobilya parçası ters dönmüş, şöminenin iki yanında duran sandalyelerin kolçakları sökülmüş ve pembe çiçekli kanepe ikiye ayrılmıştı. Çekmeceler yerinden çıkarılıp boşaltılmış, duvarlardaki resimler parçalanmıştı. Yerde duran Victorya dönemini yansıtan antika ayna üstünden geçilmişçesine tuzla buz olmuştu. Bayan Clay’in muazzam cam figür koleksiyonu da artık halının üstündeydi.

Bir hırsızlık vakası.

Viola sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Daire soyulmuştu. Peki ama Bayan Clay neredeydi? Yıkımın ortasından geçerken ayağının altındaki cam kırıkları çıtırdadı. Olay anında yaşlı kadının burada olmadığını umut etti, yine de içgüdüsel bir şekilde onun burada olduğunu biliyordu. Beatri-ce Clay gece vakti dairesinden pek çıkmazdı. “Çok tehlikeli,” derdi.

Yatak odasının kapısını aralarken yerdeki kitapların ahşaba sürtündüğünü duydu. El yordamıyla lambanın düğmesine bastı ama yine hiçbir şey olmadı. Koridordan süzülen ışığın güçsüz parıltısında bu odanın da harap edildiğini, yatağın üstüne yığılmış battaniyeleri güç de olsa görebiliyordu.

“Beatrice? Benim, Viola.”

Yatağın üstündeki yığın kıpırdanıp hareket etti ve Viola tam o anda alçak bir soluk sesi işitti. Zar zor içeri girdi ve yaşlı kadının kafasını gördü. Kavrayıp geri çekerken battaniyenin ıslak ve sıcak olduğunu hissetti. Yataktaki kadın kıvranıyordu. Piç kuruları muhtemelen onu bağlamışlardı. Viola bir diğer battaniyeye uzanıyordu ki yatak odasının kapısı gıcırdayarak ardına kadar açıldı ve yatağın üzerine ışık saçıldı.

Beatrice Clay’in boğazı kesilmişti ancak öncesinde vücudu korkunç şekilde parçalara ayrılmıştı. Yine de tüm bu korkunç yaralara rağmen kadın hâlâ hayattaydı, ağzı ve gözleri açıktı, hırıltılı bir şekilde nefes alıp veriyordu.

Genç kadının çığlığı boğazında düğümlendi.

Yatağın üstüne bir gölge düştü.

Dehşete kapılan Viola kapı girişini dolduran siluetle yüzleşmek için arkasına döndü. Işık nemli, çıplak bir vücudu aydınlatıyordu. Viola oradakinin uzun boylu, kaslı bir adam olduğunu görebiliyor, ancak ters açıdan vuran ışıktan ötürü adamın suratını seçemiyordu. Adam sol kolunu havaya kaldırdı ve ışık tuttuğu mızraktan damlayan sıvıyı görünür kıldı.

Odaya adım attığında Viola artık onun kokusunu alabiliyordu: Ter ve metalik kanın zengin etli misk kokusu.

“Lütfen…” diye fısıldadı Viola.

Işık mızrağın bıçağı üzerinde titreşti. “Acı verici darbe mızrağının önünde eğilin.” Adam korkunç bir şekilde sinir bozucu olan 1812 Uvertürü’nü elindeki ölümcül silahla bir orkestra şefi edasıyla yönetti ve müzik zirveye tırmanırken genç kadının üstüne atıldı.

Acı yoktu.

Viola göğsünün altında ani bir soğukluk hissetti, sonra da onu kucaklayan sıcaklığı. Sıvı karnından damlıyordu. Konuşmaya çalıştı ama kelimeleri şekillendirecek kadar nefesleneme-di. Artık odadaki ışığın farkındaydı: Buz gibi mavi ve yeşil alevler mızrağın yaprak şeklindeki bıçağının etrafında kıvılcımlar saçıyordu.

Bıçaklanmıştı – Yüce Tanrım, o mızrak ona saplanmıştı.

Mızrağın sapının etrafında kıvrılan alevler yükselerek silahı tutan eli aydınlattı. Viola her iki eliyle yarasına bastırarak dizlerinin üstüne çökerken adamın rahatsız edici bir şekilde yakışıklı ve uzun olduğunu fark etti.

O kadar uzundu ki…

Uzun, karanlık ve yakışıklı.

Genç kadın görüşünün kendisine oyun oynayıp oynamadığını ya da acının yargısını etkileyip etkilemediğini düşünerek odaklanmaya çalıştı.

Mızrak yükseldi, soğuk alevler saldırganın başına sıçrayıp adamın yüzünü aydınlattı.

Viola onun gözlerini gördüğünde yarınki gösteride Nan-cy’nin rolünü oynayamayacağını anladı.

Viola Jillian asla bir yıldız olamayacaktı.

26 EKİM, PAZARTESİ

2

“Bir tane daha,” dedi Judith Walker kedisi Franklin’e bir tonbalığı konservesi açarken. Bir çöp kutusunun arkasından kurtarılmış olmasına rağmen bu tekir tam bir yiyecek eleştirmeniydi ve konserve tonbalığından başka hiçbir şey yemiyordu. Judith sevgili kedisinden bir nebze olsun teselli bulmaya çalıştı ancak kedi karnını doyurmakla meşguldü.

Bir ölüm daha ve işte korktuğu başına gelmişti.

Judith, Bea Clay ile bundan yetmiş yıl önce çocukken tanışmıştı ve ikili on yıllar boyunca oldukça yakın bir arkadaşlık geliştirmişlerdi. Daha bir ay önce Judith Londra treniyle onun yanına gitmişti ve genç kızlar gibi kıkırdayarak National Gallery’nin etrafında dolanmadan önce birlikte çay içmişlerdi. Aralarındaki bağ kardeşten de öteydi. Evlilikler, boşanmalar, çocuklar, torunlar ve yaşlılığın getirdiği rahatsızlıklar boyunca hep yakın kalmışlardı. Mektuplar e-postalara dönüşürken herhangi bir kapı komşusundan daha yakın olmalarını sağlayan düzenli yazışmalarına her zaman devam etmişlerdi.

Judith Bea’yla İkinci Dünya Savaşı sırasında, ikisi de tahliye edilen bir çocukken, Galler’de karşılaşmıştı ve o andan itibaren arkadaş olmuşlardı. Judith arkadaşını ne zaman düşünse onun oltu taşı rengindeki siyah gözlerini ve gözlerinin rengiyle uyumlu, tarandığında elektriklenen kalın telli saçlarını anımsardı.

Zavallı Bea. Hayatında öylesine çok acı, öylesine çok kayıp olmuştu ki. Üç kocasını gömmüş ve tek çocuğundan uzun yaşamıştı. Şimdiye kadar hiç görmediği New York’ta yaşayan bir torunu vardı ve oldukça yalnızdı.

Yetmiş dört yaşındaki çoğu insan oldukça yalnızdı.

Bea her zaman kısa çubuğu çekiyor gibiydi. Kıtlık ve buhran yıllarına şahit olmuş, sonrasında emlak değerlerinin fırlamasıyla biraz para kazanma şansı yakalamış, ancak fiyatların daha da artabileceğini düşünürken evini satmakta çok geç kalmıştı. Bir sonraki durgunluk dönemi ekonomiye sert bir darbe indirdiğinde ise fiyatlar tepetaklak olmuş, Bea çoğunlukla öğrencilerin ve kendisinden yaşça küçük sanatçıların yaşadığı bir apartmanda küçük bir daireye taşınmak zorunda kalmıştı. Son e-postasında Londra’dan ayrılmaktan ve kıt birikimleriyle son günlerini Cotswolds’daki bir bakımevinde geçirme ihtimalinden bahsetmişti.

Judith ona katılabileceğini söyleyerek espri yapmıştı. Kalçasındaki arterit yüzünden kulübesinde dolanmakta bile zorluk çekiyordu ve bakımevleri genellikle tek katlıydı. Son e-postalarından birinde bir bakımevinde kalsalar eşit ölçüdeki inatçı hassasiyetleriyle “belalı ikili” olarak görülebileceklerine dair şakalaşmışlardı. Ve geri kalan günlerini kuzeyin sükûnet dolu güzelliği içinde yan yana geçirebileceklerine dair: Okuyarak, kart oyunu oynayarak ve huzurun keyfini sürerek.

Bir anda duygularına yenik düşen yaşlı kadın oturdu. “Artık çok geç,” diyerek pencere pervazına sıçrayan ve ona aldırmayan Franklin’e dert yandı. Acı bir şekilde gülümsedi: Öldüğünde hayata bir kedi olarak dönmek ve tüm gün yalnızca yiyip uyumak isterdi. Neredeyse gönülsüzce Guardian gazetesini aldı ve haberi tekrar okudu. Yaşlı bir kadının kanlı ölümüyle ilgili haber üçüncü sayfada yarım paragrafa sığdırılmıştı.

Emekli Kadın ve Yardımına Koşan Komşusu Öldürüldü

Londra’da polis Beatrice Clay’in (74) ve yardımına koşan komşusu Viola Jillian’ın (23) vahşice öldürülmesini araştırıyor. Dedektifler dul olan Bayan Clay’in gece geç saatte hırsızları fark ettiğini ve hırsızlar tarafından yatağa bağlanıp ağzı bir yastık kılıfıyla tıkanan kadının nefes yetmezliğinden öldüğünü düşünüyorlar. Polis bir kat yukarıda yaşayan Bayan Jillian’ın bir ses duyup aşağıya indiğini varsayıyor. Hırsızlardan biriyle giriştiği mücadelede genç kadın ölümcül bir şekilde bıçaklanmış.

Judith gözlüğünü çıkardı ve gazetenin üstüne koydu. Burnunun direğini sıktı. Haberin anlatmadığı şey neydi? Bilinçli olarak saklanan şey neydi?

Örgü çantasının içinden yakın zamanda bileylenmiş bir makas çıkardı ve haberi gazeteden dikkatlice kesti. Daha sonra bu haberi kupür albümüne ekleyecekti. Ölüm ilanı listesi kabarıyordu.

Bea Clay beşinci ölümdü. Son iki ay içindeki dördüncü ölüm. Ya da en azından öğrendiği beşinci ölüm. Londra’da yaşlı bir kadının öldürülmesi sekiz satırdan az bir yer tutuyorsa, diğer yaşlıların kaza sonucu ya da farklı türdeki ölümleri birçok kişi tarafından umursanmıyor bile olabilirdi.

Ve Judith tüm kurbanları tanıyordu.

Millie ilkti. Mildred Bailey on yıl önce evinde ölmüştü. Yeğeniyle birlikte Galler’deki bir çiftlik evinde yaşayan yatalak kadın korkunç bir kazanın kurbanı olmuştu.

Judith daha sonra bunların birer kaza olmadığını fark edecekti.

Millie Galler’den hiç ayrılmamıştı. Ebeveynleri Blitz sırasında öldürülmüştü ve Millie o dönemde Gallerli bir çift tarafından evlat edinilmişti. Judith Millie’yi hatırlıyordu, bir grup çocuğun en büyüğü ve kesinlikle en beceriklisiydi. Sekiz yaşındayken, bir grup tahliye edilecek çocuğa, özellikle de üç gün içinde üç buçuk milyon çocuğun kırsal alana tahliye edildiği Fareli Köyün Kavalcısı Operasyonu sırasında dört buçuk yaşında olan çocuklara bakma görevini üstlenmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Alman hava araçlarının tüm büyük şehirleri bombalayacağına ve gelecek nesillerin yaşamasını sağlamak adına çocukların kırsal alana tahliyesinin tek yol olduğuna inanılıyordu. Dört yüz çocuk Galler’in uzak batı ucundaki Pwllheli’ye tahliye edilmiş ve aralarında Judith’in de bulunduğu on üç kişiden oluşan küçük bir grup ise Madoc’un dağlık kırsalına götürülmüştü. Tahliye edilen çocukların on ikisi sonunda evlerine dönmüş ancak Millie burada kalmıştı.

Ölüm ilanına göre Mildred her nasılsa tekerlekli sandalyesinden düşüp merdivenlerden yuvarlanmış ve metal tırabzanlardan biri göğsüne saplanmıştı.

Judith bunu korkunç bulmuştu.

Talihsiz. Beklenmedik. Zamansız.

Ta ki bir sonraki ölüme dek.

Judith Thomas Sexton’ı hiçbir zaman sevmemişti. Tommy küçükken bile bir zorbaydı. Kıvırcık kızıl saçlı, kahverengi gözlü, şişman bir çocuktu. Kendinden küçüklere sıklıkla işkence eder, durmaksızın onlarla uğraşırdı. Büyüdükçe daha da amansız bir zorbaya dönüşmüştü; gençliğinde hayatını borç tahsil ederek idame ettirmiş, emekliliğinden sonra tahsilat acenteliği ve tefecilik yapmıştı. İki ay önce Brixton’da polisin mafya hesaplaşması dediği bir olayda katledilmişti. Ölümünün vahşeti basının ilgisini çekmişti: Bedeni boğazından kasıklarına kadar açılmış, kalbi ve ciğerleri sökülmüştü. Gazeteler bu habere MODERN KARINDEŞEN LONDRA’DA başlığını atmışlardı.

Judith Sexton’ın öldürülmesine şaşırmamıştı. Tommy’nin kötü bir sonla karşılaşacağını her zaman biliyordu. Düşman bombardıman uçakları üstlerinden geçerken çocuğun dikkat çekmek amacıyla fenerini açarken yakalandığı ve fena bir dayak yediği o geceyi hâlâ hatırlıyordu. Çocuk sonrasında cezasının amacına değer olduğundan bahsetmişti: Uçakların kasabayı bombalamasını umut ediyor çünkü bir ceset görmek istiyordu.

Üç hafta önce Georgina Rifkin’in öldüğünü duyduğunda Judith ilk kez korkudan buz kesmişti. Sırrı bilen iki kişinin ölümü bir rastlantıydı. Üç kişinin ölümü ise tesadüften fazlaydı. Emekli bir öğretmen olan Georgie National Express’in raylarına düşmüştü. Daha sonra Judith internette yaşlı kadının kollarının ve bacaklarının tren raylarına bağlanmış olduğuna dair çıkan söylentileri keşfetmişti.

Yalnızca dört gün önce Nina Byrne Edinburgh’da ölmüştü. Basın emekli kütüphanecinin dairesinin mutfağında yemek yaparken yanlışlıkla kaynar yağ dolu tencereyi üstüne devirdiğini açıklamıştı. Judith Nina’nın asla yemek yapmadığını biliyordu.

Ve şimdi Bea.

Daha kaç tanesi vahşice öldürülecekti?

Judith Walker kurbanların sistematik bir şekilde katledildiğini biliyor ve sıranın ne zaman kendisine geleceğini merak ediyordu.

Judith ayağa kalktı ve güneşten solmuş bir fotoğrafı şömine rafından alıp pencereye yöneldi. Fotoğrafı güneşe doğru çevirip üç düzensiz sıra halinde duran on üç gülümseyen yüze baktı. Bu arkada duran yaşça büyük çocuklarla ve onların önünde diz çökmüş daha küçük çocuklarla bir sınıf fotoğrafı olabilirdi. Siyah-beyaz fotoğraf uzun zaman önce sarı-kahve-rengiye dönmüştü ve yüzlerdeki detayları fark etmek oldukça zordu. Mildred, Georgina ve Nina arka sırada ayakta duruyor, birbirlerinin omzuna kolaylıkla attıkları kollarıyla sekiz yaş bağımsızlığını ortaya koyuyorlardı.

Sırıtan Tommy Bea’nın sol tarafında diz çökmüştü. Judith ise Bea’nın diğer yanında bağdaş kurmuş oturuyordu: İki kızın da üzerinde aynı çiçekli elbise vardı, ikisinin de kurdeleli siyah saçlarının bukleleri omuzlarına sarkıyordu. Bu küçük esmer kızlar kardeş sanılacak kadar birbirlerine benziyorlardı.

Bu çocukların beşi artık ölüydü.

Judith bir daha asla kullanmayacağına ant içtiği bastonundan destek alıp küçük kulübesinde dolanarak tüm pencerelerin ve kapıların kilitli olduğundan emin oldu. Onun için geldiklerinde bu engelin ne kadar etkili olacağını bilmiyordu ama yine de belki ona yanında taşıdığı reçeteli hapları yutabilecek kadar zaman kazandırırdı.

Polise gidebilirdi, fakat yalnız başına yaşayan ve kedisiyle konuştuğu bilinen yaşlı bir kadının ipe sapa gelmez laflarına kim inanırdı ki? Polislere ne anlatacaktı? İkinci Dünya Savaşı sürecinde birlikte tahliye edildiği beş çocuğun öldürüldüğünü ve sırada kendisinin olabileceğini mi?

“Bize neden birinin sizi öldürmek istediğini düşündüğünüzü açıklayın, Bayan Walker?”

“Çünkü ben İngiltere’nin on üç kutsal yadigarından birinin koruyucusuyum.”

Judith gülümseyerek merdivenin başında durdu. Bu düşünce ona bile oldukça gülünç geliyordu. Yetmiş yıl önce de bugünkü kadar şüphelenmişti.

Yaşlı kadın bir sonraki adımını atmadan önce tırabzanı ve bastonunu iyice kavradığından emin olarak merdiveni usulca çıkmaya başladı. İki yıl önce düşüp sağ kalçasını kırmıştı.

Yetmiş yıl önce ihtişamlı bir savaş dönemi sonbaharında on üç çocuk Galler dağlarının gölgesindeki bir kasabaya yerleştirilmişti. Birçoğu evinden ilk kez ayrılıyor ve ilk kez bir çiftlikte kalıyordu.

Bu büyük bir maceraydı.

1940 yazında çiftliğe gelen aksakallı adam ise yalnızca başka bir merak unsuruydu. Ta ki onlara büyü ve folklor hakkında vahşi ve harika hikâyeler anlatmaya başlayana dek.

Judith anahtarı çevirip kullanmadığı yatak odasının kapısını iterek açtı ve toz zerrecikleri akşamüstü güneşinde uçuşurken kontrol edilemez bir biçimde havasız alanda hapşırdı.

Yazar

BENZER İÇERİKLER

Zorba

Editor

Gabriel Arafta

Editor

Hayalet Tugay

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası