Roman (Yerli)

Sensiz Olmaz Aşkım

Aşk, deyince akan sular durur. Aşkı arayışın, bulmanın, bulunca da orada kalmanın romanı.

Rüyalarınızı süsleyen bir aşk hikâyesi okuyacaksınız…

Aşk, ne demekti?
Aşk, özlemekti, ağlamaktı, unutamamaktı,
Aşk, yalnızlıktı, rüyalarla boğuşmaktı, çaresizlikti.
Aşk, delice sevmekti.
Aşk, sensiz olmaz aşkım, demekti

Sorunlu bir ailede yetişen genç bir kız.
Babasız büyümüş genç bir delikanlı.
Tesadüflerin buluşturduğu iki hayat.
Büyük bir acı…
Umutsuzluk, yıkılış
Büyük bir sevinç..

***

Aşk, ne demekti?

Aşk, gurbet demekti.
Aşk, sıla demekti.
Aşk, özlemekti, özledim demekti.
Aşk, kendi ellerinle kendini yakmaktı.
Aşk, serinlemek için girdiğin denizde için için yanmaktı. Aşk, ağlamaktı.
Aşk, unutmaktı, unutamamaktı, unutulmamaktı.
Aşk, iki damla arasındaki sınırdı.
Aşk, her şey senin olsun demekti.
Aşk, mutlu ol demekti.
Aşk, yalnızlıktı, yalnızlığa koşmaktı.
Aşk, rüyalarla boğuşmaktı.
Aşk, hayallerle coşmaktı.
Aşk, çaresizlikti.
Aşk, çocuk olabilmekti, yalansız, dolansız.
Aşk, sensizlik zor, diyebilmekti.
Aşk, gelmese de beklemekti.
Aşk, gülümsemekti, gözyaşıydı, gitmekti.
Aşk, ben yalnız seni sevdim, demekti.
Aşk, delice sevmekti, delice sevmekti.

AŞK, SENSİZ OLMAZ AŞKIM, demekti

Bölüm 1

Ercan, her zaman neşeliydi. Somurtkan bir yüzle onu gören çok az insan olmuştu. “Çocuk Dünyası” şirketinin ana bina kapısından içeri girdiğinde ilk önce güvenlik görevlisiyle şakalaşırdı. Danışmadakileri de atlamaz sırayla hal hatır sorardı. Buğday teni ışıl ışıl yanardı. Şirketin hem ortağı, hem yönetici müdürü, hem de müfettişiydi. Tüm neşesine rağmen kimseyle özelini paylaşmazdı.

Her günkü günlerden biriydi o günde. O capcanlı adamın yerinde başka biri vardı, yüzü solgundu. Keskin, gülümseyen bakışların yerinde yeller esiyordu. Kara gözleri donuklaşmış, feri sönmüştü. Uzun boylu sportmen yapılı genç adamın yerinde yeller esiyordu. Omuzları düşmüş, boyu kısalmıştı sanki. Ruhunun içini saran karışıklık, sıkıntı, bedenine yansımıştı. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı.

Güvenlik görevlisini karanlık yüzüyle, konuşmadan, başıyla selamladı. Alt katta güvenlik dışında danışma ve yurt dışından gelen misafirlerin ağırlandığı salon bulunuyordu. Personel patronlarını her sabah giriş kapısında karşılardı. Şirketin değişmeyen en katı kuralıydı. Asansöre giderken çevresindekilerle hiç ilgilenmedi.

Asansörden çıkıp odasına geçerken sekreterin orada olup olmadığına bakmamıştı bile. Oysa mutlaka şakalaşır, ayaküstü bir iki dakika sohbet ederdi.

Ercan, içi kararmış bir halde kendini odasındaki büyük deri koltuğa bıraktı. Yüzünü koltuğun derisine dayadı kokladı. Sevdiği kadının kokusunu arıyordu.

Ne geçmişti aralarında. Nasıl bir konuşma?

Sabahın köründe çalmıştı cep telefonu. “saat dokuz da işyerime gel, seni bekliyorum.”, demişti Handan. Hiç alışık olmadığı bir soğukluk vardı sesinin tonunda. Yanına vardığındaysa hiç uyumamış olduğunu anladı. Yüzüne yansıyan hiddetine daha önce hiç tanık olmamıştı. Taksi havaalanına gidiyordu. Handan’ın göz pınarları dolu doluydu. Dokunsan ağlayacaktı. Dokunmasına da gerek kalmamıştı. Uçan martının kanadını andıran dudaklarının arasından kelimeler süzülürken, billur gibi beyaz gözyaşları yanaklarını yalamaya başladı.

Ben uzaklara gitme kararı aldım, biliyorsun. Sesi ağlamaklıydı

Biliyorum Handan ama gitmene gerek yok, çözeriz demiştim. Sen de kesinleştirmemiştin.

Tayinim çıktı.

Ne zaman?

Ercan afallamıştı. Çok şaşırmıştı, söylediğini anlamamıştı. Daha bir hafta olmuştu evlilik teklifini yapalı. Kekeleyerek, sürdürdü konuşmasını.

Ama biz evlenecektik. Böyle karar almıştık.

Evlilik kararımızı gözden geçirdim, hem de defalarca. Hemen her gece ağlayarak uykuya dalmadan önce……..

Sustu. Boğazına düğümlendi kelimeler. Gözlerinden süzüldü, billur taneler.

Bir hafta öncesiydi. Bir Cuma günüydü. Akşam yemeğine çıkmışlardı. Gece her şey ne kadarda güzel başlamıştı. Bostancı sahilindeki çok kaliteli bir restoranda buluşmuşlar, güle oynaya yemeklerini yemişler, gecenin ilerleyen saatlerine kadar dans etmiş eğlenmişlerdi. Gecenin sonunaysa Ercan’ın hazırladığı sürpriz damgasını vurmuştu. Bir kemancı bitivermişti masanın yanında. Üzerinde uzun etekli, eteğinin arkası beline kadar yırtmaçlı, siyah erkek frak ceketi pantolonu vardı. Ceketinin altında parlak simleri olan pilili beyaz gömleğini yakasındaki siyah papyon tamamlamıştı. Elinde taşıdığı kocaman sepetteki gülleri saçarak gelen genç bir kadın hemen arkasından ortaya çıkmıştı. Handan, çok şaşırmıştı. Kemancı “Aşk Hikâyesi” şarkısını çalmaya başlamıştı. Ercan, her zaman yaptığı gibi yazdığı dizeleri mırıldanmaya başladı.

Hangi günü istersin, sunsalar geçmişi
Arzularının, üst üste olduğu anlar mı gülümser
Lafla karışık, akşamüstü gezintileri mi?
İstediğini, al deseler yeryüzünden sana
Lüzumsuz bulur musun? Beni? Sevgi mi?

Ercan, gözlerini bir an olsun üzerinden alamadığı genç kızın önünde diz çökmüş “Masal Prensesim, benimle evlenir misin”, diye sormuştu. Sesine yansıyan heyecan aşkının kanıtıydı. Kaybetme korkusu, reddedilme korkusu taşıyan insanların yaşadığı ürkeklik hali görülmeye değerdi. Hafif hafif titreyen elindeki küçük kutuyu açmış, içinden çıkardığı tek taş pırlanta yüzüğü havaya kaldırmıştı. Handan, heyecandan kıpkırmızı kesilmişti. Tir tir titriyordu. Kurumuş dudaklarını diliyle ıslatmış, “evet”, demiş, titreyen sağ elini öne doğru uzatmıştı. Ercan, yüzüğü parmağına takarken şiir okumayı sürdürmüştü.

Kolaydır güzelim, sözde sevda kolaydır.
Aşk ile sevgi, dilde ballanır.
Nasıl, gün batışı rengi, tabloda durgundur.
Anla işte, canlıyla cansızı anla.
Razıyım, tek anladığın bu olsa da
Gönlüme göz kırp, gülümse
Isıt, üşütme. Gün bu gün, ay bu ay yıl bu yıldır.

Yan masalarda oturanlar çok etkilenmiş olmalıydı ki “Bravo gençler”, “Tebrikler”, “mutluluklar” diye bağırarak alkışlamışlardı. Coştukça coşmuşlar, “Öp. Öp. Öp.” tezahüratında bulunmuşlardı.

Bu mutluluk verici isteği gülümseyerek karşılamıştı iki sevgili. Ercan, sevdiği kızın gözlerinin içine bakarak, dudaklarına sıcacık, sevgi dolu, aşk dolu bir öpücük kondurmuştu.

Birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Büyümeye çalışan çocuklar gibi. Kolların sardığı vücutları birleşmişti. İkisi de çok mutluydu gece boyunca. Handan, kadınsı tutkularıyla yaşıyordu aşkını. Gece hiç bitmeyecekmiş gibi. Gündüz olmayacakmış gibi.

Aşk, insanın aklını uyuturmuş. Aşıklar da aşkla ısınmış, gönül içinde uyurmuş.

Lüks restorandan deniz kıyısındaki sahil yoluna çıktılarında, ilk akıllarına gelen düşünce baş başa kalma istekleriydi. El ele tutuşmuşlardı. Koşar adımlarla yolun karşısına geçtiler. Sahil bulvarının çimenlerle kaplı yeşilliğinde çam ağacının altına attılar kendilerini.

Uzaktan onları izleyen birinin dışında bulundukları yerde kimsecikler yoktu.

Ercan, omzundan tutarak Handan’ın sırtını ağaca dayadı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Nefesleri nefeslerine değiyordu. Handan, ayakta durmakta zorlandığını hissetti. Dizleri titriyordu. Ayaklarının bağı çözülecekmiş gibi geliyor, oracığa yığılıvereceğini sanıyordu. Ercan da aynı durumdaydı. Sevgilisinin yanağına dokunan parmaklarının titrediğini de hissediyordu. Heyecandan ikisinin de göğsü sık sık inip kalkıyordu. Yaşanan her ilk, öğrenilinceye kadar korkuyla karışık duygu selinde adrenalini yükseltiyordu. Doğanın, yaradılışın yüklediği arzuların gücüne, karşı koymak mümkün değildi. Çok sürmedi.

Dudakları birleşti.

Ağız dolusu dudakların tadına kavuştular.

İstanbul, büyülerin şehri, aşkların şehri, tutkunların şehriydi. Marmara Denizinin hafif beyaz köpüklü dalgalarının hışırtısı, koyu mavi sularının çığırışı, bulvarın beton bloklarına her çarpışında çıkardığı sesle hipnotize ediyor, aşıkları büyülüyordu.

Sahilin betonlarını çiğneyerek denizin kenarındaki kayaların üzerine çıkıp oturdular. Ayakları suyun içinde oynaşırken Ercan, ileriye dönük planlarını anlattı uzun uzun. Aralarında kararlaştırdıkları harekete geçme zamanı gelince her şeyleri tamam olacaktı. Kısa süre sonra Handan’ı istemeye gidecekti. Handan, onun olacaktı. O da Handan’ın.

Büyü bozuldu.

Ne olduysa o muhteşem geceden sonra onu eve bıraktıktan sonra olmuştu. Büyü bozulmuştu. Handan la ertesi gün yaptıkları telefon konuşmalarından sesine yansıyan bir sıkıntısı olduğunu anlamıştı. Bir hafta süren anlam yükleyemediği kaçışlarının, konuşmaları bitirme isteğinin, aralarındaki gizli bağı bozacağından korkuyordu.

Kötü bir şeylerin habercisi olacağını hisseden Ercan, kendi özgüvenine yenik düşerek sevgilisinin üzerine gitmemişti.

Akşam oluyordu.

İçinde bulunduğu günün sonunda gelen telefonla, korktuğu başına gelmişti. Güneş gecenin karanlığına kavuşmak üzereydi. Apar topar kalkmış, yanında soluğu almıştı.

Handan’ın gözyaşları yanaklarında süzülürken, boğazına düğümlenen kelimeler bir türlü özgürlüğüne kavuşamıyordu. Ercan, iki omzunu güçlü elleriyle kavradı.

Ne diyorsun sen?, diye sorduğunda kalp atışları hızlanmıştı.

Uzaklara gitme kararım kesin.

Ses tonu sertleşmişti. Kızgındı.

Ben vazgeçeceğini umuyordum. Ne zaman aldın bu kararı. Hani konuşacaktık, düzeltecektik. Ortada hiçbir şey…

Sözünü kesti.

Her şey bana yüzük taktığın, evlenme teklif ettiği gece başladı.

Nasıl?

Biliyorsun, annem, babam, bir de babamın kuklası olan erkek kardeşim var.

Biliyorum.

Seninle tanıştığım ilk günden beri ilişkimizden haberleri varmış. Nereye gitsek, kardeşim peşimdeymiş. Ne yaşıyor olursak olalım, ilişkimize bitecek gözüyle bakmışlar. Geçen hafta yemek yediğimiz restoranda, yaşamımın en güzel gününü bana yaşattığın, evlenme teklifi yaptığın gece de bizi izlemiş. Parmağıma yüzük takarken fotoğrafımızı da çekmiş. Gecemizin sonunda beni eve bıraktığında, kamelyaya oturmuş, gelmemi bekliyormuş. Benimle ilişki kurduğu tek konu var, o da para. Para istedi, yok dedim. Biliyorsun gerçekten yok. “Bak babama deyiveririm bu gece yaptıklarını”, dedi. Düşünebiliyor musun? Ablasını, beni, tehdit etti. Oysa ne çok emeğim var üzerinde, onu yetiştirirken. İçim sızladı, yandı. Dilim damağım kurudu, sessizce odama geçtim. Benim aptal kardeşim seninle aramızda, kendi kendimize nişan yaptığımızı, öpüştüğümüzü babama söyleyemeden başına o olay geldi. Hapse girdi. Ama babam bir şekilde nereden öğrenmişse ilişkimizi öğrenmiş. Evde kıyamet kopardı. Beni yaşamımın en önemli kişisini öldürmekle tehdit etti. Çok ağır laflar etti. Beni okutmak için neler çekmişler. Okulumu rahat bitireyim, sıkılmayayım diye her türlü işe girip çalışmış. “Elin ağzının kokusunu boş yere mi çektik. Sen oku da bize yardımın olsun diye çektik”, diye bas bas bağırdı. Mahallemizin dedikoducu kadınları kulaklarını iyice kabartmışlardır. Ben maaşımın neredeyse tamamını onlara veriyorum, sana da anlattım biliyorsun. Şimdi ben seninle evlenirsem, kazandığımı evime harcayacakmışım. Onlara faydam olmayacakmış, elin oğluna bakacakmışım. Senden ayrılmalıymışım. Daha neler neler söyledi babam. Bir haftadır her günüm çileli. Neler çektiğimi bir ben biliyorum bir de Allah biliyor. Babam seni mahkemede fark etmiş. Ayrılmadığımızı anlamış. Ondan sonra da neler yaşadığımı biliyorsun. Bütün bunlar yetmedi, yanına ziyarete giden komşularımıza ” O ikisini, kızımı, erkek arkadaşını lime lime doğrayacağım. Hele bir çıkayım şuradan, onları öbür dünyaya yollamazsam namerdim.”, demiş. Bir tarafta sen, bir tarafta ailem; mahvoldum ben, boğuluyorum. Çok yoruldum. Sana da çok zarar veriyorum. Gitmeli, kafamı dinlemeliyim. İki arada bir derede kaldım Ercan. Nefes alamıyorum. Her şeyimi, ruhumu, sevdiğim adamın yanında bırakırak buralardan gidiyorum artık. Her şeyi hazırlayayım, tam gitme anında söyleyeyim dedim. Gitme zamanım geldi, gidiyorum.”

Duyduklarına inanamıyordu Ercan. Tanıdığı o yumuşak ruhlu kadına ne olmuştu? Bir panter gibi pençelerini açmış, acımasızca saldırmış, yara üstüne yara açıyordu; dahası hiç aldırmıyordu. Seviyordu hani. Karamsar bir ruh hali karmaşası içinde yüreği cendereye kısmıştı. Pıt pıt atıyor ne söyleyeceğini bilmiyordu?

Ya ben? Ben ne olacağım, hiç düşündün mü.? Beni, bırakıp gidiyorsun.

Gözlerinin yüreği gibi dolmasını engelleyemedi. Yanaklarından süzüldü billur taneler. Yüreği de içine ağlıyordu.

Hiç beklemediği kaybedişinin acısı içini yakmıştı. Ne yapacağını bilemez halde gözyaşlarını siliyor “Ben ne olacağım.? Ben sensiz ne yapacağım?” diye dövünüyordu.

Handan, onu dinlemiyordu. Kızgınlığından gözü hiç kimseyi görmüyordu. Delici bakışlarında gizlenen yaşama duyduğu kin ve öfke, kara yağmur bulutlannı delip geçmeye çalışan güneş ışığı gibiydi. Kaçmak, kaçmak istiyor, bir an önce gitmek istiyordu buralardan. Tek yapmak istediği buydu.

Gece yarısından sonra ki saatlerde trafik yoğun olmuyordu. Yollar bomboş sayılırdı. Hava alanına geldiklerinde hiç duraksamadı, hırsla açtı arabanın kapısını. Tek ve küçük bir valizi vardı. Hiç konuşmadan bagaj kapağını açtı, valizi eline aldı. Taksicinin eline yol parasını fazlasıyla sıkıştırdı. Hızlı adımlarla girişe yöneldi. Yanında koşuşturan gönlünü verdiği adamı görmüyor, yokmuş gibi davranıyordu. Dış hatlar giden yolcu peronuna iki numaralı kapıdan giriliyordu. Peş peşe içeri girdiler. İlk kontrol noktasından geçerken ikisi de sessizliğe bürünmüştü.

Ercan, gideceğine hala inanmıştı. Handan, gittikten sonra bir daha geri dönmeyeceğini iyi biliyordu.

Biletini almak için uçuş bürosuna yöneldi. Kuyruk yoktu. Kısa sürede valizini verdi, bilet kartını aldı. Uçağa bineceği

BENZER İÇERİKLER

GÜLTEKİN

Editor

Öldüğüm Gün

Editor

Kanlı Taht (Kösem Sultan’la Turhan Valide Sultan’ın İktidar Savaşı)

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası