Roman (Yabancı)

E.T.A. Hoffmann – Şeytanın İksirleri

Şeytanın İksirleri

Çocukluk yılları ve manastır hayatı

Babam hayattayken hangi şartlarda yaşadığından annem hiç söz etmezdi; ama ilk gençlik yıllarımda ona dair anlattıklarından hatırlayabildiğim kadarıyla, babamın derin bilgilerle donanımlı, hayat bilgesi bir adam olduğunu sanıyorum. Bu hikâyelerden ve annemin eski yaşantılarına dair ancak çok sonraları anlayabildiğim bazı ifadelerinden, onların, varlık ve zenginlik içinde rahat bir hayat sürdürürken, çok ağır ve acılarla dolu bir sefalete düştüklerini biliyorum. Babam bir zamanlar, şeytana uyup ahlaksızca bir isyankârlığa kapılmış ve çok ağır bir günah işlemiş; sonraki yıllarda Tanrı’nın inayetiyle aydınlanarak, tövbe etme niyetiyle çok uzaklara, soğuk Prusya’daki Heilige Linde’ye1 hacca gitmek istemiş. Bu meşakkatli yolculuk sırasında annem birkaç yıllık evliliklerinin, babamın korktuğu gibi çocuksuz kalmayacağını fark etmiş, babam da, onca yoksulluğuna aldırmaksızın buna çok sevinmiş. Zira bir oğlan çocuğun dünyaya gelmesi, Aziz Bernard’ın şefaatini esirgemediğinin ve günahlarının bağışlanacağının teminatı anlamına geliyor, hayallerinin gerçekleşeceğini gösteriyormuş. Heilige Linde’de babam hastalanmış. Güçsüz düşmesine rağmen, salık verilen yorucu ibadetlerini sürdürmekte direniyor, sürdürdükçe durumu daha da kötüleşiyormuş.

Tam benim doğduğum esnada, günahlarından arınmış ve huzura kavuşmuş bir şekilde vefat etmiş. Aklımın erdiği ilk yaşlardan kalan anılarla birlikte, Heilige Linde Manastırı’nın ve muhteşem kilisesinin o sevilesi hayalleri canlanıyor gözümde. Etrafımı hâlâ o karanlık ormanın hışırtıları, beşiğim olan o gümrah otların, renkli çiçeklerin kokuları sarıyor. Meryem Ana’ya adanmış bu tapınakta, ne zehirli bir hayvan ne de zararlı bir böcek yuva yapar; içinden tütsü kokularının yayıldığı altın buhurdanlıklarını sallayarak hacılarla birlikte uzun kafileler halinde yürüyen rahiplerin inanç dolu ilahilerine, ne bir sinek vızıltısı ne de bir ağustosböceğinin cırıltısı karışır. Kilisenin orta yerinde duran, meleklerin Meryem Ana’nın mucizeler yaratırkenki resmini kondurdukları ıhlamur ağacının gümüş kaplamalı gövdesi hâlâ gözümün önündedir. Meleklerin, azizlerin renkli suretleri kilisenin duvarlarından, tavanlarından gülümser gibidir hâlâ. Derin acılarına rahmet dolu teselliler bulduğu bu harikulade manastıra dair anlattıkları öylesine içime işlemiş ki, annemin o kutsal yerden bir buçuk yıl sonra ayrılmış olduğunu, benim anılarımın ise o denli eskilere uzanamayacağını bile bile, her şeyi kendim görmüşüm, kendim yaşamışım hissine kapılırım.

Tenha kilisede, kadim zamanlarda, daha inşaat halindeyken ortaya çıkan, sanatkârane dokunuşlarıyla kiliseyi kısa zamanda en güzel biçimde resimlendiren ama işi biter bitmez yeniden kaybolan, dilinden kimsenin anlayamadığı yabancı ressama ait olduğu sanılan, o çok ciddi görünüşlü adamın resmini de kendi gözlerimle görmüşüm gibi gelir hep. Bir de yaşlı, alışılmadık kıyafetler içinde, uzun boylu, kır sakallı bir hacının beni kucağında dolaştırdığını, envaı çeşit renkli otlar, taşlar topladığını ve benimle oynadığını hatırlarım; oysa içimde böylesine canlı bir resim yaratan şeyin sadece annemin betimlemeleri olduğundan eminim. Bir seferinde hacı, benim yaşıtım olan bir oğlan çocuğu getirmişti yanında. Birbirimize sarılarak, öpüşerek çimenlerin üstünde oynuyorduk; renkli taşlarımın tümünü ona vermiştim; o da onları yerde türlü şekiller çizecek gibi diziyor, ama çizdiği şekiller önünde sonunda hep kutsal haç biçimine dönüşüyordu. Annem yanı başımızda taş bir bankta oturuyor, ihtiyar da onun arkasında durmuş, şefkatli bir dikkatle bizim çocuksu oyunlarımızı seyrediyordu. O sırada çalılıkların arasından birkaç delikanlı çıktı. Kılıklarından, her hallerinden Heilige Linde’ye salt tecessüs ve merak nedeniyle gelmiş oldukları anlaşılıyordu.

Bizi fark edince içlerinden biri bağırdı: “Bakın! Burada kutsal bir aile var. Bu tablo tam da benim resim dosyama uygun.” Gerçekten de kâğıdını kalemini çıkarıp bizim resmimizi çizmeye koyuldu. Bunun üzerine yaşlı hacı, başını kaldırdı ve öfkeyle bağırdı: “Seni sefil alaycı, sözde sanatçı olacaksın. Ne gezer; inancın ve sevginin ateşi hiç yanmamış ki senin içinde; eserlerin de tıpkı kendin gibi ölü ve donuk kalacaklar. Sen de dışlanmış biri olarak ıssız boşlukta ümitsizlik içinde, kendi sefaletinde gömülüp kalacaksın.” Delikanlılar, şaşkın, alelacele kaçtılar. Yaşlı hacı, anneme şöyle dedi: “Size bugün, oğlunuzda sevginin kıvılcımını ateşlesin diye harikulade bir çocuk getirdim; ama onu sizden alıp götüreceğim yeniden. Beni de bir daha görmeyeceksiniz. Oğlunuz pek çok yetenekle mükemmel bir şekilde donatılmış; ama kanında hâlâ babasının günahları kaynayıp mayalanmakta. Yine de, inanç yolunda kahraman bir mücahit olarak yetiştirilebilir. Bırakın din adamı olsun!” Annem, hacının sözlerinin, üzerinde nasıl silinmez bir etki bırakmış olduğunu anlata anlata bitiremezdi; ama yine de benim tercihlerim üzerinde herhangi bir zorlamada bulunmadı, bana kendisinin verebileceğinden daha yüksek bir eğitim imkânına sahip olmamı aklına bile getirmeksizin, kaderin neler göstereceğini, beni nereye yönlendireceğini sükûnetle beklemeye karar verdi. Kendi yaşadıklarımla ilgili hatıralarım, dönüş yolunda annemin Cistercium2 Rahibe Manastırı’nı ziyaret ettiği andan başlayarak netlik kazanır. Manastırın, prenses unvanı taşıyan başrahibesi, babamı önceden tanıdığı için annemi nazik bir şekilde kabul etti.

Annemin, ressam ile yaşlı hacı arasında geçen konuşmayla tamamladığı, yaşlı hacıyla ilgili aklımda kalan o son olaydan itibaren beni başrahibeye götürdüğü âna kadar geçen süre, benim açımdan tam bir boşluk oluşturuyor; buna dair hatırımda hiçbir şey kalmamış. Yeniden hatırlayabildiklerim, annemin giysilerimi mümkün olduğu kadarıyla yenileyip düzeltmesiyle başlıyor. Şehirden yeni kurdeleler almış, vahşice uzamış saçlarımı kesmiş, beni büyük bir özenle süslemiş, bu arada başrahibenin karşısında uslu ve terbiyeli davranmamı tembihlemişti sıkıca. Sonunda annemin elinden tutarak geniş taş merdivenden yukarı tırmanmış, prensesin bulunduğu yüksek tavanlı, duvarları aziz resimleriyle bezeli salona girmiştim. Uzun boylu, azametli, güzel bir kadındı; tarikat kıyafeti saygı telkin eden bir vakar veriyordu ona. Beni sert, iliklerime işleyen bir bakışla süzdü ve sordu: “Bu mu oğlunuz?” Sesinin tonundan, bütün görünüşünden, çevrenin yabancılığından, tavanın yüksekliğinden, duvarlardaki resimlerden öylesine etkilenmiştim ki, derin bir korku hissine kapılıp yana yakıla ağlamaya başladım. Bunun üzerine prenses, “Ne oldu sana, küçüğüm, korktun mu benden?” diye daha yumuşak ve daha anlayışlı bir tavırla konuştu. “Oğlunuzun adı neydi, sevgili hanımefendi?” “Franz,” diye karşılık verdi annem. Bunun üzerine prenses derin bir üzüntü içinde, “Franz’çık!” diye seslendi; beni havaya kaldırıp sıkıca göğsüne bastırdı. Ama o esnada boynumda hissettiğim ani bir acıyla öylesine güçlü bir çığlık attım ki, prenses ürkerek beni yere bıraktı. Annem bu davranışıma fena halde şaşırmıştı, beni uzaklaştırmak üzere derhal üstüme atıldı.

Prenses buna izin vermedi; derken anlaşıldı ki, bana öyle sıkıca sarıldığı anda, göğsünde taşıdığı pırlanta haç, boynumu tahriş etmiş, battığı yer kıpkırmızı olmuş, kan oturmuş. “Zavallı Franz,” dedi prenses. “Canını acıtmışım meğer ama biz yine de iyi dost olacağız seninle.” Rahibelerden biri şekerleme ve tatlı şarap getirdi, ben de yüreklenerek daha fazla nazlanmadım; yerine oturup beni kucağına alan zarif kadının kendi eliyle yedirdiği tatlıları, ısrara mahal bırakmaksızın cesaretle atıştırmaya başladım. O zamana kadar hiç tatmamış olduğum tatlı içkiden birkaç damla aldıktan sonra, annemin ifadesine göre, çocukluğumun ilk yıllarından beri bana özgü olan o neşeli ruh halim ve olağanüstü canlılığım geri dönmüş. Başrahibe ile odada kalan rahibeyi çok eğlendiriyor, kahkahalar atıyor, gevezelik ediyordum. Bana hâlâ açıklanamaz gelen şey, nasıl olup da annemin aklına, doğduğum yerin güzelliklerini ve olağanüstü yanlarını anlatmamı isteme fikrinin geldiği, benim de tanımadığım o yabancı ressamın resimlerini, yüce bir güç tarafından ilham gelmiş gibi bütün ruhumla kavramışçasına, olanca canlılığıyla tasvir ettiğimdir. O sırada, sanki kilisedeki bütün yazıları çoktandır tanıyor, biliyormuş gibi, azizlerin harikulade hikâyelerine daldım. Prenses, hatta annem, beni hayretle seyrediyorlardı; bense konuştukça coşuyordum. Sonunda prenses sordu: “Söyle, sevgili çocuğum, bütün bunları nereden biliyorsun sen?” Bir an bile duraksamadan yanıtladım; yabancı hacının beraberinde getirdiği o güzel, o olağanüstü çocuğun, kilisedeki bütün resimleri bana tek tek anlattığını, kendisinin renkli taşlarla çizdiği bazı resimlerin anlamlarını açıkladığını, bununla da kalmayıp daha başka pek çok kutsal hikâye naklettiğini söyledim.

İkindi çanı çaldı, rahibe kesekâğıdına sarılı bir sürü şekerleme getirip verdi, ben de büyük bir memnuniyetle aldım. Başrahibe ayağa kalktı, anneme şöyle dedi: “Oğlunuzu yatılı öğrencim olarak kabul ediyorum, sevgili hanımefendi. Bundan böyle onunla ben ilgileneceğim.” Annem heyecanından konuşamaz olmuştu. Sıcak yaşlar dökerek prensesin ellerini öptü. Tam kapıdan çıkmak üzereydik ki prenses, arkamızdan geldi, beni bir kez daha havaya kaldırdı, bu kez haçını özenle yana doğru çekerek sımsıkı sarıldı; şiddetle ağlıyor, sıcak gözyaşları alnıma damlıyordu. “Franz’çığım!” diye haykırdı. “Hep böyle inançlı ve iyi kal!” Derinden etkilenmiştim; neden olduğunu pek bilmeden, ben de ağladım.

Manastırın yakınlarındaki küçük bir mandırada yaşayan annemin ev hayatı, başrahibenin desteğiyle daha iyi bir hale gelmişti. Sefaletimiz sona ermiş, ben de daha iyi giyinir olmuştum. Papazdan eğitim alıyor, bunun yanı sıra onun, manastırın kilisesinde ayin yaptığı günlerde koro çocuğu olarak görev yapıyordum.
Gençliğimin bu mutlu günlerinin anıları nasıl da kutlu bir rüya gibi kucaklıyor beni! Yurdum, mutluluğun, o çocuksu, o rahat duyguların, o üzerine gölge düşmemiş sevinçlerin mekân tuttuğu, harikulade bir ülke olarak uzaklarda, çok uzaklarda kaldı; geriye dönüp baktığımda, beni ondan sonsuza dek ayıran uçurumun, sonuna kadar açılmış ağzını görüyorum. Yakıcı bir hasretin pençesinde, karşı tarafta, şafağın kızıl ışıkları arasında gezinen sevdiklerimi seçebilmek için gitgide daha fazla gayret sarf ediyor, onları gördüğüme, tatlı seslerini işittiğime vehmediyorum. Ah! Sevginin güçlü kanatlarının aşamayacağı bir uçurum var mıdır? Aşk için mekân ve zaman nedir ki! O, hayallerde yaşamaz mı zaten; hayallerin sınırı var mıdır? Fakat, karanlık gölgeler belirmekte etrafımda; gitgide daha yoğunlaşıyor, beni sıkıştırıyorlar, gitgide daha sıkı sararak görüşümü kapatıyorlar; aklımı, yaşadığım ânın azabıyla tutsak ediyor, tarif edilemez, zevk veren bir ıstırapla içime dolan hasretimi, iflah olmaz, öldürücü bir işkenceye dönüştürüyorlar!

Bir iyilik timsali olan papaz, benim uçarı aklımı dizginlemeyi başarıyor, dersini benim keyfime göre şekillendirerek zevk almamı, hızla ilerleme kaydetmemi sağlıyordu. Annemi her şeyden çok seviyor, prensese ise bir azize gibi saygı duyuyordum. Onu görebileceğim günler, bana bayram gibi geliyordu. Her seferinde, edindiğim yeni bilgilerle gözünü kamaştırmaya karar veriyor ama onun gelip de bana sevgiyle hitap ettiği anda tek kelime bile edemiyor, sadece onu seyretmek, ona kulak vermek istiyordum. Her kelimesi, ruhumun derinliklerine işliyordu; eğer onunla konuşmuşsam, gün boyu kendimi şaşılası görkemli bir ruh hali içinde buluyordum; daha sonra, çıktığım gezintilerde ise hayali bana eşlik ediyordu. Ana altarın önünde durmuş, tütsü kabını sallarken, orgun sesleri koro yerinden aşağıya doğru yayılıp köpüren seller misali kabararak beni sürüklerken, ilahinin içinde onun sesini ayırt ediyordum. O sesin parlak bir ışık huzmesi gibi üzerime düşüp içimi o en yüce, en kutsal sezilerle doldurduğu anlarda, adlandırılamaz hislerle nasıl da sarsılıyordum. Ama haftalar öncesinden sevindiğim en olağanüstü, asla içim ürpermeksizin aklıma getiremediğim gün, manastırda büyük bir günah bağışlama töreniyle kutlanan, Cistercium’un azizi Bernard’a adanmış yortuydu. Bir gün öncesinden komşu şehirlerden ve çevredeki diğer yerlerden büyük kalabalıklar halinde insanlar gelir, manastıra bitişik çiçekli çayırlara yerleşirlerdi. Neşeli gürültüler sabahtan akşama kadar dinmezdi.

Bernard Günü, ağustosa denk geldiğinden, bu uygun mevsimde hava koşullarının yortu için elverişli olmadığı herhangi bir zaman hatırlamıyorum. İbadet eden, ilahiler okuyarak gezinen hacılarla, süslenmiş kızların peşinde coşku içinde itişip kakışan çiftçi oğlanların sesleri, bir renk cümbüşü içinde birbirine karışırdı. Din adamları inançlı bir saygıyla ellerini huşu içinde kavuşturmuş, bulutlara bakarken, çimenlere yayılan burjuva aileleri tıka basa dolu yemek sepetlerini boşaltır, yemeklerini yerlerdi. Neşeli şarkılar, dinî ilahiler, tövbe edenlerin derinden iç çekişleri, mutluların kahkahaları, ağlamalar, ah çekmeler, coşkulu naralar, şakalaşmalar, dualar, kulakları sağır eden harikulade bir konser şeklinde semaya yükselirdi! Ama manastırın çanı çaldı mı, patırtı bir anda susardı. Göz alabildiğine herkes sıkışık saflar halinde diz çöker, kutsal sessizliği sadece duaların boğuk mırıltısı bozardı.

Çanın son vuruşunun sesi erirken renkli kalabalık yeniden hareketlenir, birkaç dakikalığına kesilen coşku yeniden başlardı. Komşu şehirde oturan piskopos, Bernard Günü’nde, maiyetindeki kilise yüksek kurulu üyesi rahiplerle birlikte manastırın kilisesindeki bu görkemli ayini yönetme görevini bizzat üstlenirdi. Orkestrası, ana altarın yanına kurulmuş, nadir ipek dokumalarla bezeli bir tribünde müzik çalardı. O zamanlar yüreğimi titreten o duygular hâlâ ölmedi; çabucak akıp gitmiş o kutlu zamanları aklıma getirdiğimde, gençliğimin bütün tazeliğiyle canlanır içimde. Prensesin, diğerleri içinde bestesini en çok sevdiği, bu yüzden de üst üste birkaç kez icra edilen “Gloria” ilahisini bütün canlılığıyla hatırlıyorum. Bir seferinde piskopos yine “Gloria” ilahisini başlatmış, koronun güçlü sesi gürlemişti: “Gloria in excelsis deo!”3 Ana altarın üzerindeki bulutlar açılır gibi olmuştu sanki. Evet, oraya resmedilmiş olan kerubiler4 ile seraflar5 adeta ilahî bir mucizeyle canlanmış, hareketlenmiş, güçlü kanatlarını çırpıp şarkılar ve lir eşliğinde Tanrı’ya övgüler sunarak havada aşağı yukarı süzülmeye başlamışlardı. İçimde kabaran, beni ışıltılı bulutların arasından aşırıp o uzak, o aşina ülkeye taşıyan, heyecan dolu bir huşu duygusuna kapılmıştım; güzel kokulu bir ormanda meleklerin hoş sedaları yankılanıyordu. Yüksek zambak öbeklerinin arasından karşıma o harikulade oğlan çocuğu çıktı. Bana gülümseyerek sordu: “Neredeydin bunca zamandır, Franz’çık? Bir sürü renkli çiçeğim var benim; eğer benimle kalır, beni ebediyen seversen, onların hepsini sana armağan edeceğim.”

Ayinden sonra rahibeler, elinde gümüş çoban asası, başında mitresi, başrahibenin önderliğinde manastırın ve kilisenin koridorları boyunca görkemli bir geçit töreni yaptılar. O olağanüstü kadının her bakışından, her hareketinden nasıl bir kutsallık, nasıl bir vakar, nasıl dünyaüstü bir yücelik süzülüyordu! Sofu, inançlı halka inayet ve hayırlar vaat eden, her şeyden üstün kilisenin ta kendisiydi sanki. Gözü tesadüfen bana takılacak olsa, o anda kendimi yerlere atabilirdim. İbadet bittikten sonra rahipler, bir de piskoposun orkestrasının üyeleri, manastırın salonunda ağırlandılar. Yemeğe şehir sakinlerinden, kilise dostu bazı memurlar ve tüccarlar da katıldılar. Piskoposun orkestrasının şefi benden hoşlanmıştı, benimle ilgilenmek istediği için yemeğe katılmama izin çıktı. Zihnim daha biraz önce mukaddes bir huşu içinde uhrevi âleme yönelmişken, şimdi beni, canlı renkli görüntülerle kuşatan neşeli bir hayat çıkmıştı karşıma. Konukların gürültülü kahkahaları arasında türlü, eğlenceli hikâyeler anlatılıyor, nükteler, şakalar havada uçuşuyor, bu arada şişeler de hızla boşalıyordu. Akşam olup da arabalar eve dönüş için hazırlanıp beklemeye başlayıncaya kadar bu böyle devam etti.

On altı yaşıma gelmiştim ki, papaz daha yüksek düzeyde bir ilahiyat tahsili için komşu şehirdeki papaz okuluna başlamak üzere yeterince hazırlanmış olduğumu söyledi. Din adamı olmaya kesinlikle kararlıydım. Bu kararım, anneme derin bir mutluluk veriyordu; zira böylece babamın, benim bilmediğim hayallerinin gerçekleşeceğini ve bunlarla belli bir biçimde bağlantılı olduğunu sandığı, hacının esrarlı imalarının da açıklık kazanacağını düşünüyordu. Böylece babamın ruhunun günahlarından arınacağına, ebedi lanetin azabından kurtulmuş olacağına inanıyordu. Artık sadece toplantı odasında görebildiğim prenses de niyetimi gayet iyi karşıladı, saygın bir dinî makama erişinceye kadar gereken her konuda desteğini esirgemeyeceği vaadini yineledi. Şehir, manastırdan bakınca kuleleri görünecek, herhangi zinde bir yayanın manastırın havadar ve hoş bölgesini kendine yürüyüş alanı olarak seçebileceği kadar yakında olduğu halde, sevgili annemden, yürekten saydığım o harikulade başrahibeden, iyi kalpli öğretmenimden ayrılmak oldukça zor geldi. Sevgi çemberinden dışarı bir kez çıkılmaya görsün, aradaki mesafe ne olursa olsun çok uzaklara gitmiş gibi ayrılık acısı çekilir ille de. Prenses fevkalade duygulanmıştı. Nasihat niteliğinde bazı önemli sözler söylerken teessüründen sesi titriyordu. Bana zarif bir tespih ile özenle çizilmiş resimlerle süslü bir dua kitabı hediye etti, sonra da şehirdeki Kapuçin manastırının başrahibine yazılmış bir tavsiye

Yazar

BENZER İÇERİKLER

Al Midilli Konusu Özeti ve John STEINBECK

Editor

Domaniç Dağlarının Yolcusu

Editor

Yazgı

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası