Roman (Yabancı)

Harry Potter ve Felsefe Taşı

Harry Potter sıradan bir çocuk olduğunu sanırken, bir baykuşun getirdiği mektuplarla yaşamı değişir: Başvurmadığı halde Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na kabul edilmiştir. Burada birbirinden ilginç dersler alır, iki arkadaşıyla birlikte maceradan maceraya koşar. Yaşarak öğrendikleri sayesinde küçük yaşta becerikli bir büyücü olup çıkar.

J. K. Rowling’in zengin düşgücü, onu bebeğiyle yalnız yaşayan sıradan bir anneden, kitapları dünyada 90 milyondan fazla satan, 40’tan fazla dile çevrilen parlak bir yazara dönüştürdü. Kitapların artık “sanal” ortamda okunmaya başladığı bir çağda, Harry Porter genç kuşağı “gerçek” bir kitabın sayfaları arasında yepyeni bir dünyayı keşfetmenin heyecanıyla tanıştırdı.
Bu heyecan daha da artacak: Çok yakıda Harry Potter’ın sinema filmi gösterime girecek.
Harry Potter’ın baş döndürücü “büyülü” dünyasına adım atmadan önce kemerlerinizi bağlayın!

BİRİNCİ BÖLÜM
Sağ Kalan Çocuk

Privet Drive dört numarada oturan Mr. ve Mrs. Dursley, son derece normal olduklarını söylemekten gurur duyarlardı, sağolun efendim. Garip ya da gizemli işlere bulaşacak son kişilerdi, böyle saçmalıklara kafa yormazlardı çünkü.

Mr. Dursley matkap yapan Grunnings adlı bir şirketin yöneticisiydi. İri yarı, kalıplı bir adamdı, boynu yok gibiydi, ama koskoca bir bıyığı vardı. Mrs. Dursley zayıftı, şarışındı, olağanın iki katı uzunluğunda bir boynu vardı; bu da bahçe çitlerinin üstünden kafasını uzatıp komşuları gözetlemekte pek işine yarıyordu. Dudley adında küçük bir oğulları vardı Dursleyler’in, kendilerine bakılırsa dünyada ondan kusursuz bir çocuk bulunamazdı.

Dursleyler istedikleri her şeye sahiptiler, ama bir gizleri vardı, biri kalkıp da bunu anlayacak diye ödleri kopardı. Potterlar’ın ortaya çıkarılmasına katlanabileceklerini hiç sanmıyorlardı. Mrs. Potter, Mrs. Dursley’nin kardeşiydi, ama birkaç yıldır görüşmemişlerdi; aslına bakılırsa, Mrs. Dursley hiç kardeşi yokmuş gibi davranıyordu, çünkü kardeşi de, onun beşpara etmez kocası da Dursleyler’e hiç mi hiç benzemiyorlardı.

Potterlar sokakta boy gösterirse, komşuların ne diyeceğini düşünmek bile tüylerini ürpertiyordu. Potterlar’ın küçük bir oğullan olduğunu biliyorlardı, ama hiç görmemişlerdi onu. Bu oğlan da Potterlar’ı yanlarına yaklaştırmamak için bir başka geçerli nedendi; Dudley’nin öyle bir çocukla içli dışlı olmasını istemiyorlardı.

Mr. ve Mrs. Dursley, öykümüzün başladığı o kasvetli, kurşuni salı sabahı uyandıklarında, yakında bütün ülkeyi saracak garip, gizemli şeylerin habercisi olabilecek hiçbir şey yoktu bulutlu gökte. Mr. Dursley, işe giderken taktığı en tatsız kravatı seçerken bir şarkı mırıldanıyor, Mrs. Dursley de çığlıklar atan Dudley’i yüksek iskemlesine oturtmak için boğuşurken keyifli keyifli dedikodu ediyordu.

Hiçbiri, kahverengi bir baykuşun pencerenin önünden kanat çırparak geçtiğini fark etmedi.

Sekiz buçukta, Mr. Dursley çantasını aldı, Mrs. Dursley’nin yanağını öyle bir gagaladı, Dudley’ye de bir hoşçakal öpücüğü vermeye çabaladı, ama ıskaladı, Dudley bir bunalım geçirmekteydi çünkü, mamasını duvara fırlatıyordu. Evden ayrılırken, “Küçük yumurcak,” diye kıkırdadı Mr. Dursley. Arabasına bindi, dört numaranın bahçesinden geri geri çıktı.

Garip bir şeyin ilk belirtisini fark etti sokağın köşesinde haritaya bakan bir kediyi. Mr. Dursley, bir an ne gördüğünü kavrayamadı. Sonra, bakmak için başını arkaya çevirdi. Privet Drive’ın köşesinde bir tekir kedi duruyordu, ama görünürlerde harita filan yoktu. Zaten olacak iş miydi bu? Bir ışık oyunuydu olsa olsa.

Kirpiklerini kırpıştırdı Mr. Dursley, gözlerini kediye dikti. Kedi de ona dikti gözlerini. Mr. Dursley köşeyi dönüp yolda ilerlerken boyuna kediye baktı dikiz aynasından. şimdi de Privet Drive yazılı tabelayı okuyordu – hayır, tabelaya bakıyordu; kediler ne harita inceleyebilir, ne de tabela okuyabilirlerdi. Hafifçe silkindi Mr. Dursley, kediyi kafasından çıkardı. Kente doğru ilerlerken o gün almayı umduğu büyük bir matkap siparişinden başka bir şey düşünmemeye koyuldu.

Ama kente girerken kafasındaki matkapların yerini başka bir şey alıverdi. Sabahın olağan trafik sıkışıklığında beklerken, çevrede garip giyimli bir sürü insan fark etti. Pelerinli insanlar. Mr. Dursley, gençlerin sırtında görülen o tuhaf elbiseleri giyenlerden hiç hoşlanmazdı! Bu da saçma sapan yeni modalardan biriydi herhalde. Direksiyona vurmaya başladı parmaklarıyla, gözleri bu manyakların az ötede oluşturduğu bir topluluğa takıldı. Heyecanlı heyecanlı bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Mr. Dursley, bazılarının hiç de genç olmadığını görünce küplere bindi; işte şu adam kendisinden çok daha yaşlıydı, üstelik zümrüt yeşili bir pelerin atmıştı omuzlarına! Cesarete bak! Derken kafasına dank etti Mr. Dursley’nin, bu olsa olsa uyduruk bir gösteriydi – bir şey için para topluyorlardı… evet, mutlaka öyleydi. Trafik açıldı, Mr. Dursley birkaç dakika sonra Grunnings otoparkındaydı, aklında matkaplar vardı sadece.

Mr. Dursley dokuzuncu kattaki odasında sırtını pencereye vererek otururdu hep. Öyle yapmasa, o sabah aklını matkaplara vermesi biraz güç olacaktı. Baykuşların güpegündüz süzülerek geçtiğini görmedi, ama aşağıda, sokaktaki insanlar gördüler bunu, ağızları açık, birbiri ardı sıra tepelerinde süzülen baykuşlara baktılar, onları parmaklarıyla gösterdiler. Çoğu geceleyin bile baykuş görmemişti. Ama Mr. Dursley, son derece olağan, baykuşsuz bir sabah geçirdi. Beş ayrı kişiye bağırdı. Önemli birkaç telefon görüşmesi yaptı, biraz daha bağırdı. Öğle yemeğine kadar keyfi yerine gelmişti, bacaklarını çalıştırmak, sokağın karşısına yürüyüp fırından bir çörek almak istedi.

Pelerinli insanlar aklından bütün bütüne çıkmıştı ki, içlerinden bazılarına rastladı fırının orada. Yanlarından geçerken öfkeyle baktı. Nedenini bilmiyordu, ama tedirgin oluyordu onlardan. Bunlar da heyecanlı heyecanlı fısıldaşıyorlardı, ortalıkta bir tek para tası bile görünmüyordu. Elindeki kese kâğıdında koca bir çörekle dönüp yanlarından geçerken, konuşmalarından birkaç sözcük çalındı kulağına.

“Potterlar, doğru, ben de öyle duydum -”

“- evet, oğulları, Harry -”

Kaskatı kesiliverdi Mr. Dursley. Her yanını korku sardı. Bir şey söyleyecekmiş gibi, fısıldaşanlara baktı, ama vazgeçti.

Yolun karşısına geçti hızla, bürosuna koştu, sekreterine rahatsız edilmemesini söyledi, telefona sarıldı, evinin numarasını tam çevirmişti ki, kararını değiştirdi. Telefonu yerine bıraktı, bıyıklarını sıvazlayarak düşündü… Hayır, düpedüz aptallık ediyordu. Potter öyle pek alışılmadık bir ad değildi ki. Harry diye oğulları olan Potter adında kim bilir kaç kişi vardı. Üstelik yeğeninin adının Harry olup olmadığından da emin değildi.

Çocuğu görmemişti bile. Belki de Harvey’ydi. Ya da Harold. Mrs. Dursley’yi telaşlandırmanın anlamı yoktu, kardeşinin adını söyleyince bile tedirgin olurdu karısı. Onu suçlamıyordu – kendisinin de öyle bir kardeşi olsaydı… ama ya o kişiler, o pelerinli insanlar…

O ikindi kafasını matkaplara veremedi, olanaksızdı bu, saat beşte binadan ayrılırken öylesine dalgındı ki, kapının tam önünde birine çarptı.

Sendeleyip az kalsın yere düşecek sıska ihtiyara, “Özür dilerim,” diye homurdandı. Onun menekşe rengi bir pelerin giydiğini kavraması için birkaç saniye yetti Mr. Dursley’ye. Adam bu çarpmaya pek aldırmışa benzemiyordu. Aksine, koca bir gülümseme yayıldı yüzüne, yoldan geçenleri dönüp baktıracak kadar ince bir sesle, “Özür dilemeyin, efendim,” dedi, “bugün hiçbir şey keyfimi kaçıramaz! Sevinin, o Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen sonunda gitti! Sizin gibi bir Muggle bile bunu, bu mutlu, mutlu günü kutlamalı!”

İhtiyar, Mr. Dursley’yi karnına sarılıp kucakladı, sonra uzaklaştı.

Mr. Dursley olduğu yerde kalakaldı. Bütün bütüne bir yabancı tarafından kucaklanmıştı. Üstelik Muggle olarak nitelenmişti, artık ne demekse bu. İyice karışmıştı kafası. Arabasına koştu, eve yollandı, hayal gördüğünü umuyordu, daha önce hiç ummamıştı bunu, çünkü hayal gücü denilen şeye hiç inanmazdı.

Arabasını dört numaranın park yerine çekerken, ilk gördüğü -bu da hiç keyiflendirmedi onu- o sabah gözüne ilişen tekir kedi oldu. Bahçe duvarında oturuyordu şimdi. Aynı kedi olduğuna emindi; gözlerinin çevresinde aynı çizgiler vardı.

“Şişşşt!” diye bağırdı Mr. Dursley.

Kedi kıpırdamadı. Sadece sert sert baktı ona. Mr. Dursley, bunun olağan bir kedi davranışı olup olmadığını düşündü. Toparlanmaya çalışarak eve girdi. Karısına hâlâ bir şey söylememekte kararlıydı.

Mrs. Dursley güzel, sıradan bir gün geçirmişti. Yemekte komşu kadının kızıyla sorunlarını, Dudley’nin de yeni bir sözcük (“olabilemez”) öğrendiğini anlattı boyuna. Mr. Dursley olağan davranmaya çalıştı. Dudley yatırıldıktan sonra salona gidip son akşam haberlerini yakaladı:

“Her yerdeki kuş meraklıları, ülkedeki bütün baykuşların bugün hiç alışılmadık şeyler yaptığını belirtmektedir.

Baykuşlar genellikle geceleri avlanırlar, gün ışığında pek görülmezler, ama sabahtan beri bu kuşların her yöne uçuştuklarına yüzlerce kere tanık olunmuştur. Uzmanlar, baykuşların uyku alışkanlıklarını birden bire neden değiştirdiklerini açıklayamamaktadırlar.” Spiker sırıtmadan edemedi. “Son derece esrarengiz. şimdi de Jim McGuffin’den hava raporu. Ne dersin, bu gece yine baykuş sağanağı olacak mı, Jim?”

“Eee, Ted,” dedi hava tahmincisi, “onu bilemem, ama bugün garip davranışlarda bulunanlar sadece baykuşlar değildi. Kent, Yorkshire, Dundee gibi ayrı ayrı yerlerden arayan seyirciler, dün söylediğim yağmur yerine, kayan yıldızlar sağanağına tutulmuşlar! Şenlik Gecesi önümüzdeki hafta gerçi, ama belki de şimdiden kutluyorlardır! Ama bu gece kesinlikle yağmurlu olacak.”

Mr. Dursley koltuğunda donakalmıştı. Bütün İngiltere göklerinde kayan yıldızlar? Gün ışığında uçuşan baykuşlar? Her yerde pelerinli esrarengiz insanlar? Potterlar hakkında fısıltılar, fısıltılar…

Mrs. Dursley iki fincan çayla salona geldi. Yararı yoktu. bir şeyler söylemeliydi karısına. Gergin gergin boğazını temizledi. “Şey Petunia, sevgilim son günlerde kardeşinden bir haber almadın, değil mi?”

Beklediği gibi, Mrs. Dursley şaşkınlıkla, öfkeyle baktı. Ne de olsa, sanki onun bir kardeşi yokmuş gibi davranmaya alışıktılar.

Sertçe, “Hayır,” dedi Mrs. Dursley. “Niye?”

“Garip şeyler söylediler haberlerde,” diye mırıldandı Mr. Dursley. “Baykuşlar… kayan yıldızlar… şehirde de bir sürü tuhaf insan vardı bugün…”

Mrs. Dursley sözünü kesti onun: “Yani?”

“Şey, düşündüm de… belki… bütün bunların… biliyorsun işte… onlarla bir ilgisi vardır.”

Mrs. Dursley kenetlenmiş dudaklarının arasından bir yudum çay aldı. Mr. Dursley “Potter” adını işittiğini söyleyip söylememeyi düşündü. Bunu göze alamayacağına karar verdi. Sanki laf olsun diye soruyormuş gibi,

“Oğulları,” dedi, “şimdi aşağı yukarı Dudley’nin yaşındadır, öyle değil mi?”

Mrs. Dursley, kaskatı, “Herhalde,” dedi.

“Sahi, neydi adı? Howard’dı, değil mi?”

“Harry. Bana sorarsan, berbat, sıradan bir ad.”

Ansızın yüreğine bir ağırlık çöktü Mr. Dursley’nin, “Ha, sahi,” dedi. “Evet, bence de öyle.”

Yukarı yatmaya çıkarlarken bu konuda başka tek söz söylemedi. Mrs. Dursley banyodayken, Mr. Dursley yatak odasının penceresine uzandı, ön bahçeye baktı. Kedi hâlâ oradaydı. Sanki bir şey bekliyormuş gibi Privet Drive’a bakıyordu boyuna.

Hayal mi görüyordu yoksa? Bütün bunların Potterlar’la bir ilgisi olabilir miydi? Eğer varsa… eğer o karı kocayla akrabalıkları ortaya çıkarsa – eh, buna da katlanamazdı doğrusu.

Yattılar. Mrs. Dursley hemen uyudu, ama gözlerine uyku girmiyordu Mr. Dursley’nin, kafası karmakarışıktı.

Uykuya dalmadan önce, Potterlar’ın bu işle bir ilgileri olsa bile, ne kendisine ne de Mrs. Dursley’ye yanaşamayacaklarını düşündü de rahatladı. Potterlar onun da, Petunia’nın da kendileri için, kendilerine benzeyenler için ne düşündüklerini pekâlâ biliyorlardı… Bu olanlara onun da, Petunia’nın da bulaşması olanaksızdı. Esnedi, yan döndü. Kendilerini etkilemezdi bu…

Nasıl da yanılıyordu.

Mr. Dursley tedirgin bir uykuya dalıyordu belki, ama dışarıda, duvarın üstündeki kedinin uykusu hiç mi hiç gelmemişti. Heykel gibi oturuyordu orada; gözlerini, hiç kırpmadan Privet Drive’ın uç köşesine dikmişti. Yan sokakta bir arabanın kapısı çarpıldığında da, tepesinden iki bayku şsüzüldüğünde de titremedi bile. Hiç kıpırdamadan öylece durdu, gece yarısına kadar.

Kedinin baktığı köşede bir adam belirdi; öylesine ansızın, öylesine sessizce belirmişti ki, sanki yerden fışkırmış gibiydi. Kedinin kuyruğu titredi, gözleri kısıldı.

Böyle bir adamın benzeri Privet Drive’da daha önce hiç görülmemişti. Uzun boyluydu, zayıftı; saçının sakalının kırlarına bakılırsa çok yaşlıydı; saçı da sakalı da kemerine sıkıştıracak kadar uzundu. Uzun giysiler vardı üstünde, yerleri süpüren mor bir pelerin, uzun topuklu, tokalı çizmeler giymişti. Açık mavi gözleri, dar çerçeveli gözlüğünün arkasından ışıl ışıl parlıyordu; upuzun, kemerli burnu sanki en az iki kere kırılmışa benziyordu. Bu adamın adı Albus Dumbledore’du.

Albus Dumbledore, adından çizmelerine kadar hiçbir şeyinin hoş karşılanmadığı bir sokağa geldiğinin farkında değildi. Pelerinini karıştırmaktaydı boyuna, bir şey arıyordu. Ama gözetlendiğinin farkına vardı, başını kaldırdı ansızın, sokağın öteki ucundan kendisine gözlerini dikmiş kediye baktı. Nedense, kedinin varlığı onu pek eğlendirmişti. Kıkırdayarak, “Bilmeliydim bunu,” diye mırıldandı.

Aradığı şeyi iç cebinde buldu. Gümüş bir çakmaktı bu. Kapağını açtı, havaya kaldırdı, çaktı. En yakındaki sokak lambası püf diye sönüverdi. Yine çaktı – bir sonraki lamba da karanlığa gömüldü. On iki kere çaktı Püfür’ü, sokakta sadece iki ışıltı kalıncaya kadar – kendisini gözetleyen kedinin gözleriydi bunlar. şimdi pencereden kim bakarsa baksın, isterse boncuk gözlü Mrs. Dursley, aşağıda kaldırımda neler olup bittiğini göremezdi. Dumbledore, Püfür’ü pelerininin iç cebine koydu; dört numaraya yollandı, duvara, kedinin yanına oturdu. Bakmadı ona, ama bir süre sonra konuştu.

“Sizi burada görmek ne güzel, Profesör McGonagall.”

Tekire döndü gülümseyerek, ama kedi gitmişti. Tıpkı onun gözlerinin çevresindeki çizgileri andıran dört köşe bir gözlük takmış asıkça suratlı bir kadına gülümsediğini fark etti. Kadının da bir pelerin vardı sırtında, zümrüt yeşili bir pelerin. Siyah saçları sımsıkı toplanmıştı. Belirgin bir tedirginlik vardı üstünde.

“Ben olduğumu nereden anladınız?” diye sordu.

“Sevgili Profesör, hiçbir kedinin bu kadar kaskatı oturduğunu görmemiştim.”

Profesör McGonagall, “Bütün gün siz de bir tuğla duvarın üstünde otursaydınız, siz de kaskatı kesilirdiniz,”

dedi.

“Bütün gün mü? Kutlamalara katılmadan mı? Ben buraya gelirken en az bir düzine şölene, eğlenceye rastladım.”

Profesör McGonagall öfkeyle burnunu çekti.

Sabırsızca, “Evet, doğru, herkes kutluyor,” dedi. “Biraz daha dikkatli olmaları gerekirdi, ama hayır -Muggle’lar bile bir şeyler döndüğünü fark ettiler. Haberlerinde verdiler.” Başını Dursleyler’in karanlık salon pencerelerine çevirdi. “Duydum. Baykuş sürüleri… kayan yıldızlar… Eee, o kadar da aptal değiller. Nasıl olsa bir şeylerin farkına varacaklardı. Kent’te kayan yıldızlar – mutlaka Dedalus Diggle’dır. Hiç akıllanmadı.”

Dumbledore, incelikle, “Onları suçlayamazsınız,” dedi. “On bir yıldır pek bir şey kutladığımız yok.”

Profesör McGonagall, “Biliyorum,” dedi tedirgince. “Ama dağıtmamız için bir neden değil bu. İnsanlar düpedüz dikkatsizlik ediyorlar, sokaklara fırlamışlar güpegündüz, sırtlarında Muggle giysileri bile yok, boyuna dedikodu ediyorlar.”

Dumbledore’a yan yan baktı sertçe, bir şey söylemesini bekliyor gibiydi, ama bir şey söylemedi Dumbledore, Profesör de devam etti: “Sonunda Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen’in kayıplara karıştığı gün, tam o gün Muggle’ların bizi öğrenmeleri ne de güzel ya. Gerçekten kayıplara karıştı mı dersiniz, Dumbledore?”

“Öyle görünüyor,” dedi Dumbledore. “Sevinmemiz gerek. Limon şerbeti içer miydiniz?”

“Ne içer miydim?”

“Limon şerbeti. Muggle’ların bir çeşit tatlı içeceği. Hoşuma gidiyor.”

Şimdi limon şerbetinin sırası olmadığını düşünen Profesör McGonagall, “Hayır, teşekkür ederim,” dedi soğukça. “Söylediğim gibi, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen gittiyse bile -”

“Sevgili Profesör, sizin gibi mantıklı biri onu gerçek adıyla anabilir, öyle değil mi? Bütün bu ‘Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen’ saçmalığı – on bir yıldır söylüyorum herkese, onu gerçek adıyla anın diye, Voldemort deyin.”

Profesör McGonagall ürktü, ama o sırada iki limon şerbeti açan Dumbledore farkına varmadı bunun.

“Boyuna ‘Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’ deyip durmanın ne anlamı var? Voldemort adından korkmak için bir neden göremiyorum.”

Yarı bitkinlik, yarı hayranlıkla, “Sanıyorum, sizin için yok,” dedi Profesör McGonagall. “Ama siz başkasınız.

Herkes biliyor, Kim-Olduğunu-bilirsin-sen, peki peki, Voldermort’un korktuğu tek kişi sizdiniz.”

Dumbledore, “Beni şımartıyorsunuz,” dedi usulca. “Voldemort’da benim hiç edinemeyeceğim güçler vardı.”

“Bunun nedeni sizin o güçleri kullanmayacak kadar -şey – soylu olmanız.”

“İyi ki karanlıktayız. Madam Pomfrey yeni kulaklıklarımı sevdiğini söylediğinden beri bu kadar kızarmamıştım.”

Profesör McGonagall, Dumbledore’a şöyle bir baktı sertçe, “Uçuşan söylentilerin yanında baykuşların sözü bile edilmez,” dedi. “Herkes ne diyor, biliyor musunuz? Niye kayıplara karışmış? Sonunda niye vazgeçmiş?”

Anlaşılan Profesör McGonagall konuşmanın en can alıcı noktasına gelmişti, bütün gün soğuk sert bir duvarda bekleyip durmasının gerçek nedeniydi bu, yoksa ne kedi ne de kadın olarak Dumbledore’a gözlerini böyle yırtıcı bakışlar fırlatarak dikemezdi. şimdi. “Herkes” ne söylerse söylesin, Dumbledore bunların gerçek olduğunu belirtinceye kadar hiçbir şeye inanmayacağı apaçık ortadaydı. Ama o sırada bir başka limon şerbeti seçmekteydi Dumbledore, yanıt vermedi.

“Anlatılanlara göre,” diye üsteledi Profesör McGonagall, “Voldemort dün gece Godric’s Hollow’da görülmüş.

Oraya Potterlar’ı bulmaya gitmiş. Söylentilere bakılırsa, Lily ile James Potter galiba – galiba ölmüşler ”

Dumbledore başını önüne eğdi. Profesör McGonagall derin bir soluk aldı.

“Lily ile James… İnanamıyorum, inanmak istemedim buna… Ah, Albus…”

Dumbledore elini uzatıp omzuna vurdu. Ona acılı bir sesle, “Biliyorum… Biliyorum…” dedi.

Konuşmayı sürdürürken Profesör McGonall’ın sesi titriyordu. “Hepsi bu kadar değil Potterlar’ın oğlunu, Harry’yi de öldürmeye kalkmış, kim-olduğunu-bilirsin-sen. Ama öldürememiş. O küçük çocuğu öldürememesinin nedenini, nasılını kimse bilmiyor, ama söylentilere bakılırsa, Harry Potter’ı öldüremeyince Voldermorth’un gücü de yok oluvermiş- bu yüzden kayıplara karışmış işte.”

Dumbledore kederle baş sallayarak onu onayladı.

Profesör McGonagall, “Acaba – acaba doğru mu?” diye kekeledi. “Bütün o yaptıklarından sonra… o kadar insanı öldürdükten sonra… küçük bir çocuğu öldüremez miydi? Akıl almayacak bir şey… böyle bir şeyi yapamaz mıydı… Tanrı aşkına, nasıl oldu da Harry sağ kaldı?”

“Sadece tahmin yürütebilirim,” dedi. “Belki aslını hiç öğrenemeyeceğiz.”

Profesör McGonagall bir dantel mendil çıkarıp gözlüğünün altından gözlerini kuruladı. Dumbledore da burnunu çekerek cebinden bir altın saat çıkardı, onu inceledi. Çok garip bir saatti bu. On iki yelkovanı vardı, ama hiç rakam yoktu üstünde; rakamlar yerine, çevresinde küçük gezegenler hareket ediyordu. Bunların herhalde bir anlamı vardı Dumbledore için, çünkü yeniden yerine koydu saati, “Hagrid gecikti,” dedi. “Sahi, burada olacağımı sanırım o söylemiştir size, öyle değil mi?” ….

BENZER İÇERİKLER

Siyaha Çalan Bahar

Editor

Zalim Cazibe

Editor

Londra İblisi

Editor

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası