Roman (Yabancı)

Aşk, Yaz, Savaş

Maria, evlilikten kaçıp evinden ayrılıp büyülü şehir İskenderiye’ye doğru tek başına yola çıktığında henüz daha on ikisindeydi. Yaşamın kendisine cömert davrandığını söylemek zor. Savaşın çetin koşullarını yaşamış ve sevdiği adamı savaşa kurban vermiş olan yaralı Maria’nın yaşamdaki tüm umudu silinmişken, ortalama bir aşka teslim olup yaşamını kökten değiştirmek cesaretini gösterdiğinde ancak yirmi altısına varmıştı. Savaş sonrası yokluklarıyla, isyanlarla, politik kavgalarla, var olma savaşlarıyla geçen, öğrenme aşkının süslediği, çalışkanlığın yaşanılır kıldığı bir ibret hikâyesi Maria’nınki…

Her satırı yaşanmış, her satırı büyülü… Aşka kucak açmanın ve ona teslim olmanın değil; aşka karşı savaşmanın ve onu kullanmanın, direnmenin, dayanmanın ve yaşamının soluk kesen öyküsü…

” Aşk, Yaz, Savaş keyfiyle okuyucuyu kazanıp insana hayatın ötesinde “laus vitae”yi sunuyor. İyi bir edebiyat eserinin elinizde bulunmasından daha iyi ne olabilir ki?”
-V.D. Anagnostopulos-Thessalia Üniversitesi Öğretim Görevlisi

“Kişisel ve toplu anıların bağlantısından oluşan kurgusundaki Evgenia Fakinu’nun gücü insanı etkiliyor. Sonucunda büyük bir ustalıkla, karakterlerinin değişimini en inandırıcı şekilde belirtme gücüne sahip olaylar yaratmayı başarıyor.”
-Yorgos Vaylaki-Diavazo Edebiyat Dergisi Mart 2004

“Evgenia Fakinu, her seferinde kurduğu daha basit ancak oldukça net ve duru, sadeliğin kattığı güzelliklerle zenginleşen bir anlatımın içinden çıkarak güçlü duygular yaratan etkileyici sahneler yaratarak dilini daha keyifli hale getirebilecek bir olgunlukla yazıyor.”
-M.G. Meraklis-Atina Üni. prof. İleksi Edebiyat Dergisi Ağustos 2003

“..kişisel ve toplumsal hafıza ve birikimi, kendi kendini tanıma denizine doğru götüren bir sandal gibi değil mi Evgenia Fakinu’nun romanında belirip kaybolan. Chopen’in piyanoda çalınan “Nocturne”ne benzer bir müzik gibi duyuluyor. Susuyorsun.”
-Eleftheria Gazetesi Mayıs 2003-

“Bazı insanlar vardır… Büyük bir hareket yapmaksızın şaheserler yaratırlar. Topraklarının tarihi tenine işlemiştir onların ama sessiz kalarak kendi yollarına devam etmişlerdir. Evgenia Fakinu’nun yeni kitabının kahramanı da böylesi bir insan.”
-Mikela Hartulari-Ta Nea Gazetesi Mayıs 2003

***

SİMİ 1919-1931

MUCİZELER DÖNEMİ

Sakız ağaçlarının altında parlayan bir yılan derisi gördü. Alıp almamakta tereddüt etti. Şans, uğur getirdiğine inanılan ve hayra alamet sayılan yılan derisini, onun yerine başka kadınlar bulmuş olsalardı, sevinçten çıldırırlardı. Ancak onun için bu ikonun anlamı bambaşkaydı: azap.

Daha önce de iki kez bulmuştu bu yılan derilerinden. İlk seferinde, henüz küçük bir kız çocuğuydu. Büyüklerin konuşmalarından etkilenerek bir heves ve ümitle hemen almıştı. Ancak yılan derisini bulduktan tam bir hafta sonra saçlarına dolanan yarasayı çıkartamadıkları için saçlarını kökünden kesmek zorunda kalmışlardı. İkincisindeyse, bundan beş yıl önce, evinin su deposunda bir kedi ölmüştü. Evde olmadığı bir dönemdi. On gün sonra dağdan döndüğünde kedinin leşini su deposunda bulmuş, mecburen, deponun temizlenmesi için en değerli şeyin, suyun hepsini boşaltması, bir sonraki yağmurlara kadar da depoyu boş bırakması gerekmişti. Büyük sıkıntıydı Çamaşırlarını, Lefkandio’ya ya da Pedi’ye giderek tuzlu suda yıkamak zorunda kalmıştı.

Yılan derisi bu sefer neler getirecekti acaba? Onu bulduğu yerde bırakmaya karar verdi. Eğer almazsa bu sefer getireceği sıkıntılardan belki de kurtulurdu. Yoksa sadece yoluna çıkmış olması bile yeter miydi?

Güçlükle ayağa kalktı. Karnı burnundaydı, eğildiği zaman nefesi kesiliyordu; artık hamileliğinin son ayına girmişti.

Eleni, yirmi yaşında, sessiz sakin bir kadındı. Güzeldi de, hem de çok güzeldi ama katır inadı vardı onda. Tıpkı ailesindeki bütün kadınlar ve annesi Marta gibi… Marta, bağımsız, iradesi güçlü ve ezelden beri ahlâk kurallarının dışındaki her şeye karşı kayıtsız biriydi. Marta’nın iki eşi vardı. Ki o zamanlar bu doğal olarak toplumu kendisine karşı kışkırtan, hiç de hoş olmayan bir duruma, iki tane soyadı almasına neden olmuştu. İlk eşinden iki tane çocuğu olmuş ve kimsenin asla öğrenemediği sebeplerden dolayı onu terk edip babasının evine geri dönmüştü. Bir süre sonra, bin sekiz yüz seksenlerde Türk işgalinin olduğu dönemde, zorluklardan dolayı, daha resmi olarak boşanmadan tekrar evlenmişti. İkinci eşi, Girit asıllıydı. Başarısızlıkla sonuçlanan ‘Girit Ayaklanması’ndan  sonra adalarından uzaktaki başka bir adaya, Simi’ye sığınanların torunlarındandı. İkinci eşinden de ikisi kız, biri erkek, üç çocuk dünyaya getirmişti. Eleni, onun en küçük kızıydı. Çocuklarını manastırın avlusunda büyütmüştü.

Adada uzun yıllara dayanan eski ve köklü bir gelenek vardı. Manastırlar, zamanla, onlara sahip çıkan, bakımını üstlenen ailelerin olurdu. Hatta bölgenin idaresinin de bu ailelerin eline geçtiği söylenebilirdi. İnziva odalarının çatılarını, sıkıştırılmış toprakla kusursuz bir şekilde onarır, azizlerin adına yapılmış küçük kiliseleri temizleyip bembeyaz yapar ve bayramlarda, dini törenlerin düzenlenmelerini sağlarken, aynı zamanda da manastırın odalarında sıradan aileler gibi yaşarlardı.

Marta’nın manastırı imtiyazlıydı. Göze çarpan bir yerde konumlanmıştı; adanın en yüksek tepesinde, yerleşim bölgesinin doğuyu ve batıyı birleştiren geniş patika yolu gören bir kesimindeydi. Talihin yardımı da diyebileceğimiz, özel bir sebepten dolayı adanın tek akarsuyu oradaydı. On üçüncü yüzyılda küçük kiliseyi oraya yapan ilk keşişler bu en değerli hazineyi korumuşlardı. O zaman da akan ve hâlâ da akmaya devam eden ‘kaynak’ su, küçük bir mağaradan çıkarak, arkası kayalara dayalı manastırın deposunu doldururdu. Berrak, insana canlılık veren, güzel bir suydu. Bu yüzden de, daima özenle korunuyordu. Gece olunca, odalara geçit vermeyen yüksek, kalın duvarlı manastırı koruyan iki ağır dış kapı kapanırdı.

Güzel, sakin, aynı zamanda da inatçı Eleni, henüz küçücükken manastırın önünden sürüsüyle geçen, her seferinde de mutlaka, -hep susamış olurdu zavallı- manastıra su içmeye çıkan bir çobana aşık oldu.

Uyanık Marta durumu fark etmiş olmasına rağmen, ona su vermeyi de reddetmiyordu. Kızının bir çobanla evlenmesini istemediğinden, Sotiri’nin teklifine, dayanabildiği kadar itiraz etmişti. Çobanlık, zor işti; buna iş değil de kölelik demek daha doğruydu. Ne pazar tatili vardı, ne de işin bitiş saati belliydi. Ama dedik ya, Eleni hem inatçı hem de aşıktı. En sonunda da onunla evlendi. Annesi onu cezalandırmak istercesine, çeyiz olarak köyün en yüksek yerinde, küçük bir ev ve manastırın dışında, içinde asmalar, incir, armut ağaçları olan üç dönüm toprak verdi. Kızını kendi yöntemiyle sürgün etmişti. Yer varken, manastırdaki odalardan birini, başlarını sokmaları için kızına verebilecekken, Eleni’yi hemen hemen her gün elinde bir tenekeyle en kıymetli şeyi, suyu alması için dik yokuşu inip çıkmak zorunda bırakmıştı.

Bu iki kadının arasındaki ilişki gergin bir ip gibiydi. Tıpkı, ağzına kadar dolu tenekedeki su dökülmesin diye Eleni’nin onu omzunda taşıması gibi ilişkilerinde denge kurmaya çalışırlardı. Aralarındaki ilişkinin iyi olmadığını gösteren başka bir şey de Eleni’nin toplam beş kız çocuğu doğurmuş olmasına rağmen bir tanesine bile annesinin ismini vermemiş olmasıydı. Töreye uyarak, ilk kızına kayınvalidesinin adını koymuştu. Geri kalanlar içinse, illa ki bir adak bahanesi bulmuştu. Henüz doğmamış bebeleri, her zaman bir azize adardı. Marta, karakterine de ters düşeceğinden, asla bir şey söylemezdi ama onu tanıyanlar kızına içerlediğini, torunlarına karşı da çok fazla sevecen olmadığını söylerlerdi.

Eleni, yılan derisini bulduğu zaman üçüncü çocuğuna gebeydi. Büyük kızı Annika dört, diğer kızı Tarina da iki yaşındaydı. İkinci kızı ismini, tabii ki o da bir azize adanmıştı, Tharino’nun baş meleği Mihail’den almıştı. Doğacak üçüncü çocuğunun adı için Eleni, çoktan kararını vermişti bile. Hem kocasının soyunu devam ettirmesi, hem de gelecekte sürü işinde yardımcısı olur diye bir erkek çocuğuna sahip olmayı çok istediğinden, üçüncüsü erkek olursa, ona kayınpederinin adını verecekti. Bu sefer de yine kız olursa, rüyasında Meryem Ana’yı gördüğü için adını Maria koyacaktı. İsim konusunda her şeyi ayarladığı gibi hamilelikleri de planladığı gibi olmuştu. Her iki senede bir, bir bebek. O zamanların düzeni böyleydi. Doğanın düzeni de acele etmeden ilerliyordu. Kadınlar bebeklerini emzirdikleri sürece hamile kalmıyorlardı. Bebekleri memeden keser kesmez de bir sonraki için hazırlanıyorlardı.

Eleni daha gün doğmadan uyanırdı. Kocasına, hayvanların sütünü sağmakta yardım eder, sonra da sürüyü salardı. Koyunla keçi sütünü karıştırarak yaptığı o mis kokulu tereyağı için akşam sağılan sütü yayıp, topladığı kaymağını kaplara koyardı. Daha sonra peynirlerin kabını yıkadığı suya; çuroya (kepek) koyarak köpeklerin yemeğini hazırlardı. Çoban köpekleri aile fertlerinden sayılırdı. Daha sonra da günlük uğraşılarına koyulur, yemek yapar, ev işleriyle uğraşır ve güneş batmaya başlayınca da, bir kez daha hayvanların sütünü sağar, sönen lambanın fitilinden çıkan gaz kokusu kayboluncaya kadar yorgunluktan bitkin halde, çoktan uyuyakalmış olurdu.

Acaba Eleni, annesinin onu bir çobana vermek istememesinde, az da olsa, haklı olduğunu hiç düşünmüş müdür? Düşünmüş olsa bile inadı yüzünden böyle bir şeyi kendine dahi itiraf edememiştir. İnattan ama aşktan değil. Günlük işkenceler yüzünden çabuk değişmiş kocasının, zamanla yeni yeni huyları da ortaya çıkmıştı.

Eleni’nin hayatı güneş, karanlık ve mevsimlerden ibaretti. Baharda, Paskalya’dan önceki perhizin ilk pazartesi gününden itibaren çocuklarıyla köy evindeki günlük hayatı bırakıp dağa çıkardı. Manastırın aşağısındaki küçük kulübeye, o ilkel şartlardaki eve uyanık annesinin gözetimi altında, çocuklarını yerleştirirdi. Gün boyunca onunla birlikte olmasalar da kocası, sadece bu şekilde bile, onların desteğini hissedebildiği için karısıyla çocuklarının dağa gelmesinden mutlu olurdu. Sotiri, köpekleriyle, sürüsüyle devamlı dağda kalır, yalnız kış aylarında ve cumartesi akşamları ekmekle temiz kıyafet almak için köye inerdi. Sonbaharın gelmesiyle, Kasım’ın sağanak yağmurları başlayınca, Eleni, çocuklarla öteberisini toplayıp köydeki eve geri dönerdi.

1919 Nisan’ının Paskalya Bayramı birçok insanın hayatında iz bırakmıştı. Eleni, yılan derisini, Kutsal Hafta  zamanı bulduğu için bir felaket yaşamayı beklemiyordu.

Sıcaklar erken bastırmış, zavallı hayvanlar sıkıntı çekmesinler, hastalanmasılar diye koyunlarla keçileri alelacele kırpmak zorunda kalmışlardı. Eleni, karnı burnunda, dizlerinin üstüne çökmüş, kırpılan yünleri ayıklıyordu. Kilim ve aba için kullanılan keçi yünlerini kendilerine saklayacaklardı. Topak halindeki koyun yünlerini de tüccar gelip alacaktı.

Eleni, dağda yünleri ayıklarken, aşağıda, köyde kargaşa yaşanıyordu.

Tarihte iz bırakan değişimlerle olaylar, en uzak yerlere; manastıra kadar gelirdi ama en son onların haberi olurdu. Mesela, 1912’de Türkler’in Bingazi’deki mağlubiyetlerinden, Eleni’nin adasının da içinde olduğu, On İki Ada’yı İtalyanlar’a verdiklerinden, onun ve ailesinin haberdar oldukları bile şüpheliydi. Öğrenmişlerse bile pek fazla önemsememişlerdi. Özellikle de, o zamanlar büyük bir aşk yaşayan Eleni, susamış ve yakışıklı çobanın dışındaki hiçbir şeyi fazla umursamıyordu. Hatta belki de İtalyanlar’ın adayı alıp almamasını bile… Herkes, Padişah’ın varlığı, egemenliği ne kadar belirginse, İtalyanlar’ınkinin de öyle olacağını sanıyordu. Sahilde etrafı çevreleyen Türk zaptiyeler tahsilatlarını yaparken, adalılar da ayrıcalıklarının keyfini sürüyorlardı: serbest deniz bölgesinde kârlı deniz süngeri ticaretinin egemenliği, bedava tıbbi bakım ve okullarda Yunanca eğitim.

İtalyanlar da bunu sürdüreceğine, her şeyin olduğu gibi devam edeceğine inanıyorlardı. Böyle sanıyorlardı, ama yanılmışlardı. Karabinaları, tüylü şapkalarıyla İtalyanlar’ın adaya dolmasıyla, durumun farkına erken varmışlardı. Başlarda tüylüler diyerek onlarla alay etmiş, ama kısa bir zaman içinde bu komik görünüşlerinin onların niyetleriyle hiç de alakası olmadığını anlamışlardı.

1919 yılının Ocak ayında Yunanistan, Paris’teki Barış Konseyi’nden  On İki Ada’nın, kesin olarak kendilerine bağlanmasını istemiş ve herkes bu olayların hayırlı bir şekilde son bulacağına inanmıştı.

İlk buharlı Yunan gemisinin Simi Adası’na geleceğine dair söylentiler yayıldığında, Kutsal Hafta’nın salı günüydü. İki gün sonra, Eleni’nin dağda yün ayıkladığı sırada, sahilde, bu iki gün boyunca gemiyi ilk kim görecek diye bekleyen çocuklar, heyecanla ‘papur, papur’ diye bağırmaya başlayarak, koşmaktan nefes nefese kalmış bir halde rıhtıma gitmişlerdi.

Yolcu gemisi Anadolu mağrur, beraberinde umutlar taşıyarak limana girmişti. Muragio’da, saatin önünde demir atınca sanki işaret verilmişçesine, bütün çocuklar memleketten gelen bu gemiye ilk önce kim dokunacak diye yarışmak için denize atladılar. Gemiden, içlerinde yazılı mesajlarla şişeler düşüyordu. Memleketle ilgili açıklamaların olduğu, sırlara vakıf kişilere, ‘bilenlere’ mutlaka teslim edilmesi gereken mesajlardı bunlar.

Mihail Nikoli on altı yaşındaydı. Bilenler arasında değildi, ama bazı gelişmelerin olacağını hissetmişti. Başpapaz, en koyu vatanseverlerden olan dayısı Barva’yı, Hz. İsa’nın çarmıhtan indirilme temsili töreninden sonra, evlerine girerken görünce şaşırmıştı.

Papaz, Mihail kenara çekip, hem durumun ciddiyetini kavrayabilmesi, hem de net bir şeklide de anlaşılır olmak için ona eğer birisine bir şey söylerse dilini keseceğini söyledikten sonra bir mektup vermişti. Mihali’in sabaha kadar güzel, düzgün bir yazıyla bu mektuptan on üç kopya yazması, sabah ayininden önce de teslim etmesi gerekiyordu.

Mihail salona kapanıp yanına da bir lamba aldı. Annesi dini cüppeyi giyinen kardeşine saygı duyduğu ve çok önemli bir şey olduğunu hissettiği için ona ne bir şey sormuş ne de söylenmişti. Büyüklerin işinde yer almış olmaktan heyecanlanan küçük çocuk tüm gücünü ellerinin titremesini durdurmak için kullanmıştı. Bunların, on üç tane kopyasını yazması için ona güvenip verdikleri şeyin, on altı yaşındaki bir çocuğu bırakın, komplolara, suikastlara alışık adamları bile telaşlandıracağı kesindi.

…Her yerde, varlığımızın tüm gücüyle, bizim tek ve yüzyıllardan beridir; bizi insani değerlerimiz, taşıdığımız aynı kan, dil, din, milli gelenek ve göreneklerle, efsanelerle birbirimize bağlayan Ana Vatanla birleşme emelimizi haykırıyoruz…

Mihail terleyen avuçlarını annesinin güzel masa örtüsüne silerek aynılarını yazıyordu. Susuzluktan dilinin damağının kurumasına rağmen su sürahisinin olduğu odaya gitmeyi aklından bile geçirmiyordu. Diğerleri uyanıp ne yazdığını ve niçin yazdığını sorabilirlerdi ama onun hiçbir şey söylememesi gerekiyordu.

…Temsil ettiğiniz dünyanın güçlü devletlerine, büyük milletlerine diz çökmüş, şu andan itibaren Yunan ailesinin bireylerinin uşaklık yapmamalarına ve bir zamanlar kültür ve medeniyete hizmet etmiş Yunan ırkının yabancı egemenlikler altına girmesine, kültürüne ve insanlığına zarar vermesine göz yummamaları için yalvarıyoruz…

Mihail mektupları kopyalamayı bitirdiğinde uyuşmuş elleri mürekkep içindeydi. Kopyaları yazmaktan çok, duyduğu heyecandan yorulmuştu. Orta parmağında çıkan, ona bu büyük anları hatırlatacak ve uzun süre elinde kalacak nasıra, parmak ucuyla hafifçe dokundu. Sakinleşmek için lambayı söndürüp bir süre öylece karanlıkta oturdu.

Büyük Cumartesi gecesi kilisenin çanları, insanları Hz. İsa’nın Dirilişi Ayini’ne çağırmak için on buçukta çalmaya başladı.

Bütün kiliseler yağ kandilleriyle ışıklandırılmıştı. Halkın tamamı, ellerinde beyaz mumlarla sabırsız bir bekleyiş içindeydi. Bütün adaya “ayinden sonra bir şeylerin olacağı” fısıltılarla yayılmıştı. Bu söylentiler onlara kadar ulaştığı için adadaki on üç kilisenin hapsinde karabinalı İtalyanlar da hazır bulunuyorlardı.

Gerçekten de ve neredeyse aynı anda, papazlar törenin sonunda “İsa dirildi” dedikten hemen sonra Mihail’in çok dikkatle yazdığı mektupları vaaz kürsülerinden, aynı tonda tutmaya çalıştıkları yüksek bir sesle okumaya başladılar. On iki Adalar için yapılan halk oylamasının kopyasını, Elefteros Venizelos, adaları Yunanistan’a dahil etmek için koz olarak kullansın diye Paris’e yollayacaklardı.

Bir şeyler olacağından şüphelenmiş olmalarına rağmen bu kadar büyük bir olay beklemedikleri için şaşkınlık kınlık içindeki karabinalı İtalyanlar, kalabalığı dağıtmak için insanları itip kakmaya başladılar.

Karnı burnundaki Eleni, kızlarıyla birlikte, Aya Triada Kilisesi’nde en iyi şalvarını ve çapraz yeleğini giymiş, kocasının yanında ayakta duruyordu. Bir İtalyan tarafından itilince karnını korumak için arkasını döndüğünde, karnını Aya Paraskevi’nin ikonasında buldu. İçinden Azize’ye bebeciğinin başına bir şey gelmesin, onu korusun diye yalvardı ama yakarışını bitirmeye fırsat bulamadı. Papaz Lufa’yı cübbesinden yakalamış, kürsüden indirmeye çalışan karabinalı yüzünden kalabalık duyduğu öfkeyle hiddetlenmişti. Papaz da tüm mağrurluğuyla bir taraftan ayakkabısıyla askere vururken bir yandan da ‘Yaşasın Yunanistan!’ diyerek halkı galeyana getiriyordu.

İyi, kötü, bir şekilde herkes evlerine geri dönmüştü. Kırk günlük perhize rağmen o sene ‘magiriça’ , pek bir lezzetsizdi.

Sotiri “magiriçayı” yedikten hemen sonra endişe içinde de olsa köydeki evde Eleni’yle kızları bırakıp sürüsüne sahip çıkmak için, dağa gitti. Adanın ileri gelenleriyle, bazılarının tutuklanacağı ve İtalyan Rodos Mahkemesi’nin, zırhlı aracını onları alması için göndereceğine dair söylentiler yayılmıştı.

Paskalya Bayramı’nın pazar günü, huzursuz edici bir sessizlik içinde geçmişti. Tıpkı fırtınadan önceki sessizlik gibiydi.

Eleni de adanın diğer kadınları gibi Paskalya sofrasını hazırlamış, fırında pişirdiği keçiyi hep beraber yemek için Sotiri’nin dağdan inmesini bekliyordu. Keçinin tadı bile o alışılmış lezzetinde değildi. Kendi bağlarının kırmızı şarabından bir yudum almak için ayağa kalkıp kadeh kaldırdıklarında alışıla gelmiş ‘İyi Paskalyalar’ demenin dışında bir de ‘Hayırlı Kurtuluşlar’ dilemişlerdi. Bunu söylerken kast ettikleri Eleni’nin hamileliğinden hayırlısıyla kurtulması değildi.

Pazartesi sabahı, henüz gün ışımadan, İtalyanlar dört Simili’yi protestonun provokatörleri olarak evlerinde tutukladılar. Kiliseler sanki Büyük Cuma günüymüş gibi yas çanları çalarak, halka sahile inmesi için haber veriyordu.

En başta flamalarla, dini törenlerde kullanılan kutsal emanetleri taşıyan papazlar, onların arkasından Yunan kolçaklarıyla erkek ve kız öğrenciler ilerliyor, arkalarından da halkın geri kalanı yürüyordu. Papazların cüppelerinin üstüne küçük, beyaz haçlar dikilmiş, kiliselerin ana girişleri, tam ortalarında kocaman, beyaz bir haçın olduğu siyah sancaklarla kapanmıştı. İtalyanlar, haçlı seferleri zamanında, isyan anlamına gelen bu siyah üstüne beyaz haçı gördüklerinde çileden çıkmışlardı.

Limanda demir atan destroyer gemisi ‘Regina Elena’, sekiz yüz silahlı ve kılıçlı karabinalıyı karaya çıkardı. Keplerindeki tüyler rüzgârda sallanıyor ama artık kimse bunu komik bulmuyordu.

Bütün Kambos kalabalıkla dolup taştı. Hükümet konağı kuşatıldı. Kız öğrenciler, ipekle işledikleri devasa bir Yunan bayrağını taşıyorlardı.

Bir komite, İtalyan komutanla tutukluları serbest bırakması için görüşmeye gitmiş ama sonuç alamamıştı.

Halk bağırmaya, lanetler yağdırmaya başlamış, derhal tutukluların serbest bırakılmasında ısrar etmişti.  Nefes nefese kalmış bir çocuk gelip, Marko Kladaki’nin kaleye tırmandığını ve İtalyan bayrağını indirip onun yerine Yunan bayrağını göndere çektiği haberini verdi.

İtalyanlar, duydukları bu haberle iyice çileden çıkıp insanları dipçikleriyle sokaklara doğru ittiler.

Kadınlar, ön saflardaki bayraklı çocukları ezilme tehlikesine karşı korumak için önlerinde siper olmuş “Vurun namertlere,” diye bağırıyorlardı.

Kıyamet kopmuştu. Geride ayakkabıların kaldığı sokaklarda, annelerini kaybetmiş, korkularından altlarına işemiş iki küçük çocuk ağlıyorlar, kümeslerinden kaçmış tavuklar gıdaklayarak şaşkın şaşkın koşturuyor, genç bir kız sinir krizi geçirip balkondan değerli cam ve porselen eşyaları atıyordu.

Orada bulunan herkes, en az diğerleri kadar bağıran kadınlar arasında kocaman karnı burnunda, hamile bir kadını da hatırlardı. Güzel ve sakin Eleni de oradaydı. Komşunun çocuğu; bildirgeleri çoğaltan, Eleni’nin, ister heyecanlandığı için de ister ilerlemiş hamileliğinden dolayı içinde, gözü kararıp kaldırıma yığılınca ezilme tehlikesi geçirdiğinde, onu kenara çekip, evine, köyün yukarısına kadar ona eşlik eden Mihail de oradaydı.

1919 yılının ‘Kanlı Paskalyası’ Yunanistan’ın dört köşesine yayılmış, Elefterios Venizelos da bunun üzerine aynı yılın Temmuz ayında Paris’te Titoni’yle, On İki Ada’nın Yunanistan’a ilhakı için ne yazık ki daha sonraki dramatik gelişmeler ve 1922 yılında yaşananlar yüzünden (Küçük Asya Felaketi) hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bir antlaşma imzalamıştı.

{{ reviewsOverall }} / 5 Kullanıcılar (0 puanlar)
Bu yazının puanı
Yorumlar... Yorum ve puan bırak
Tarafından sipariş:

İlk yorum bırakan siz olun.

User AvatarUser Avatar
Doğrulandı
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Bu incelemenin henüz yanıtı yok.

Avatar
Daha fazla göster
Daha fazla göster
{{ pageNumber+1 }}
Yorum ve puan bırak

BENZER İÇERİKLER

Suç ve Ceza

Editor

Endgame: Çağrı

Editor

On Küçük Zenci

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası