Roman (Yabancı)

Eugenie Grandet

Ünlü Fransız yazarı Honoré de Balzacın İnsanlık Komedisi genel başlığı altında topladığı romanlarının en ünlülerinden biri olan Eugénie Grandetde, Grandet ailesinin topyekûn çöküşü anlatılır. Fransız Devriminin toplumsal ve ekonomik sonuçlarının da ele alındığı roman, Balzacın ilk eserlerindendir.

Eugénie Grandet: Toplumsal bir yergi

***

EDİTÖRÜN ÖNSÖZÜ

İnsanlık Komedisi ile Sönmüş Hayaller Arasında

İnsanlık Komedisi’nin ayrılmaz bir parçasını oluşturan Eugénie Grandet’yi konuşmadan önce, Balzac kuşağının kendini karşı karşıya bulduğu belli başlı sorunların arka düzlemini açıklayabilmek için, onun Sönmüş Hayaller romanı üzerine G. Lukács’ın1 yazdığı bir deneme yazısının kısa bir değerlendirmesini yapmak yerinde olacaktır.

Balzac, dev eseri Sönmüş Hayaller’de (1835-1843), bir yazar olarak olgunluğunun doruğuna ulaşmakla kalmaz, bütün bir 19. yüzyıl boyunca “yıkılan hayaller”, “kırılan umutlar” temalı romanlara öncü olacak yepyeni bir roman tipi sunar. Bu roman tipi, insanların, dünya hakkındaki yanlış, yanılsatıcı, ama ortaya çıkması da kaçınılmaz olan düşünce ve tasarımlarının, bunlara bağlı hayallerinin, kapitalist hayatın ödünsüz, kaba gücüne çarpıp paramparça oluşunu anlatır. Hayallerin, yanılsamaların yıkılması, dağılması, elbette sadece Balzac’ın romanlarında ortaya çıkan bir tema değil. Cervantes,2 Don Kişot’ta, gerçekliği, nesnel dünya olarak öznenin karşısında yer alan “dışı”, içten kuran, bunu yaparken kafasındaki kurmacayı gerçekliğin yerine geçiren kahramanı üzerinden, artık çoktan gerilerde kalmış bir sosyal-kültürel-ekonomik dünyaya ironik bir veda masalı armağan eder. Don Kişot’un soylu, yiğit şövalye dünyası, doğmakta olan burjuva toplumunun beraberinde getirdiği kaçınılmaz yasaların imha hareketine açık hale gelmiştir. Ömrünü doldurmuş son feodal dünya kırıntıları, sahiciliklerini bile yitirmek üzeredirler bu yeni aşamada. Balzac’ta ise, doğrudan, artık epey bir yol almış olan burjuva-kapitalist ilişkiler (19. yüzyılın göbeğinde) kendi hayallerini de birlikte getirmişlerdir. İnsanın insan ile, toplum ile, sanat vb. ile kurduğu, burjuva devrimci gelişmesinin en üst düzeydeki ideolojik ürünü olan bu tür ilişkiler, öte yanda kapitalist ekonominin gerçekliğine çarptıkları yerde, ham hayaller olarak belirirler. Aslında bir önceki yüzyılın romanı da kimi hayalleri, yanılsamaları su yüzüne çıkartıp yıkmıştır. Ne var ki bir önceki yüzyılın yıktığı bu hayaller kısmen insanların hâlâ düşüncelerinde, duygu ve algılayışlarında pay sahibi olan feodal formasyon kalıntısı etkilerden kaynaklanırken, mevcut gerçekliğin az çok kavranmasıyla bu hayallerin aşılması da mümkün olmuştur. Doğrudan burjuva-kapitalist ilişkilerin gelişmesinin sunduğu üst düzeydeki ideolojik ürünlerin (insan, toplum, sanat vb. ilişkilerinin) trajik bir gülümsemeyle alaya alınması, burjuva ideallerinin kendi ekonomik, kapitalist temelinden kaynaklanan öfke ve şiddetin etkisiyle trajik bir şekilde parçalanması, bütün bunlar “sönmüş hayaller”de ilk kez bir bütün olarak karşımıza çıkar. Bu romanın ideolojik öncüsü, Diderot’nun3 ölümsüz yapıtı Rameau’nun Yeğeni’dir. Stendhal’in4 Kırmızı ve Siyah’ı da benzer bir temayı işler. Kapitalizmin ideolojik, zihinsel dünyasının bizzat bu ekonomik formasyonun kendi gerçeklerine çarpıp parçalanması teması, dönemin ortalıkta gezen malzemesi gibiydi. Bir edebiyat modası değil, burjuvazinin politik gelişmesinin ana toprağı olan Fransa’daki toplumsal-ekonomik gelişmenin edebiyatın önüne koyduğu bir görevdi. Fransız devriminin, o büyük, kahramanlıklarla dolup taşan evresi ardından da Napoléon5 dönemi, burjuva sınıfının uyuşukluğunu ortadan kaldırmış, enerjisini harekete geçirmişti. Bu dönem, burjuva sınıfının en iyi ve donanımlı bölümünün, yürek isteyen ideallerini doğrudan gerçekleştirmesine imkân tanımış, gene bu idealler doğrultusunda bir kahraman gibi yaşayıp ölmesinin yolunu açmıştı. Gelgelelim Napoléon’un burjuvazi ile kadim soylu sınıflar arasındaki kararsız gelgiti, Avrupa’nın monarşilerinin kararlı bir şekilde eski düzeni yeniden tesis etmek için Napoléon’a set çekmeleri, önce devrim sonrası imparatorluğun sonunu getirdi. Napoléon yıkıldı, Restorasyon dönemi dediğimiz gelişme süreci içinde kralcılık-cumhuriyet, halk demokrasisi arasındaki büyük çekişme, ülkeyi Temmuz Devrimi’ne (1830) sürükledi; böylelikle sözünü ettiğimiz o ideallerin, kendilerini savunmak için ölümü göze alan “kahraman” burjuvalar ile birlikte çöktüğü döneme girildi; ideallerin içi boşalıp bunlar gerçek hayatın salt süsü, dekoratif parçaları düzeyine gerilediler.

Devrimin, ardından da Napoléon’un açtığı kapitalist gelişme yolu, iyice genişlemekle birlikte, artık kolay yürünür, herkesin girebileceği engelsiz bir yol olarak görünmeye başladı. Gelişmenin ordularının geçtiği yol. Kapitalist ideallerin o ilk savunucuları olan yiğit öncüler geriye çekilip gelişmeden çıkartabildiği kadar kâr çıkartmaya çalışan avantacılara, spekülatörlere, kolay zenginliğin yolunda engel tanımayanlara terk ettiler yerlerini. Önceki yiğitlik döneminin kamçısı olan idealler, artık itici güç olarak rol oynayamayıp ayağa dolanan engeller olup çıkmışlardı. Bu ideallerin taşıyıcısı ve temsilcisi olan, yiğitlik dönemi gelenek ve anlayışı içinde yetişmiş gençler şimdi sınıflarının dibine çökmekten, sınıflarını yitirmekten kurtulamayacaklardı.

Fransız Devrimi ve Napoléon dönemi tarafından silkelenip uyandırılmış enerjilerin zorunlu olarak yozlaşıp ters kanallara akması, sönüp hiçliğin içinde kaybolması, bu dönemin romanının, yıkılan, sönen hayalleri, yanılsamaları anlatan romanın vazgeçilmez temasıdır. Başlangıçta genç ve yapıcı olan enerjinin eskiyi inşa döneminin sefaletine, Temmuz Devrimi’nin ardından gelen “krallığa”, yaşanan pisliklere yönelik tepkisinin sesidir.

Politik görüşleri bir kralcı olmasına rağmen, Balzac, Napoléon’dan sonra (1814) eski düzeni yeniden kurma döneminin (Restorasyon) sorunlarını bütün çıplaklığıyla görebilmiştir. Ayrıca kendisi özel hayatında, yeni üretim ilişkilerinin sunduğu imkânların kolay yürünür yolunda borçtan borca batmaktan, gece gündüz senet imzalamaktan kurtulamayan bir kurbandır da. Genelde yazarlar, düşünürler, epey bir soyut varlık haline getirilip kendi hayat hikâyelerinin dışında, salt yazdıkları, düşündükleriyle anlaşılmak istendiğinden ne Dostoyevski’nin kumarbazlığı, ne Balzac’ın borç batağındaki ruh durumu, öyle belirleyici etmenler olarak sıkça öne çıkmazlar. Sanatkârın gerçek hayatta aldığı yenilgiler, sanatta flulaşıp gider. Az ötede de değinmeyi umduğumuz gibi, feodal üretim tarzının geleneksel yapılarını, politik düzlemde krallığı tercih eder görünen Balzac’ın varoluşu, onun burjuva-kapitalist gelişmenin tahrip edici gerçekliğine yönelttiği eleştirinin zaman okunun yönünü ters çevirmiştir demek yerinde olur!

Eugénie Grandet

Roman 1833 yılında, birkaç ay içinde yazılıp okura sunulmuştu. Grandet’nin içinde hareket ettiği evin alabildiğine ayrıntılı, uzun betimlemeleri, Eugénie’nin iç dünyasını anlatan coşkulu, heyecanlı (patetik) yanlarıyla, gereken rağbeti görmekte gecikmemişti.

Ancak Balzac tutkunu okur için bu roman, bugün bile bir yapbozun parçalarını yerli yerine oturtma anlamına gelecektir. Çünkü bu roman, ünlü İnsanlık Komedisi adlı çok parçalı roman dizisinin kitaplarından biridir. Evet, Balzac’ın öteki romanları gibi Eugénie Grandet de bağımsız, kendi başına bütünlüğü olan bir roman olmayıp 1830 ile 1850 yılları arasında gerçekleştirdiği, hayatının o en büyük yapıtının, La Comédie humaine’in (İnsanlık Komedisi) yapıtaşlarından birini temsil eder. Söz konusu roman dizisi, 95’ten fazla öykü ve romandan oluşur ve 1789 ile 1850 arasındaki hareketli dönemde Fransa’nın toplumsal dünyasını anlatır.

Yukarıda hatırlattığımız tarihsel fona bir kez daha değinerek sözü Balzac’a getirmeye çalışalım: İnsanlık Komedisi’nin kapsamaya çalıştığı evre, 1789 ile 1850 arası, Fransa açısından bakıldığında, politik-sosyal kargaşa ve huzursuzlukların doruğa ulaştığı bir döneme karşılık gelir. Napoléon İmparatorluğu ardından Avrupa hanedanlıklarının birleşerek, en azından eski iktidar biçimlerini korumaya yönelmeleri, 1830 devrimi, burjuvazi ile feodal hâkim sınıf arasındaki kavganın iktidara bir burjuva-kral taşıması (Louis-Philippe) ve nihayet 1848 Şubat-Mart devrimi. Fransa için kapitalizmin bu sancılı gelişmesi, İngiltere’ye göre gecikmeli de olsa, sanayi devriminin kapısının da aralanması demekti; kaldı ki, Napoléon’la birlikte araya giren Restorasyon döneminin direnci, burjuvazinin tarih sahnesinde hem ekonominin hem de politikanın düzleminde yükselmekte olan bir sosyal sınıf olarak kaçınılmaz ilerleyişini epey geciktirmişti. Geniş tarihsel perspektiften bakıldığında, kapitalizm sermaye birikim süreçlerinin, sanayileşmenin sancıları içinde yeni toplumsal formasyonun yerini sağlamlaştırmasını görmek mümkündü, ama tek tek bireyler, insanlar, dönemi içten yaşarlarken, kendilerini büyük bir çalkantının, kaosun içinde hissetmiş olmalıydılar. Durmadan değişen rejim biçimlerinin ve el değiştiren iktidarların karşısında en başta sosyal aidiyetin sarsıntıya girmiş olması doğal sonuçtur. Kişi böyle bir dönemde tırmanan, sağlam bir kariyerin arabasına da binebilir, aniden önünde açılan bir çukurun içine yuvarlanıp sosyal aidiyetini, sınıfını da yitirebilir. Öyleyse, hızla değişen şartlara ayak uydurma yeteneği, kişinin sosyal bir üye olarak varoluşunun da güvence derecesini belirleyecektir. Mutlak, değişmez, biricik kabul edilmiş bir iktidar ve yönetim biçiminden, radikal adımlarla bir parlamenter sisteme, cumhuriyete geçişin tarihini ülkemiz bağlamında 1850’lere rahatlıkla geri götürebilirsek ve 1750’den, hatta günümüze kadarki –toplumsal-tarihsel şartların, dinamiklerin, sınıfların, diyelim ki bir Fransa’ya göre farklılığını ve eksikliğini bir yana bırakıp– gelişmeye sadece “dönüşümler” kavramından bakacak olursak, geçişlerin ve beraberinde getirdikleri kararsızlık, kaos iklimlerinin kişinin kimliğine nasıl yansıdığını anlayabilecek bir kültürel coğrafyada bulunduğumuzu sanırım söyleyebiliriz. Bugün hâlâ tercih ettiği ekonomik sistemde ve politik yapıda, buna bağlı kültürel-sosyal yansımalar içinde kimliğini arama sancısı çekenlerin “ülkesini” temsil edebiliyorsak; “ben kimim” arayışı ile politik-ekonomik-kültürel-ideolojik dönüşümler arasındaki ilintiyi kurmak bizim için zor olmamalı. Ama Balzac, kapitalist gelişmenin kararlı adımlarla yol aldığı bir evrenin içinde, bireye yönelik kavrama ve anlama taleplerinin anlaşılır sancılarını çekmiş olmalı: Onun edebiyatı, bu arayışın ve cevap bulma çabalarının da edebiyatıdır, demek yanlış olmamalı. Anlamak, kimliği inşa edecek zemini bulabilmek için Balzac İnsanlık Komedisi’nde üç binden daha fazla figür (karakter) yaratmış, bu figürleri, “dizinin” çeşitli romanlarında, öykülerinde tekrar tekrar karşımıza çıkartıp tek tek kişilerin kaderleri üzerinden tarihin bu dönemine, ama aynı zamanda insan yüreğine yansıyan sızılara, acılara ayna tutmaya çalışmıştır. Bu kaygı, İnsanlık Komedisi’nin tematik rolleri paylaşmasından da bellidir: “Kişilerin özel hayatlarından sahneler”, “Paris dünyasından sahneler”, “Taşradan sahneler”, “Askeri hayattan sahneler”, “Köy hayatından sahneler”, “Analitik incelemeler” ve “Felsefi incelemeler”. Eugénie Grandet, “taşra sahneleri” bölümüne girer. Balzac İnsanlık Komedisi’ne yazdığı önsözde, bu romanda tutkunun, çıkar ve hırsın, hesaplı bir hayatın geçmişini, yaşını anlatmak istediğini belirtir.

Bu açıklama doğrultusunda tutku, bu romanda, insanın öteki karakteristik yanlarını, hırsını, çıkarcılığını besleyen zemini oluşturur. Ne var ki bu tespit sadece bu metnin bağlamı içinde enerjisini tüketmez; aslında bütün Balzac eserinin can damarını sunar bize. Onun bütün figürlerini içten tutan, dağılmalarını önleyen, onları birleştiren, yaşatan ve ölüme sürükleyen etmendir tutku. Kuran, dolayısıyla da yıkan, sosyal ilişkiyi paramparça eden şeydir o; tamamen insani bir şeydir. Tutku olmasaydı, Balzac’a göre ne din, ne tarih, ne roman ne de sanatın bir yararı olurdu. Balzac için bu temel enerji biçimi, yani tutku, hem kurucu hem de yıkıcı olabilir; bir âşığın gözünü kör edip onu savurabileceği gibi, ölçüsü konamaz bir hırsın itici gücü olarak da ortaya çıkabilir; ancak nerede ve nasıl kendini dışavurursa vursun, bu tutku, mutlaktır, tarihüstü, zaman ötesi bir değişmez güçtür. Burada insanın aklına, 1818 yılında yazılmış olmakla birlikte, ancak ellili yıllarda, 1848 devriminin sonundan itibaren popülerleşen bir felsefe, Schopenhauer’in6 “irade felsefesi” geliyor. Orada da “irade” insan varlığını kendi motifleri doğrultusunda kayıtsız şartsız yönlendiren temel “metafizik” bir güçtür. Karşı konmaz bir yönlendirici, en başta da cinsel tercihlerin tayin edicisidir. Balzac’ın “tutku” temelli duygularının, kapitalizmin gelişme evresinde yarattığı, ama gerçekleşmesine kendi temel çelişkileri bakımından destek veremeyeceği umutlar, idealler, arayışlar olduğunu girişte söylemiştik. Sönen hayaller, burjuva-kapitalist gelişmenin yaratıp söndürdüğü hayallerdi. Bu hayaller, daha Balzac’ın tanıklığını yaptığı dönemde yıkılmaz dirençlere çarpıp durdu. Tutku da öyle. Modern burjuva toplumunun doğuş saatinde, her şeyin dünyevi bir bağlam içine (laisizm, sekülarizasyon) yerleştirilmeye çalışıldığı bir çağda, tutkular ve onun temeli üzerinde yükselen hayaller, tarihselliğin hakiki dünyasına çarpıp duracaktır. Ahlaki norm ve değerlerin, politik-ekonomik düzen ve kurumlaşmaların çokluğu ve değişkenliği karşısında mutlak olan dağılmış, kayıtsız şartsız her şey geçerliliğini yitirmiştir.

Theodor W. Adorno,7 “Balzac Lektüre”, Edebiyat Üzerine Notlar, cilt III, s. 27’de, Balzac romanının, insanların tutkuları ile bu tutkuya işletmenin (fabrikanın, işletme ilişkilerinin) aksatıcısı olarak bundan böyle (genel eğilim olarak) tahammül edemeyen bir dünyanın kavrayışı arasındaki gerilimden güç aldığını söyler. Eugénie Grandet’de de insan ile tarihsel dünya arasındaki gerilim, 19. yüzyılın ileriye dönük toplumunun fonunda ele alınır; tutku, hem kurucu hem yıkıcı güç olarak roman kahramanlarının iç itici gücüdür, dolayısıyla da bu “sosyal dramın” motorudur.

Balzac bu sosyal dramı sahneye koyabilmek için taşradaki Saumur kasabasının Restorasyon dönemindeki (1814-1830) koşullarını kullanır. Masal dünyasından, Hıristiyan ve ilkçağ mitolojisinden parçalar da bu çerçevede yerlerini alırlar. Dolayısıyla masal, mitoloji gibi romantik öğeler ile gerçekliğin parçaları, gerilimli bir birlik içinde birbirleriyle kaynaştırılırlar. Her şeyi bilen, üçüncü tekil kişi anlatımı kullanan anlatıcı, Balzac romanlarından tanıdığımız tipik bir gerçekçi atmosfer betimlemesiyle Mösyö Grandet’nin evine sokar bizi ve devrim yıllarının, Napoléon ve Restorasyon döneminin kargaşası içinde eyaletin en zengin adamlarından biri olup çıkmış Grandet Baba’nın yükselişini tarihsel gerçekliği kılı kırk yaran, kesin ve eksiksiz bir fonda gözler önüne serer. Yaşlı pinti Grandet’nin iyi kalpli, ama güçsüz bir eşi ve uyuyan güzel gibi yaşayan masum, temiz bir kızı vardır: Eugénie. Geride ise zengin varise gözünü dikmiş talipler aç kurt gibi beklemektedirler. Demek ki okuru bekleyen sosyal dramanın inandırıcı, tarihsel ve coğrafi koşulları sağlam, sahnesi hazırdır.

“Balzac 20. yüzyılın başlarında bile özellikle romanda Gerçekçilik ile Doğalcılığın (Natüralizmin) yaratıcısı olarak görülmüştür. Hayatın gerçek ve kötü yanlarını saplantı haline getiren, burjuva hayatını bütün yanlarıyla kavrayabilecek, ama aristokrasiyi anlayamayacak, işçi sınıfını hiç hesaba katmayacak kadar kaba ve dar görüşlü, sanatçı ve bohem çevrelerin canlı görüntüsünü, köylülüğün ise çirkinliğini yansıtan, paranın gücünü de saplantı haline getiren, hayatını, ün ve başarı elde etmek için umutsuzca didinerek geçiren (Goriot Baba’da olduğu gibi) çağın gençlerini eleştirmekle birlikte onlara içten yakınlık duyan biri olarak kabul edilmiştir.” (Ana Britannica, s. 283)

Sadece Eugénie Grandet’ye değil, bütün bir Balzac külliyatına giden yolu, az da olsa döşediğimizi düşünüyorum; bu arada “tutku” ile “hayaller” (yanılsamalar) arasındaki köprüyü kurabildiğimiz ölçüde, Balzac’ın roman dünyasına sağlam bir giriş yapabileceğimiz de anlaşılıyor.

Veysel Atayman
Eylül 2005, İstanbul

ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ

Eugénie Grandet, Balzac’ın hayal gücünün ürünlerini birbiri ardına gözlerimizin önüne seren bir keşiftir: Her şeyden önce taşranın keşfi… Taşranın keşfiyle, özel hayatların keşfi; her şehrin bir sırrı, her evin bir kokusu, her özel hayatın bir rengiolduğunun gözler önüne serilmesi. İçe kapalı, çözülmesi gereken ve tarihin şekillendirdiği bir taşra coğrafyasında Saumur ve belediye başkanı Grandet Baba. Bu, aynı zamanda, Devrim’in gelişi ve birilerinin bu Devrim’de servetlerini ve kariyerlerini sağlamlaştırmasının özetidir. Her taşra bölgesinin kendine özgü bir hikâyesi, her şehrin bir geçmişi var, her ev konuşuyor, her yükselişin bir sonucu var.

Saumur’de karşımıza çıkan, Grandet Baba figüründen olmasa da Saumur belediye başkanı figüründen yola çıkarak edindiğimiz izlenim, paranın her şeye kadir olmasıdır. Burada, Balzac’ın bu konudaki bakış açısının en önemli parçası ilk kez ortaya çıkıyor: Paranın her şeye gücü yeter; ancak, hayatları karartır ve mahveder. Paranın her şeye gücü yeter, ama duygulara hükmedemez.

Böylece zengin olmak saplantısı, ortaya özel bir karakter çıkarıyor: Monoman8 karakteri. Félix Grandet, Balzac’ın ilk monomanıdır. Bütün hayatına egemen olan değişmez bir fikir ona rengini, kaderini verir, saplantılı bir düşünce bütün benliğini sarar. Bu saplantılı fikir, tıpkı etrafında biten her şeyi boğan zararlı bir bitki gibi onu ezer, yıkar, yok eder. Eugénie Grandet ile kocasına karşı sessiz, ürkek ve boyun eğmiş bir kadın olan annesi, İnsanlık Komedisi’nin kurbanlarının o uzun listesinin ilk iki sırasında yer alırlar.

Eugénie Grandet’deki dram aslında, babasının mizacını miras almış, görünüşteki itaatkârlığının altında aynı derecede egemen ve baskın bir kişiliğin üzerine kendini aşka adamadan doğuyor. Eugénie de bir monomandır. Başlarda bunun farkına varmıyoruz çünkü karşımıza kendi halinde bir genç kız olarak çıkıyor. Ama o da bir nişan törenine ve verilen sözlere adamıştır kendini: Her sabah birbirlerine yıllarca vaatlerde bulundukları bankta bir hayal dünyasına dalıp o bankta beklediği yolcuya…

Dramın doğuşu da, bu birbirine benzeyen, ama zıt yönde iki adamanın ani buluşmasıyla başlıyor, baskıya gelmez iki irade burada çatışma içine giriyor. Derken, başlarda gizli olan bu uzlaşmaz çelişkinin zamanı geldiğinde ortaya çıkması için bir olay, bir “buluşma” yeterli oluyor; Balzac’ın da dediği gibi, “Müthiş bir eylem, zehirsiz, hançersiz, kansız bir burjuva tragedyası başlayacaktı; ama bu burjuva tragedyası, aktörleri düşünüldüğünde, ünlü Atrides ailesinde geçen bütün dramlardan daha zalimceydi.” Eugénie Grandet’nin bu cümlesi bütün Balzac dramatürjisini dile getiriyor. İnsanlık Komedisi’nin en dokunaklı durumları, en şiddetli çatışmaları burada olduğu gibi, çoğu zaman özel hayatın göze çarpmayan ve hatta hiç sezilmeyen, ruhları yıkıma uğratmış trajedileridir.

Bu trajediyi sadece duygusal değil, ama ayrıca dokunaklı bir hale getirmek için, Balzac kendine özgü yöntemleri ilk defa büyük bir güçle, titizlikle çalıştığını gördüğümüz bir mekanizmayı kullanıyor. Aslında önemsiz şeylere, ufak alışkanlıklara, mütevazi hırslara “çok büyük” bir değer biçmek, anlamsız görünen hatalı davranışlarla bunları altüst etmek daha ufak çapta da olsa Tours Papazı’nda yapılmıştı. Balzac, Eugénie Grandet’de kazanılması umulan şeylerin ne kadar önemli olduklarını göstermek için yine aynı şeyi yapıyor: Masanın üstündeki bir şeker kutusu, bir tereyağı kabı, isyanın işaretleri olarak ortaya çıkıyor; süslenme ihtiyacı aşkın amblemine dönüşüyor ve devrim, çığlıklar ve şiddetle değil, ama ilk kez “hayır” diyen bir bakışla başlıyor. Ama bütün bu işaretlere yüklenen “çok büyük” değerlere ulaşılması için, tekdüzeliğin ve hareketsizliğin ayrıntılı bir tarifini yapmak, her ayrıntıya bir biçim ve renk vermek, evlerin duvarlarını süsleyen Flaman ressamlarının dikkati ve titizliğiyle çalışmak gerekti. Sabırla yapılan bu resimler, alışkanlıkların, sessizliğin, işaretlerin özel hayat üzerinde bıraktıkları izler, her hayatın üzerine olanca ağırlığıyla çöken o elle tutulamaz şey ve birdenbire, işaretlerin telaşlı bir hal alması, karınca yuvasındaki karışıklık Balzac’ın imzasıdır, onun bir anlatıcı olarak, sahneye koyduğu ve ilk defa büyük bir ustalıkla dramlaştırdığı sanatıdır.

Sonunda aktörlerin sonuncusu sahneye çıkar: Zaman. Nitekim, insanı ele geçiren tutkuların kalpleri yıkıma uğratması yavaş olur. Bu kendini adamaların bir hazine oluşturmak adına zamana ihtiyaçları vardır. Bunların kişilikleri, hayatları değiştirmesi için, o saplantılı düşüncenin her şeyi kaplayıp, her şeyi boğması, etrafında bir çeşit çöl yaratması için de bir o kadar zaman gerekir. Zaman, Balzac’ın romanlarında her şeyi kemiren bir asittir. Romancının romanın başında istediği üzere, tıpkı bir evin durumunu kaydeden bir noter gibi kayda geçirdiğimiz canlılar, romanın sonunda, her şeyi yakıp yıkan fikrin geçip gitmesiyle renksiz, silik ve kansız olur.

Böylece Eugénie Grandet herkesin sandığı gibi bir cimrinin hikâyesi değil, Eugénie Grandet’nin yani boşa geçmiş bir hayatın, yıkıma uğramış bir hayatın hikâyesidir. Balzac, işte yıkılan hayallerden geriye kalan döküntüleri ilk defa keşfediyor. Keşfettikleri ona o kadar öğretici geliyor ki bunu bir yıl sonra Gerçeği Arayış’ta tekrar ediyor: Hazinelerle dolu, simya çılgınlığıyla yağmalanmış ve dağıtılmış meşhur Flaman evi boşaltıldığında, yanıbaşımızdaki göremediğimiz zavallı varlıklardan, Claës evi gibi yakıcı güneşin kuruttuğu, yok ettiği ya da kalbin buzullarında donmuş varlıklardan daha çarpıcı değildir. “Burjuva trajedileri”nin hepsi, Balzac romanlarında evdeki yabancı, yani sevdiklerimizi esir alan, onları bambaşka insanlar yapan o fikir tarafından oluşturulup yönetilir: Cömert ya da cimri olsun, asil ya da aşağılık olsun, evin efendisi, özel hayatları ve küçük aile yuvalarını aynı şekilde kemirir ve yıkar. Sonunda, o yıkıcı büyük rüya sona erdiğinde, bütün hayatlar, Balthazar Claës’nin, Goriot Baba’nın, Laurence de Saint-Cygne’in hayatları, Eugénie Grandet’ninki gibi sönüp gitmiş hayatlardır.

Unutmamak gerekir ki Eugénie Grandet, ayrıca Balzac’ın, meşhur buluşmalarından birkaç hafta sonra Madam

————

1     György Lukács (1885-1971) Macar Marksist düşünür ve edebiyat eleştirmeni.
2     Saavedra Miguel de Cervantes (1547-1616): İspanyol yazar ve şair. Don Kişot adlı yapıtı roman türünün habercisi sayılmıştır.
3     Denis Diderot (1713-1784): Fransız edebiyatçı ve filozof. 1745’ten 1772’ye kadar Aydınlanma’nın temel yapıtlarından biri olan Encyclopédie’nin yayıncılığını yapmıştır.
4     Stendhal (1783-1842): 19. yüzyılın önde gelen Fransız romancılarından.
5     Napoléon Bonaparte (1769-1821): Fransız komutan, birinci konsül ve imparator. Avrupa tarihinin en ünlü kişiliklerinden biridir.
6     Arthur Schopenhauer (1788-1860): Alman filozof.
7     Theodor W. Adorno (1903-1969): Alman düşünür.
8     Tek bir konu delisi.

BENZER İÇERİKLER

Gündüz Ölüsü Bir Güneyli Vampir Romanı

Editor

Düşman Âşıklar – Unutulmayan Anılar (Harlequin High Life – 2 Roman Bir Arada)

Editor

Ölümcül Kimlikler

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası