Roman (Yabancı)

Bana Biraz Aşktan Bahset

Aşkın komik tarafı, tam her şeyi çözdüğünüzü sandığınız anda geri dönüp sizi ısırmasıdır. Carmen Millerın başına gelenler de tam olarak bu şekilde özetlenebilir.

Eski eşinin kız arkadaşı hamiledir, komedyen menajeri olarak sahip olduğu kariyer her geçen gün kötüye gitmektedir, yıllardır hoşlandığı iş arkadaşı Will Hunterın karşısında kendini tam bir aptal konumuna düşürmüştür ve bütün bunlar yetmezmiş gibi evini bir an önce boşaltmak zorundadır. Herhalde işlerin bundan daha kötüye gitme ihtimali yoktur.

Her zaman hayalini kurduğu komedi dizisini yazmak için Brightona taşınan Carmen, nefes kesici bir adam olan Daniella tanışır. Daniel o kadar muhteşem bir erkektir ki, Carmen onun uzun saçlı olmasını bile umursamaz. Hayatı tekrar yükselişe geçmiş gibidir. Ta ki… aşk onu tekrar ısırana kadar. Görünüşe bakılırsa, başladığı yere geri dönmüştür.

Peki sorunun aşkta olmaması mümkün müdür? Belki de Carmen sadece yanlış adamları seçip duruyordur.

“Harika bir kitap.”
Sun

***

J’ye,

Teşekkür

Kitabıma olan katkı ve ilgilerinden dolayı başta editörüm Gillian Holmes ve Kate Elton olmak üzere Random House’taki herkese teşekkür ederim. Ayrıca tanıtım, pazarlama ve satış konusundaki yardımlarından ötürü Amelia Harvell’e ve diğerlerine de teşekkürler…

Zeki, zarif ve her zaman güvenebileceğim olağanüstü menajerim Maggie Hanbury ve elbette takım arkadaşları Stuart ve Henry (Wobbly Worms ve Peanut Grigiot mükemmeldi!), size de teşekkürler.

Ayaklarımı yere sağlam basmamı ve neyin önemli olduğunu görmemi sağladıkları için aileme.

Ve muhteşem bir şehir olan Brighton’a da şükranlarımı sunarım.

1

Carmen Miller işe çok geç kalmıştı. Hem gecikmişti hem de akşamdan kalmaydı. Önceki gece saat ikiye kadar en yakın arkadaşlarından biri olan Sadie ile birlikte sarhoş olmakla meşguldü. Geceyi sambuca içerek bitirmenin çok büyük bir hata olduğunu bilmesi gerekirdi. Tanrı aşkına, artık otuz iki yaşındaydı! Üstelik sambuca sevmezdi! Şişeyi açtığı sırada aklı ve mantığı neredeydi? Anlaşılan, akıl ve mantık birlikte kısa bir tatile çıkarak Carmen’in tüm ihtiyatı elden bırakmasına ve insanın kendisini yenilmez hissettiği o sarhoşluk haline sığınmasına sebep olmuştu. Hani şu “dünyanın kralı” Leonardo di Caprio’nun insanın arkasında durduğu ve fonda duygusal bir müziğin çaldığı duyguya. Ama şu an kendisini hiç de yenilmez hissetmiyordu. Buzdağına çarpıp batmıştı.

Güneş gözlüklerini düzeltti. Eylül sonunda en ufak bir güneş ışığının bile olmadığı, cüruf briketi gibi gri, bulutlu bir gündü, ama Carmen’in gözlerini gizlemeye ihtiyacı vardı. Oxford Caddesi’nden karşıya geçerken körüklü otobüsün altında kalmaktan kıl payı kurtulduktan sonra Great Portland Caddesi W1’e dönüp, komedyen menajeri olarak çalıştığı Fox Nicholson’a doğru ilerlemeye devam etti. Şirketlerini anlatan o müthiş tanıtım yazılarına göre, Fox Nicholson “komedi ve drama alanındaki yetenekleri temsil etmekte uzmanlaşmış önde gelen ajanslardan” biriydi. Ancak bugün Carmen’in müthiş ya da üstün bir hali olduğu söylenemezdi. Bulanık aklından sadece üç şey geçiyordu: kahve, kutu kola ve kruvasan.

Fi tarihinden beri aynı aile tarafından işletilen en sevdiği İtalyan kafesine girdi. Parlak siyah saçlı ve yakışıklı olduğunun farkında olan en büyük oğul Rico, onun kapıdan içeri sendeleyerek girdiğini görür görmez, diyet sütlü kahvesini hazırlamak için krom kahve makinesini çalıştırmıştı bile. Carmen alışkanlıkların insanı olduğundan değil elbette. En azından, o kadar değildi. Kafeye son dört senedir geliyordu ve hep aynı şeyi sipariş ederdi: diyet sütlü kahve ve kruvasan. Kruvasanın diyet sütlü kahvenin tüm faydasını alıp götürdüğü bir gerçekti, ama mısır gevreğinden nefret eden Carmen, incecik Fransız kadınları bolca kruvasan ve kahve tükettikleri için bunun bir zararı olacağını düşünmüyordu. Sonuçta Fransız kadınlarının muhtemelen günün geri kalanı boyunca başka bir şey yemediklerini görmezden geliyordu, oysa kendisi o öğle tatilinde Rico’nun yerine geri dönüp peynirli kumpir sipariş edecekti.

Ciao, bella!” diye seslendi Rico. Rico Carmen’e abayı yakmıştı, hatta arada aşırıya kaçabiliyordu, ama tüm kadın müşterileriyle flört ettiği için Carmen üzerine alınmıyordu. Şu an kendisini kesinlikle güzel hissetmiyordu. Cildi aşırı derecede kuruyup saçları birbirine girmiş yaşlı cadıya İtalyancada ne deniyordu acaba? Cadissima olabilir mi?

Ciao,” diye mırıldandıktan sonra dolabı açıp bir kutu kola aldı ve cam tezgâhın üstüne koydu, bir yandan da sandviçlerin dizili olduğu tepsiye bakmamaya çalışıyordu. Ton balığı ile tatlı mısırın yanındaki o korkunç sarı yumurtalı mayonezin görüntüsü, lunaparkta dönme dolaba binmekten daha hızlı bulandırıyordu midesini.

“Haşin bir gece miydi?” diye sordu Rico. Tanrım, sandviççisi bile aklını okuyabiliyordu! Üstelik makyajına uzun dakikalar ayırmış, yaşayan-ölülerin-gecesinden-kalma görünmek yerine sırf bizim-güzel-kız-şehre-inmiş dedirtmek için sahip olduğu tüm makyaj malzemeleriyle gözlerinin altındaki koyu halkaları kapatıp cildini parlatmaya uğraşmıştı.

Parayı Rico’ya uzatırken, “Biraz fazla kaçırdım,” diye itiraf etti.

“Çok şanslıymış,” diye efkârlı bir şekilde karşılık verdi Rico. Carmen’in eşinden ayrıldığını öğrendiğinden beri, aşk hayatını bariz bir şekilde merak ediyordu.

“Şanslı biri yok, Rico,” diye düzeltti Carmen. “Sadece bekâr, hayata küsmüş ben ve deli arkadaşım vardı.”

Rico kese kâğıdına kruvasanı koyup Carmen’in kahvesinin üstüne kapağını geçirdi. “İstersen bir ara birlikte çıkabiliriz,” dedi usulca, sesinde umutlu bir hava vardı. Annesinin bulunduğu yöne doğru gergin bir bakış attı; kilolu, elli yaşlarında, daima siyah giyinen, kapanış vaktine kadar yerinde oturan ve medyum olduğu söylenen bir kadındı bu.

Carmen tek kaşını kaldırdı. “Evet, tabii, eşinin buna bayılacağından eminim.”

“O sorun etmez,” diye üsteledi Rico.

Carmen kahvesini alıp kruvasanla kolayı çantasına tıkıştırdı. “Hayır, bal gibi sorun eder. Ciao.”

“Haklısın, Carmen, elbette eder!” dedi gür bir ses. Konuşan, herkesin arkasından pek yaratıcı olmayan bir şekilde Mamma Mia diye söz ettiği İtalyan anneydi. Asıl ismi Carla’ydı. Ya yarasaların işitme gücüne sahip olmalı ya da gerçekten medyum olmalıydı.

Rico şaşırmış görünüyordu ve “Ciao” deyişinde gergin bir hava vardı.

***

Carmen, bir zamanlar komedyenleri ve birkaç aktörü temsil eden küçük ajanslardan biriyken ve sadece Nicholson’ken, Fox Nicholson için çalışmayı seviyordu. Uzmanlık alanı komedyenlerdi. Doksanların sonunda, o zamanlar erkek arkadaşı, daha sonra da eşi olan Nick’in komedyen olarak sahne aldığı Edinburgh festivalinde ajansın sahibi Matthew Nicholson ile tanışmasıyla tamamen tesadüfi bir şekilde komedyen menajeri olmuştu. Matthew, Nick’i ajansına bağlamış ve Carmen’e de ajansta halkla ilişkiler uzmanı olarak çalışmasını teklif etmişti.

O zamanlar, hayatta ne yapmak istediğine dair hiçbir fikri yoktu. İngilizce diplomasını aldıktan sonra İngilizce öğretmenliği yapmış, seyahat etmiş ve hatta Nick’le birlikte bir komedi skecinde yer almıştı. İçten içe her zaman kendi komedi dramasını yazmak istemişti. Aslında ilk bölümünü yazmıştı, ama hiçbir zaman tamamlamak için işine ara verecek kadar cesaretli davranmamış ve nedense geceleri de bir türlü yazmaya fırsatı olmamıştı – her zaman gitmesi gereken bir komedi gösterisi ya da bir şişe şarapla önünde yığılıp kalacağı bir film oluyordu. T. S. Elliot’un bankada çalıştığı sırada Çorak Ülke’yi nasıl yazdığını ancak Tanrı bilirdi. Azminin ve DVD setlerine bağımlı olmayışının hiç şüphesiz bunda büyük bir etkisi olmalıydı. Nick her zaman onu yazmaya teşvik etse de, Carmen bunu daha çok bir hobi olarak görmüş ve asla ciddiye almamıştı.

Halkla ilişkiler uzmanı olarak geçirdiği birkaç senenin ardından, menajerlik pozisyonuna terfi etmişti. Ve bu noktaya gelir gelmez, menajerlikten hiç hoşlanmadığını anlamıştı. İyi bir menajer olmak için gerekli olan o öldürücü içgüdüye ve kalın bir deriye sahip değildi. Ancak, işin bazı teselli edici tarafları da yok değildi. Matthew son derece zeki ve iyi bir adamdı, onunla birlikte vakit geçirmek çok eğlenceliydi. Küçük ajansı hep tuhaf, geniş bir aile olarak yönetirdi ve Carmen ücret görüşmeleriyle ilgili sorun yaşadığında, Matthew’un ona yardım etmek için devreye girerek, yetenek avlamak ya da senaryo okumak gibi işinin daha eğlenceli ve daha az stresli kısımlarını yapmasına imkân tanıyacağını bilirdi. Ama durgunluk dönemi her şeyi değiştirmişti. Matthew, tek amacı para kazanmak olup çok daha büyük ve kurumsal bir şirket olan Fox’un, hisselerini satın almasını kabul etmek zorunda kalmıştı.

O zamandan bu yana, Matthew bir kenara itilmiş ve şirketteki menajer sayısı beşten on ikiye çıkmıştı; menajerler artık günlerinin her anının hesabını vermek zorundaydı. Müşterilere yeni şartlar sunulmuş ve Nick de dahil olmak üzere bazıları şirketten ayrılmıştı, belki de böylesi daha iyi olmuştu, çünkü çift olarak ilişkilerine son vermelerinin ardından aynı ortamda bulunduklarında kendilerini oldukça tuhaf hissetmişlerdi. Carmen’in desteklediği komedyen Marcus Taylor da ayrılanlar arasındaydı ve daha sonra televizyon dünyasında iyi bir yer edinmişti. Carmen’in korkutucu, ufak tefek, otuzlu yaşlarında bir Avustralyalı olan Tiana adındaki yeni patronu, dışarıdan sevimli görünmesine rağmen gerçekte ancak kan kokusu almış beyaz bir köpekbalığının sevecenliğine sahip olan şu pasif agresif tiplerden biriydi. Sanatçılar hakkında çok az şey bilirdi. Tek umursadığı, kâr hanesiydi.

Carmen yorgun bir şekilde cam kapıyı iterek açtı ve yeni dekore edilen minimalist tarzdaki lobiye girdi. Küçük bir futbol sahası büyüklüğünde olmasına rağmen, kan kırmızısı deri bir kanepe, bir tarafa ziyaretçiler için yerleştirilmiş cam bir sehpa ve diğer tarafta bulunan beyaz resepsiyon bölümü dışında lobide hiçbir şey yoktu. Tavandan ışık saçan bir dizi bıçağı andıran paslanmaz çelikten devasa bir koridor lambası vardı. Şirketin ne kadar modern olduğunu görsel bir mecaz olarak dile getirmesi için tercih edildiğine hiç şüphe yoktu, ama Carmen’e oldukça tehlikeli bir metal parçası gibi geliyordu. O acımasız çivilerinin üzerine düşüp vücuduna saplanmasından korktuğu için altından geçmekten hep kaçınırdı. Tasarımın arkasında Tiana vardı ve Carmen’e göre bu, yeni patronu hakkında bilinmesi gereken her şeyi yeterince iyi açıklıyordu. Carmen içten içe, Tiana’nın lobi için insanı ürkütecek bir mekân tasarlamaya kasten kalkışmış olsa bile bundan daha iyi bir iş çıkartamayacağını düşünüyordu. Gerçi ajansa gelen komedyenlerden bazılarının biraz gözlerinin korkutulmaya ihtiyaçları yok değildi elbette, hatta birçoğu bundan fazlasını hak ediyordu. Hafif bir işkence belki de, tabii böyle bir şey mümkünse.

Resepsiyondaki kızlardan biri -aslına bakılırsa en sevdiği- olan Daisy’ye, “Selam,” diye seslendi; hep siyah giyinen, insanlardan pek hoşlanmayan ve saçları perileri andıran bir sarışındı. Carmen, Daisy’nin bilgisayar ekranının köşesine, üzerinde “Sizce insan canlısı birine mi benziyorum?” yazan bir kart sıkıştırdığından neredeyse emindi. Daisy kesinlikle insan canlısı birine benzemiyordu. Papatyaya* benzediği de söylenemezdi. Kısa bir süre önce gotik olmaktan vazgeçip emo olmaya karar vermişti. Carmen aradaki farkı tam olarak anlamamıştı, ama Daisy’den bunu kendisine açıklamasını iki kez isteyip, verdiği yanıtı unuttuğu için tekrar sorabileceğini sanmıyordu. Daisy onu selamlarcasına elini havaya kaldırmış ama gözlerini bilgisayarın ekranından ayırmamıştı, büyük ihtimalle Grand Theft Auto oynuyordu.

Carmen, önceki gece aldığı binlerce kalorinin bir kısmını yakmak için sembolik olarak merdivenlerden çıkması gerektiğini biliyordu. Hayal meyal ve kendisini suçlu hissederek, Sadie ile birlikte saat iki sularında acıkınca iki büyük paket patates cipsi yediklerini hatırladı, ama ne yazık ki bir sivrisineğin iradesine sahip olduğundan kendisini asansörün düğmesine basarken buldu.

Asansörün kapısı dördüncü katta açılınca koridora kaçamak bir bakış attı. Lütfen, Tiana’ya yakalanmayayım. Neredeyse öğlen olmuştu ve işe böylesine geç kalmış olmasını hiçbir şekilde açıklayamazdı. Üstelik önceki hafta geç kalıp yönetim kurulu toplantısını kaçırdığı için azarlanmıştı. Saat dokuz buçukta masasına geçip harıl harıl çalışmaya başlamış olması gerekirdi. Sol tarafındaki açık ofiste her biri bilgisayarlarının ekranlarına dikkatle bakan üç halkla ilişkiler uzmanı ile muhasebeci Collin bulunuyordu. Mektupları dağıtmakla görevli olan Connor, Carmen’i görür görmez göz kırptı. Onu cesaretlendirmek istemeyen Carmen ise fark etmemiş gibi yaptı. Connor kısa bir süre önce en sevdiği aktöre duyduğu saygıyı göstermek için omzuna Johnny Depp’in suratının dövmesini yaptırmıştı ve Carmen’i sürekli dövmesini göstermekle tehdit ediyordu. Carmen, Johnny’nin hatırına bile olsa, muhtemelen sivilceli, yarı çıplak bir on sekizlik görmeyi istemiyordu. Ama Connor dışında, ortalık temiz görünüyordu.

Doğruca ofisine doğru yollanıp, diğer menajerlerin bulunduğu koridordaki cam cepheli küçük ofislerin önünden hızla geçti. Gölgelikleri indirilmedikçe küçük bölmeler ne yazık ki içeride çalışan kişiye hiçbir mahremiyet vermiyordu, tabii gölgeliğinizi indirdiğiniz zaman da bir iş çevirdiğiniz düşünülebilirdi. Ve eğer Kirli Sam’seniz, büyük ihtimalle bir iş çeviriyorsunuz demekti. Tam kendisini ofisinin güvenli kollarına atmak üzereydi ki, Tiana’nın yardımcısı ve baş komedyen menajeri Seksi Will ona seslendi. Lanet olsun! Enselenmişti! Arkasına dönüp soğukkanlılıkla adamın ofis kapısına yaslandı.

Otuzlu yaşlarının ortasında olan Will’in simsiyah saçları, muhteşem mavi gözleri ve açık bir teni vardı. Bu da İrlanda asıllı olduğunu ele veren, Carmen’in hep meyilli olduğu bir kombinasyondu. Will ondan sadece biraz uzundu ve Carmen bir yetmiş boyunda olduğundan genelde çok daha uzun boylu erkeklerden hoşlanırdı, ama Will’in müthiş gözleri ve çekici gülümsemesi bu açığı yeterince telafi ediyordu. Onda merakını uyandıran bir şey vardı. Will son derece acımasız bir menajerdi ve Carmen’in ondan hoşlanmaması gerekiyordu, ama adamın neredeyse yanına gitmeyi istemesine neden olacak pespaye bir çekiciliği vardı, ayrıca zeki ve komikti de. Ama ne yazık ki, Carmen’e göre şirketin kurallarına fazla bağlı kalıyordu.

Will şu anda Tom Cruise’un o ünlü bana-parayı-göster sahnesini oynuyor, mavi gömleği mavi gözlerini şeytani bir şekilde daha mavi gösteriyordu. Telefon kulaklıkları kulağındaydı ve yeni gelen aramayı kabul etmişti; hattın öteki ucundaki kişiye, muhtemelen düşük bir bütçeye sahip BBC Radio yapımcılarından birine, projelerini müşterisine iletmeyi şöyle bir düşünmesi için bile çok daha fazla para teklif etmeleri gerektiğini söylüyordu. Telefondaki Carmen olsaydı özür dilercesine konuşurdu, bunu çok iyi biliyordu, ama Will daha rahat bir işbitiriciydi.

Will saatini işaret ederek tek kaşını kaldırdı. “Yarım gün geciktin demek, Miller? Çok yaramazsın. Seni cezalandırmak zorunda kalabilirim.”

Üç ay önce Will şirkete katıldığından beri birbirleriyle bu şekilde flört edercesine şakalaşıyorlardı ama bundan daha ileri gitmemişlerdi. Carmen evliliğini bitirmiş olmasının etkisinden hâlâ kurtulamamıştı, ayrıca Will’in seksi olmaktan çok sırnaşık olup olmadığı konusunda bir türlü karar veremiyordu. Üstelik uzun bir zaman önce bir daha asla çalıştığı hiç kimseyle çıkmayacağına yemin etmişti, Nick’le olanlardan sonra böyle bir şey yapamazdı. Hem Will’in bir ilişkisi olup olmadığını bile bilmiyordu. Carmen çalışılmış bir boşvermişlikle M&S Wobbly Worms paketini almak için çantasına uzandı. Haftada bir kez ya da eğer kötü bir haftaysa iki kez, kendisini şarap aromalı kıvrımlı solucan sakızlarıyla ödüllendirirdi, ama yeşil renkli olanlardan nefret ettiği için onları hep Will’e verirdi. Paketi onun için açmıştı.

Will ona doğru yürüyüp beş tanesini aldı. “Solucanların dikkatimi dağıtıp, ne işler çevirdiğini öğrenmemi engelleyeceğini mi sanıyorsun? Ve eğer bu bir rüşvetse, sakız ikram etmekten daha iyisini yapamaz mıydın? Bir içki çok daha iyi olurdu.” Masasına dönüp sandalyesine yaslandı ve ayaklarını masanın üstüne koydu.

Alkolün lafı bile Carmen’in midesini bulandırmaya yetmişti. Bir daha asla o kadar çok içmeyecekti. Hayır, bir dahakine birkaç kadeh beyaz şarap içtikten sonra suyla devam edecekti. Güya.

“Gerçekten bana biraz daha güvenmelisin, Will. Sadece potansiyel bir müşteriyle görüşüyordum. Şehre gelemeyeceği için Kuzey Londra’daki evinde buluştuk. Agorafobisi olan bir adam, ama görüşme oldukça olumlu geçti.” Will’in üzerindeki alkol kokusunu almamasını umuyordu. Genelde özel günlerde kullandığı Tom Ford’un White Patchouli parfümünden bol miktarda sıkmıştı, ne de olsa bu sabahın acil durumdan farkı yoktu.

“O gözlüklerin ardından adamı görebildin mi bari?” Demek her şey bu yüzden kapkaranlık görünüyordu! Kâküllerini bozmamaya özen göstererek gözlüğünü başının üstüne itti. Akşamdan kalmış olmanın berbat etkisini hâlâ taşıyor olsa da, en azından siyah, küt saçları kusursuz görünüyordu.

Will haşin ve yakışıklı suratında şüpheci bir ifadeyle onu inceledi. “Adı ne? Belki de görüştüğüm biridir? Gerçi eğer agorafobisi varsa, canlı performanslara pek düşkün olduğunu sanmıyorum.”

Hay aksi! Neden böyle bir şey söylemişti ki? “Ah, agorafobisi mi var demiştim? Araknofobisi var demek istemiştim aslında. Görünüşe göre, yılın bu zamanında ortada bir sürü örümcek dolaşıyormuş, sanırım bu yüzden örümceksiz evinde kalmayı tercih ediyor.” Hızla düşünüp anında cevap verdiği için halinden memnundu.

“İsmi neydi, Carmen?” diye sordu Will. Dudağının hafifçe seğirmesinden ona inanmadığı anlaşılıyordu. “Ve eğer onunla görüştüysem, notlarımızı karşılaştırabiliriz. Bilirsin, akıl akıldan üstündür.”

Ah, başı ikna edici bir şekilde yalan söyleyemeyecek kadar ağrıyordu. Numara yapmaktan vazgeçmeye karar verdi. “Aslında, Will, gecikmemin sebebi gecikmiş olmam.” “Dün gece adamın tekiyle âlemlere aktın demek?” diye sordu Will. “Ben de içki sersemliği ve sabahın erken saatlerine kadar tepinmişlik kokan o seksi ve çatlak sesinin esrarını merak etmiştim.”

“Belki de.” Carmen onunla biraz oyun oynamaya karar vermişti, içki mahmurluğundan kaynaklanan çatlak ses tonunu seksi bulması hoşuna gitmişti. “Aslına bakarsan, tam anlamıyla pestilim çıktı.” Pestilim kısmını özellikle vurgulamıştı.

Will masasının üstündeki dosyaları düzeltti. Canı mı sıkılmıştı yoksa? Birbirlerine takılma tarzları düşünüldüğünde bunu anlamak zordu. “Kimseyle görüşmediğini, biraz zamana ihtiyacın olduğunu ve buna benzer zırvalıklar söylediğini sanıyordum.”

Hımm, belki de biraz canı sıkılmış olabilirdi. “Eh, bir pencere bulduğumu söyleyeyim sadece. Neyse, kaçayım ben.” Carmen çantasını omzuna takıp gitmeye hazırlandı.

“Bugünün hangi gün olduğunu unuttuğuna inanamıyorum.” Will ona ters ters bakıyordu. “Şu an senin gibi biri olsam ellerimi belime koyup dudaklarımı sinirli bir şekilde bükmem ve kırmızı Converse’li küçük ayaklarımı sertçe yere vuruyor olmam gerekirdi.”

Carmen’in beynindeki sis biraz daha yoğunlaşmıştı. Will neden bahsediyordu böyle? Derken Will’in masasının üstünde yer kapmak için birbirleriyle mücadele eden doğum günü kartları gözüne ilişti. Off! Bu sabah hatırlaması gereken bir şey olduğunun farkındaydı. Tekrar çantasına yöneldi, önceki gece kendisini kaybetmeden önce Will’in hediyesini ve kartını çantasına koyduğunu belli belirsiz de olsa hatırlıyordu.

“İşte!” diyerek çantasından çıkardığı hediyesini Will’e götürdü. “Unutacağımı mı sanmıştın? Yaşlanmanı kutlamak sosyal günlüğümün en önemli olaylarından biri. Kaç yaşına girdiğini tekrar söyler misin? Otuz altı mıydı? Dört sene içinde kaçınılmaz olana yakalanacaksın! Orta yaş bunalımını planlamış mıydın? Ben senin için bir Harley Davidson motosiklet ve kırmızı deriler düşünüyorum.”

Ovv! Bu uzun konuşma başının korkunç bir şekilde zonklamasına neden olmuştu. Önceki gece kaç tane gri hücresinin toza dönüştüğünü ancak Tanrı bilirdi. Ölümlerinin izini bırakmak adına kafatasının içinde minik gri haçlarla kaplı bir mezarlık olduğunu hayal etti. Babasının sürekli onu teşvik ettiği gibi Sudoku çözmeye başlasa bile, asla geri gelmeyeceklerdi.

Will yavaş yavaş dudaklarını büzdü. “Otuz beş yaşında olduğumu hatırlatırım. Otuzun yanlış tarafında bulunan -yanlış hatırlamıyorsam otuz dört yaşındaydın- ve cam evlerde yaşayan insanların beni taşlamaya hakkı olmamalı.” Pes. “Ben otuz iki yaşındayım!” diye atıldı Carmen. “Her neyse, tatlım, her halükârda bir daha yirmi dokuzu görmeyeceksin. En güzel yıllarını geride bıraktın, ama sorun değil. Yaşlı piliçleri severim.”

Carmen, kendisini ellerini beline koymuş, dudaklarını sinirli bir şekilde bükmüş ve Converse’li ayaklarını yere vurmaya hazır bir şekilde bulmuştu.

“Neyse, bakalım bana ne almışsın?”

Carmen hediyeyi ona verdi. Aslında, Will’e ne alacağına karar vermek hiç de kolay olmamıştı. Büyük bir Sinatra hayranı olduğunu biliyordu, o nedenle en sonunda henüz satın almamış olduğunu düşünerek şarkıcının yeni bir biyografisini almıştı. Will önce kartı açtı. Carmen, üzerinde Abba üyeleri gibi giyinmiş kemirgenlerin olduğu tipik, arsız bir kart seçmiş ve üzerine de Will’in yaşlılığına taş atan bir mesaj yazmıştı. Gözlerini deviren Will dikkatini hediyesine çevirdi.

Hediye paketini yırtıp kitabı ortaya çıkardıktan sonra birkaç saniye hiçbir şey söylemedi, ardından flörtçü Will’den hiçbir iz olmadan Carmen’e bakarak gayet ciddi bir şekilde, “Bu aldığım en güzel hediye,” dedi. “Ne zamandır almak istiyordum. Teşekkür ederim, Carmen.”

“Sana aslında bir sene yetecek miktarda Viagra alacaktım, ama kitabın daha çok hoşuna gideceğini düşündüm, gerçi bayan arkadaşların Viagra’ya daha çok sevinirdi ya, neyse…”

“Miller, ah bir bilsen. O konuda en ufak bir yardıma ihtiyacım yok. Gerekirse tüm gece devam edebilirim.” Bunun üzerine ayağa kalkıp, gol atan futbolcuların sevinçten uçtukları zaman yaptığı o maço el hareketini yapmaya başladığı sırada ufak tefek, korkunç Tiana içeri girdi.

Carmen gülmemek için dudağını ısırdı. Espri anlayışından yoksun olmasıyla bilinen Tiana’nın komedyenleri temsil eden bir ajansın patronu olması son derece ironikti. Öyle ki, arkasından ona takılan isim Komedi Baypası’ydı.

“Carmen’e geçen gece izlediğim bir stand-up gösterisini anlatıyordum,” deyiverdi Will.

“Gerçekten çok komikti!” diye ekledi Carmen yardımsever bir şekilde. “Kuşu kalkmayan otuz altı yaşındaki bir adamla ilgili.” Pekâlâ, belki o kadar da komik bir cevap değildi ama akşamdan kalmışlığın etkisindeyken düşünebildiği en iyi şey buydu.

Will kaşlarını çattı. Ama akıllı telefonuyla e-posta göndermekle meşgul olan Tiana onların farkında bile değildi.

“Her neyse, Carmen, bu gece geliyorsun, değil mi? Ship’te bir şeyler içip Rico’nun yerinde yemek yeriz.” Will soruyu soracak kadar kendisini toplayabilmişti.

“Evet, geliyorum, sonra görüşürüz.”

Carmen patronunun yanında olmaktan mümkün olduğunca kaçınırdı, huzurlu ofisine geri dönmek üzereydi ki Tiana’nın ona seslendiğini duydu. “Ah, Carmen, saat birde ofisime uğrayabilir misin? Değerlendirme raporunu seninle birlikte incelemek istiyorum.”

Bu zihinsel işkence sürecinden geçmek için o kadar gün dururken, hiç şüphesiz bugün seçilebilecek en kötü gündü.

Carmen canlı bir şekilde, “Elbette, Tiana,” dedikten sonra vakit kaybetmeden ofisine sıvıştı. Bu, Will’le şakalaşmasının tüm ışıltısını alıp götürmüştü işte.

* * *

Ofisine varır varmaz sandalyesine çöküp MacBook’unu açtı. Günün e-postalarıyla yüzleşmeden önce kahvesini içmişti. Belki de yüzüncü kez penceresini açabiliyor olmayı diledi, ama Fox yönetimi ele aldıktan sonra tüm ofisleri yenilemiş, böylece herkes cam kafeslere ve klimaya mahkûm olmuştu. Carmen arkadaşlarının fotoğrafları, New York’un gökyüzü manzarasından tuhaf bir mirket ailesine kadar uzanan kar küresi koleksiyonu ve hiçbir kadının

————

*     Daisy, İngilizcede “papatya” anlamına gelir –ed.n.

BENZER İÇERİKLER

Başlangıç – Dan Brown

Editor

Hayalet Tugay

Editor

L. Tolstoy ve Hacı Murat Konusu Özeti Yorum ve Analizler

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası