Roman (Yerli)

Zamanımızın Bir Kahramanı

I Bella

“Tiflis’ten geliyordum. Küçük yaysız arabamdaki tek yük, yarısına kadar Gürcistan yolculuğumun notlarıyla dolu bir bavuldu. Bu notların çoğu, talihiniz varmış ki, kayboldu; içinde öteki eşyalarımın bulunduğu bavul ise, talihim varmış ki, sapasağlam duruyor.

Kayşavur Vadisine girdiğimde, güneş karlı dorukların arkasında saklanmaya başlamıştı bile. Bir Oset olan arabacım, karanlık basmadan önce Kayşavur Dağı’na çıkabilmemiz için durmadan kamçılıyordu atları, sesinin olanca gücüyle de türküler söylüyordu. Ne tatlı bir yerdir bu vadi! Yeşil sarmaşıklarla örtülü, çınar ağaçlarıyla taçlanmış kızıl kayalar ve aşılmaz dağlar yükselir çevresinde; suların oyduğu sarı yarlar, uzakta tepelerde karların altın saçakları; aşağıda kasvetli, kara bir derbentten gürültüyle fışkıran adsız bir dereyle birleşen Aragva Irmağı gümüş bir iplik gibi uzanır, bir yılanın derisi gibi parıldar.

Kayşavur Dağı’nın eteğine gelince bir hanın yanında durduk. Yirmi kadar Gürcü ve dağlı toplanmıştı burada, bağırıp duruyorlardı; biraz ötede, geceyi geçirmek için bir deve kervanı konaklamıştı. Arabamı bu uğursuz dağa çıkarabilmek için mutlaka öküz tutmam gerekiyordu, çünkü güz gelmişti bile, yerler buz içindeydi; yol ise iki kilometreden uzundu.

Elden ne gelir: Altı öküzle birkaç Oset tuttum, içlerinden biri bavulumu sırtladı, ötekiler de öküzlere yardım etmeye koyuldular, ama yardımlarını sadece bağırmakla yapıyorlardı.

Arabamın arkasından, tepeleme yüklü olmasına rağmen, dört öküzün kolaylıkla çektiği başka bir araba geliyordu. Bu durum şaşırttı beni. Arabanın arkasında, gümüş kakmalı Kabarda çubuğunu tüttürerek, sahibi yürüyordu. Sırtında apoletsiz bir subay üniforması, başında tüylü bir Çerkez kalpağı vardı. Elli yaşlarında görünüyordu; yanık teni, yüzünün Kafkas güneşine alışık olduğunun belirtisiydi; vaktinden önce ağarmış bıyıkları dimdik yürüyüşüne, dinç görünüşüne yakışmıyordu. Yanına yaklaşıp selam verdim. Usulca aldı selamımı, sonra da koca bir tütün dumanı çıkardı ağzından.

-Anlaşılan sizinle yol arkadaşıyız.

Sessizce başını eğdi yine.

-Stavropol’a gidiyorsunuz galiba?

-Evet efendim. Beylik eşyayla.

-Söyler misiniz bana, benim boş arabamı şu Osetlerin yardımıyla altı öküz zor kıpırdatırken, nasıl oluyor da, sizin ağır arabanızı dört öküz kolayca çekiyor?

Kurnazca gülümsedikten sonra kendini önemseyerek bana baktı:

-Anlaşılan Kafkasya’da uzun zaman bulunmadınız.

-Buraya geleli bir yıl kadar oldu, diye cevap verdim.

Bir daha gülümsedi.

-Niye sordunuz?

-Şunun için, efendim: Bu Asyalılar müthiş düzenbazdır! Bağırıp çağırmayla hayvanlara yardım ettiklerini mi sanıyorsunuz? Ne diye bağırdıklarını şeytan bilir. Bakın bir de öküzler anlar onların dilinden; isterseniz yirmi öküz birden koşun arabanıza, şu sürücüler bildikleri gibi bir bağırmaya başlasınlar, hiçbiri yerinden bile kımıldamaz… Ne madrabazdır bu herifler! Ama elden ne gelir? Yolculardan para sızdırmaya bayılırlar… Şımarttılar bu haydutları! Göreceksiniz, sizden de bahşiş koparacaklar, îyi bilirim onlrı, beni tongaya başaramazlar!

-Uzun zamandır mı burada görevlisiniz? Biraz kabararak,

-Aleksey Yermolov’un zamanında başladım göreve, dedi. Sınır komutasını aldığında ben teğmendim, diye ekledi, dağlılarla çarpışmalarımdan ötürü, iki kere terfi ettim… onun komutasındayken.

-Şimdi?

-Şimdi sınırda, Üçüncü Tabur’dayım. Ya siz? Ben de kendimi anlattım.

Konuşmamız burda sona erdi, yan yana, sessizce yürümeye devam ettik. Dağın doruğunda, kara rastladık. Güneş batmıştı, güneyde olduğu gibi, gece, hiç ara vermeden günü takip etti; yine de, karın beyazlığı yüzünden yolu kolayca çıkarabiliyorduk, hâlâ tırmanıyorduk, ama yokuş artık o kadar dik değildi. Bavulumun arabaya konmasını, öküzlerin yerine de atların koşulmasını büyürdüm ve vadiye son bir kere bakmak için arkama döndüm; boğazlardan dalgalar halinde çıkan yoğun sis bütün bütüne kaplamıştı vadiyi, en ufak ses bile gelmiyordu kulağımıza. Osetler gürültüyle çevremi sarıp bahşiş istediler, ama Yüzbaşı onları öyle bir haşladı ki, hepsi bir anda dağılıverdi.

-Ne herifler, dedi Yüzbaşı, daha Rusça’da “ekmek” demesini bilmezler, “subayım, bahşiş ver” sözlerini ebzerlemişler. Bana kalırsa, Tatarlar daha iyidir, hiç olmazsa içki içmezler.

Konak yerinden bir kilometre kadar uzaktaydık hâlâ. Her yer o kadar sessizdi ki, bir sivrisinek uçsa vızıltısını dinleyerek kendisini takip etmek mümkündü. Solumuzda derin bir boğaz kapkara ağzını açmış; arkasında, bizim önümüzde, gün batımının son akislerini taşıyan solgun ufukta kar tabakalarıyla, kırışıklarla kaplı lacivert tepeler var. Karanlık gökte yıldızlar parıldamaya başlamıştı; gariptir, burada yıldızlar kuzeyde olduğundan daha yükseklerde duruyorlar sanki. Yolun iki yanında, çıplak, kara kayalar fırlamış; ötede beride, karın altından çalılar görünmekte, ama bir tek kuru yaprak bile kıpırdamıyor; tabiatın bu ölü uykusu arasında yorgun üç posta atının soluyuşunu, çıngırağın düzensiz sesini dinlemek çok tatlı.

-Yarın güzel olacak! dedim. ‘ Yüzbaşı tek kelime bile söylemeden parmağıyla önümüzdeki yüce dağı gösterdi. ‘

-Nedir bu? diye sordum.

-Gud Dağı.

-Ne olmuş?

-Bakın nasıl tütüyor.

Gerçekten de, Gud Dağı tütüyordu; yamaçlarından incecik bulutlar tırmanıyordu, tepesinde de, karanlık gökte bir leke gibi görünen simsiyah bir bulut duruyordu.

Konaklayacağımız hanla onu çevreleyen dağ evlerinin damlarını seçebiliyorduk artık, ilerimizde sevimli ateşler ışıldıyordu; soğuk bir rüzgâr esti ansızın, boğaz uğuldadı, incecik bir yağmur başladı. Yamçımı sırtıma atmaya ancak vakit bulabilmiştim ki, lapa lapa kar yağmaya başladı. Saygıyla Yüzbaşı’ya baktım.

Sıkıntıyla,

-Geceyi burada geçirmemiz gerekecek, dedi. Bu tipide dağlardan geçilmez.

Sonra,

-Krestovaya Goro’da çığ var mı? diye sordu sürücüye. Oset sürücü,

-Daha yok efendim, diye cevap verdi, ama yakında olur. x Konaklayacağımız yerde yolcular için ayrı bir oda olmadığı için isli bir yerli kulübesine götürdüler bizi, geceyi orada geçirecektik. Kafkasya’daki yolculuklarımın tek lüksü olan dökme çaydanlığım vardı yanımda, yol arkadaşımı bir bardak çay içmeye davet ettim.

Kulübenin bir duvarı yara yapışıktı; kapısının önünde kaygan üç basamak vardı. El yordamıyla içeri girerken bir ineğe çarptım (Bu insanların evlerindeki dehlizler, ahır olarak kullanılır.) Hangi yana gideceğimi bilmiyordum: Burada koyunlar meliyor, ilerde de bir köpek hırlıyordu. Neyse ki, ölgün bir ışık parıldadı ötede, ben de kapıya benzer bir aralığı görebildim. Oldukça garip bir manzarayla karşılaştım. Tavanını isten kararmış iki direğin tuttuğu geniş kulübe insanlarla tıkabasa doluydu. Yerde bir ateş yakılmıştı, tavandaki bir delikten giren rüzgârın savurduğu duman ortalığı öylesine kaplamıştı ki, uzun süre çevremi göremedim: Yaşlı iki kadın, bir sürü çocuk, bir de sıska Gürcü oturmuştu ateşin çevresine, hepsi paçavralar içindeydi. Yapılacak bir şey yoktu, ateşin yanına çöküp pipolarımızı yaktık; biraz sonra çaydanlık dostça fokurdamaya başladı.

Bir çeşit şaşkınlıkla bizi sessizce seyretmekte olan pis ev sahiplerimizi göstererek,

-Ne zavallı insanlar! dedim Yüzbaşı’ya.

-Son derece salak insanlardır bunlar, diye cevap verdi. Düşünebiliyor musunuz, ellerinden hiçbir iş gelmez, eğitim de görmemişlerdir! Bizim Çeçenlerle Kabardalılar soyguncudurlar, ipsizdirler ama hiç olmazsa hepsinin gözüpektir; bunların silahla en ufak ilgileri yok: Hiçbirinde şöyle doğru dürüst bir hançer bile göremezsiniz. Ne olacak, Oset işte!

-Çeçenlerin bulunduğu yerde çok kaldınız mı?

-Kemenniy Brod yakınlarındaki bir kalede bölüğümle birlikte on yıl kaldım. Bilir misiniz orayı?

-Duymuştum.

-Aman efendim, oradaki haydutlarla uğraşmaktan canımız çıktı. Neyse ki, işler biraz düzeldi şimdi; eskiden olsa, kale duvarından on adım uzaklaşsan yolunu gözleyen bir Allanın belasına rastlardın: Bir an boş bulunsan, tamam: Ya boynuna bir kement sarılır, ya da ense köküne kurşunu yerdin. Ama yiğit adamlardı!… Merakla,

-Başınızdan çok serüven geçmiştir herhalde, dedim.

-Geçmez olur mu hiç? Tabii geçti…

Sözün burasında, bıyığının sol yanını çekiştirmeye başladı, kafasını önüne eğip düşünceye daldı.

Başından geçmiş bir olayı öğrenmek için can atıyordum yolculuk edip de günlük tutmakta olan her kişi bilir bu tutkuyu. Bu arada, çay da demlenmişti; bavulumu açıp iki küçük bardak çıkardım, doldurup birini onun önüne koydum. Bir yudum alıp kendi kendine söylenir gibi,

-Geçti tabii! diye mırıldandı.

Bu sözü büyük umutlar verdi bana. Kafkasya’da savaşlara katılmış insanların konuşmayı, başlarından geçen olayları anlatmayı pek sevdiklerini biliyordum; böyle fırsat da ellerine kolay kolay geçmezdi: Bir bakarsınız, bölüğüyle birlikte beş yıl ıssız bir yerde görevlendirilir, kimse kendisine “Merhaba” bile demez (çünkü çavuş dese dese, “Sağol” der). Üstelik çok şey de vardır anlatacak; çevrenizi merak uyandıracak yabani kişiler sarmıştır, her gün bir tehlikeyle, inanılmaz bir olayla karşılaşılır; böyle şeyleri pek azımız kâğıda geçiririz, buna üzülmemek elde değil.

-Çaya biraz rom koymak istemez miydiniz? diye sordum karşımdakine. Beyaz Tiflis romum var; gece de soğuk.

Çok teşekkür ederim ama istemem, ben içki içmem.

-Nasıl olur?

-Öyle işte. Kendi kendime yemin ettim. Teğmendim, günün birinde içkiyi fazla kaçırdık, geceleyin alarm verdiler; erlerin önüne sarhoş çıktık, Aleksey Petrovi bunu öğrenince canımıza okudu. Hay Allah, çılgına dönmüştü! Az kalsın, divanı harbe verecekti bizi. Üstelik buralarda in cin görmeden geçirirsiniz yılı, bir de votkaya alıştınız mı, işiniz tamam demektir. Bunları duyunca, az kalsın bütün umudumu kaybediyordum!

-Çerkezlere bakın mesela, diye devam etti. Düğünde olsun, cenazede olsun bozayla kafayı buldular mı hemen hançerlerine sarılırlar. Bir keresinde canımı zor kurtardım, üstelik de arkadaşım olan bir prensin evinde.

-Nasıl oldu bu iş?

-Nasıl mı oldu?… (Piposunu doldurup bir nefes çekti, sonra anlatmaya başladı.) Bölüğümle birlikte Terek’in ötesinde bir kalede bulunuyordum yakında beş yıl olacak. Bir sonbahar günü, erzak postası geldi; postada bir de subay, yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Tepeden tırnağa üniformalı, yanıma çıkıp kalemde kalmak üzere emir almış olduğunu bildirdi. Öyle ince biriydi ki, teni öyle narin, giydiği üniforma öyle yeniydi ki, Kafkasya’ya yeni geldiğini hemen anladım. “Herhalde daha önce Rusya’da görevli bulunuyordunuz?” diye sordum. “Evet efendim,” diye cevap verdi. Elini sıkarak, “Memnun oldum,” dedim, “Memnun oldum. Biraz sıkıcı bulacaksınız burayı, ama anlaşırız sizinle, ikimiz. Onun için sadece Maksim Maksimiç deyin bana; hem sonra böyle tepeden tırnağa üniformayla dolaşmanızın da gereği yok. Beni görmeye gelirken başınıza kasketinizi geçirirsiniz, yeter.” *

Yatacak yer verdik ona, o da kaleye yerleşti. *

BENZER İÇERİKLER

Son Hafriyat & Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi

Editor

Yedi Erdem

Editor

Yansıma

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>