Elinizde tuttuğunuz kitap, Karl Marx’ın ve Marksizmin temel yapıtı Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nin tamamını, Almanca aslından çevrilmiş olarak Türkçeye kazandırma, böylece Türkçe Marksist edebiyatın en büyük eksiğini nihayet giderme yolunda son ciddi girişimin ilk basamağını oluşturuyor. Kapital’i Almanca aslından Türkçeye çevirip yayınlamaya ilk başlayan Hikmet Kıvılcımlı’dır. 1937 yılında başlayan bu girişimi Kıvılcımlı, her ay bir fasikülü yayınlanarak dört yıla yayılacak bir tasarı olarak planlamıştı.
İlk 7 fasikül 1937 yılı içinde yayınlandı; ancak bu ilk girişim, Kıvılcımlı’nın “Donanma davası” yüzünden tutuklanmasıyla yarım kaldı. Kapital’i özgün dilinden Türkçeye çevirme konusunda ikinci ve Yordam Kitap’ınkinden önce gelen son girişim Mehmet Selik’e ve Sol Yayınları’na aittir. Bu yayın, 1966-67 yıllarında Kapital’in I. cildinin 5 kitap hâlinde yayınlanışıyla başladı;
1970’te III. cildin ilk yarısının yayınlanmasıyla devam etti ve bu noktada kesildi. Böylece Kıvılcımlı’nın I. cildin birinci bölümüyle sınırlı kalan ilk girişiminden otuz yıl kadar sonra Kapital’in aşağı yukarı yarısı Türkçeye kazandırılmış oluyordu. Selik Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Türkiye İşçi Partisi üyesi seçkin bir bilim insanıydı.
(Kendisi, akademik hayattan ayrılışının ardından 2005’te hayata veda etti.) Bu kitap, onların, Kapital’i özgün dilinden Türkçeye kazandırma girişimlerini sürdürme ve sona erdirme çabası olarak yorumlandığında asıl anlamına kavuşacaktır. Kapital’in Türkçeleştirilmesi konusunda son ve her üç cildi kapsayarak tamamlanmış girişimin onuru Alaattin Bilgi’ye aittir.
Sol Yayınları arasında, 1975-78 yılları arasına yayılarak yayınlanan bu üç cilt, Türkiye’yi Kapital’in tamamlanmış bir çevirisinin bulunmayışı ayıbından kurtardığı için, Marx’a ve Marksizme önem veren herkesin minnet duygularını hak eden bir emeği içerir. Ancak çevirinin Almancadan değil, İngilizceden yapılmış olması, bu alandaki boşluğun bütünüyle doldurulmamış olması anlamına gelmekteydi.
Yordam Kitap’ın bu Kapital basımı, Mehmet Selik’in çevirmiş olduğu bölümlerin (I. cildin tamamı ile III. cildin ilk yarısı) gözden geçirilmiş olarak yeniden basılmasından, ayrıca daha önce Almancadan çevrilmemiş olan bölümlerin (II. cildin tamamı ile III. cildin ikinci yarısı) Nail Satlıgan tarafından çevrilmesinden oluşuyor.
Elinizdeki I. cilt bu yoldaki ilk adımdır. * * * 2008 yılında İran’da Kapital’in I. cildinin yeni bir Farsça çevirisi yayınlandı (çev. Hasan Mortazavi, Tahran, Agâh Yayınları). Bu cildin sonunda, Kapital’de geçen terimlerin dört dildeki (Almanca, Farsça, Fransızca, İngilizce) karşılıklarını veren bir kavramlar “sözlükçe”si yer alıyor.
Biz, bu sözlükçeyi, Farsça karşılıkların yerine Türkçelerini koyarak elinizdeki kitabın sonuna aldık. Bilindiği gibi Marx’ın Kapital üzerindeki çalışmaları ve hazırlıkları on yıllarca sürmüş, o arada yapıtının nihai versiyonuyla ilgili “planlar”ı birçok kez değişmiştir.
Marx’ın ömrü Kapital’in yalnızca I. cildini basıma hazırlamaya yettiği (I. cildin ilk basımının tarihi 1867, Marx’ın ölüm tarihi 1883’tür) için II. ve III. ciltler Engels tarafından yayınlanmıştır. Dolayısıyla Marx’tan geriye, Engels’in yayına hazırladığı bu iki cilde kısmen alınan ya da hiç alınmayan çok geniş bir müsvedde defterleri yığını kalmıştır.
Bunların içinde bir tanesinin Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin mantığı ve “mimari”si açısından özel bir önem taşıdığı, bugün hemen bütün Marx uzmanları tarafından kabul ediliyor. Söz konusu olan, Marx’ın başlangıçta Kapital’in I. cildine 6. bölüm olarak koymayı düşündüğü, ancak cilde dâhil etmekten daha sonra vazgeçtiği “Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları” başlıklı el yazmasıdır.
İlk kez 1933’te Sovyetler Birliği’nde Almanca ve Rusça olarak basılan bu metne, 1976’daki Penguin Books basımından başlayarak kimi Kapital basımlarında I. cildin eki olarak yer verilmekte. Daha önce Türkçede, İngilizceden yapılmış bir çevirisinin yayınlanmış olduğu “Sonuçlar”ı biz, ilk kez Almancasından çevirerek elinizdeki kitabın sonuna ekledik.
Almanca Birinci Basıma Önsöz Kamuoyuna birinci cildini sunmakta olduğum bu eser, 1859 yılında yayınlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (Zur Kritik der Politischen Ökonomie) adlı eserimin devamını oluşturur. Başlangıcı ile devamı arasındaki uzun fasıla, uzun yıllar süren, çalışmamı tekrar ve tekrar kesen bir hastalık yüzünden olmuştur. Sözü geçen Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserin içeriği, bu cildin Birinci Bölümünde özetlenmiştir.
Bu, yalnızca bağlam ve bütünlük kaygılarıyla yapılmamıştır. Konunun sunumu iyileştirilmiştir. Ele alınan meseleler imkân verdiği ölçüde, daha önce sadece dokunulmuş olan noktalar burada daha da geliştirilmiş, buna karşılık o eserde etraflı olarak incelenmiş şeylere burada sadece dokunulmuştur. Değer ve para teorisinin tarihi hakkındaki bölümler, bu kez, doğal olarak, tamamen dışarıda bırakılmıştır.
Bununla beraber, daha önceki eserin okuyucusu, Birinci Bölümün dipnotlarında bu teorinin tarihi ile ilgili yeni kaynaklar bulacaktır. Her başlangıcın zor olması, bütün bilimler için geçerlidir. Bu yüzden Birinci Bölümün, özellikle de metanın analizini içeren kesimin anlaşılması en büyük güçlüğü yaratacaktır. Özellikle değerin özünün ve değerin büyüklüğünün analizi ile ilgili yerlerde söylediklerimi mümkün olduğu ölçüde, ortalama okuyucunun seviyesine indirdim. [*1] Tam gelişmiş hali “para biçimi” olan “değer biçimi”, son derece kolay ve basittir.
Ne var ki, insan aklı iki bin yıldan fazla zamandan beri boş yere bunun temeline inmeye çalışmıştır; oysa çok daha karışık ve karmaşık biçimlerin analizinde, en azından, başarıya çok yaklaşılmıştır. Niçin? Çünkü, gelişmiş beden, beden hücrelerinden daha kolay incelenir. Ayrıca iktisadi biçimlerin analizinde mikroskoptan ve kimyasal ayıraçlardan yararlanılamaz.
Bu ikisinin yerini, soyutlama gücünün alması gerekir. Ama, burjuva toplumu için emek ürününün meta biçimi ya da metanın değer biçimi, iktisadi bütünün hücre biçimidir. Bunun analizi, eğitimsiz olanlara, sadece kılı kırk yarmak gibi görünür. Burada gerçekten de kılı kırk yarmak söz konusu; ama yalnızca, mikroskobik anatomide de olduğu gibi.
Bundan dolayı, değer biçimi üzerine olan kesimleri saymazsak, bu kitabın zor anlaşılmasından yakınılamaz. Burada, şüphesiz, yeni bir şeyler öğrenmek, yani aynı zamanda bizzat düşünmek isteyen bir okuyucuyu düşünüyorum. Fizikçi, doğa süreçlerini ya en belgin biçimleriyle ve bozucu etkilere en az maruz kalmış olarak göründükleri yerlerde gözlemler ya da, mümkün olduğunda, sürecin saf hâliyle işlemesini sağlayan koşullar altında deneyler yapar.
Benim bu eserde inceleyeceğim şey, kapitalist üretim tarzı ve onunla uyuşan üretim ve dolaşım ilişkileridir. Bunların bugüne kadarki klasik yurdu İngiltere’dir. Teorimi geliştirirken başlıca örnek olarak İngiltere’den yararlanmamın sebebi budur. Ama Alman okuyucu, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumları karşısında ikiyüzlüce omuz silkecek ya da Almanya’da işler hiç de o kadar kötü gitmiyor diye kendisini iyimser bir havaya bırakacaksa, ona şöyle seslenmeliyim:
De te fabula narratur! [*2] Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretimin yasalarından doğan toplumsal karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olması değildir. Burada bizatihi bu yasaların kendileri, yani katı bir zorunlulukla işleyen ve kendilerini ortaya koyan bu eğilimler söz konusudur. Sanayi bakımından daha gelişmiş olan ülke, daha az gelişmiş olanına, yalnızca kendi geleceğinin imgesini gösterir. Fakat bunu bir yana bırakalım.
Bizde kapitalist üretimin tam ve iyice yerleştiği yerlerde, örneğin gerçek fabrikalarda, içinde bulunulan koşullar İngiltere’de olduğundan çok daha kötüdür; çünkü, fabrikalarla ilgili yasaların bizde benzerleri yoktur. Diğer bütün alanlarda, kıta Avrupa’sının batısındaki bütün öteki yerlerde olduğu gibi, sırf kapitalist üretimin gelişmesinin değil, fakat bu gelişmenin eksikliğinin de acısını çekiyoruz.
Modern sıkıntıların yanı sıra, eski, köhnemiş üretim tarzlarının bitkisel yaşamlarını sürdürmelerinin mirası olan bir dizi sıkıntı, doğurdukları çağ dışı toplumsal ve siyasi ilişkilerle birlikte bizi eziyor. Yalnız yaşayanlar değil, ölüler de canımıza okuyor.
Le mort saisit le vif! [*3] Almanya’da ve kıta Avrupa’sının batısındaki başka yerlerde sosyal istatistikler, İngiltere’dekilere oranla, acınacak durumdadır. Fakat yine de, arkalarındaki şahmeran başını şöyle bir görmemizi sağlayacak kadar perdeyi aralıyorlar.
Bizim hükümetlerimiz ve parlamentolarımız da, İngiltere’de olduğu gibi, iktisadi durum ve koşullar üzerinde araştırma yapacak soruşturma komisyonları görevlendirse; bu komisyonlara gerçeğin araştırılıp bulunması için İngiltere’dekilere benzer yetkiler ve güçler verilse; bu görev için, İngiltere’deki fabrika denetçileri, “public health” (halk sağlığı) raporlarını hazırlayan sağlık görevlileri, kadınların ve çocukların sömürülmesi, barınma ve beslenme koşulları vb. konular hakkında çalışan araştırma komisyonlarının üyeleri kadar alanlarında yetkin, tarafsız ve kimseyi kayırmayan kişiler bulunabilse, içinde bulunduğumuz durumu görüp dehşete düşerdik.
Perseus, peşlerinden gittiği devler kendisini görmesinler diye, sisten yapılma bir takke kullanırmış. Bizse, devin varlığını inkâr edebilmek için, sisten takkeyi kendi gözlerimiziin ve kulaklarımızın altına kadar indiriyoruz. Bu konuda kendimizi aldatmamalıyız.
18,yüzyıldaki Amerikan Bağımsızlık Savaşı, nasıl Avrupalı orta sınıf için uyanış çanını çaldı ise 19. yüzyılın Amerikan İç Savaşı da Avrupa işçi sınıfı için aynı şeyi yaptı. İngiltere’de değişme ve dönüşüm süreci elle tutulacak kadar açıktır. Bunun, belli bir yükseliş noktasından sonra, kıta Avrupa’sını da etkilemesi zorunludur. Orada bu dönüşüm, bizzat işçi sınıfının kendi gelişme derecesine göre, daha vahşi ya da daha insani biçimler alacaktır.
Demek ki daha yüksek saikler bir yana, kendi öz çıkarları, şu anda egemen olan sınıflara, işçi sınıfının gelişmesini köstekleyen ve yasal olarak denetlenebilecek olan bütün engellerin kaldırılmasını emrediyor. İşte benim bu ciltte İngiliz fabrika mevzuatının tarihine, içeriğine ve sonuçlarına bu derece geniş yer ayırmamın, diğerleri yanında, bir sebebi de budur. Bir ulus, diğerlerinden öğrenmelidir ve öğrenebilir.
Bir toplum kendi hareketinin doğa yasasını keşfetmek işinde doğru yola girmiş olsa bile –ki bu eserin nihai amacı, modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır– bu toplum, ne doğal gelişim aşamalarının üzerinden atlayabilir ne de onları resmi kararlarla iptal edebilir. Ama doğum sancılarının süresini kısaltabilir, şiddetini azaltabilir.
Muhtemel bir yanlış anlamayı önlemek için şunu belirteyim. Kapitalisti ve toprak sahibini kesinlikle pembe gözlüklerle bakarak resmetmiyorum. Ama burada, kişiler üzerinde, yalnızca iktisadi kategorileri temsil ettikleri, belirli sınıf ilişkilerinin ve çıkarlarının taşıyıcıları oldukları ölçüde duruluyor.
Toplumun iktisadi oluşumunun gelişimini doğal bir tarihsel süreç olarak kavrayan benim bakış açım, bireyi, öznel olarak kendisini bunların ne kadar üzerine çıkarırsa çıkarsın toplumsal açıdan varlığını borçlu olmaya devam ettiği ilişkilerden sorumlu tutmak konusunda, tüm diğer bakış açılarının gerisinde kalır.
Özgür bilimsel araştırma, ekonomi politik alanında, sadece diğer alanlarda da karşılaşılan düşmanlarla karşı karşıya gelmekle kalmaz. Ele aldığı malzemenin kendine özgü doğası, insanın bağrındaki en azgın, en bayağı ve en tiksinti verici tutkuları, yani özel çıkarın Furie’lerini {intikam tanrıçalarını} ona karşı savaş alanına çağırır.
Söz gelişi, İngiliz Yüksek Kilisesi, benimsediği 39 iman şartından 38’ine yöneltilen bir saldırıyı, parasal gelirinin 1 /39 ‘una yönelik bir saldırıya göre daha kolay affeder. Günümüzde, bizzat ateizm, devralınmış mülkiyet ilişkilerinin eleştirisiyle karşılaştırıldığında, bir culpa levis’tir. [*4] Bununla beraber yine de inkâr edilemeyecek bir gelişme var.
Örnek olarak, birkaç hafta önce yayınlanmış olan yıllığı gösteriyorum: Correspondence with Her Majesty’s Missions Abroad, regarding Industrial Questions and Trades Unions. [*5] İngiliz tahtının yabancı ülkelerdeki temsilcileri burada açık bir dille, Almanya’da, Fransa’da, kısaca Avrupa kıtasının bütün uygar toplumlarında, sermaye ile emek arasındaki mevcut ilişkilerde başlayan köklü değişim ve dönüşümlerin İngiltere’deki kadar görülebilir ve kaçınılmaz olduğunu anlatmaktadırlar.
Yine aynı zamanda, Atlantik Okyanusu’nun öteki yakasında, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Bay Wade, halka açık toplantılarda ilan etti: Köleliğin kaldırılmasından sonra, gündeme, sermaye ve toprak mülkiyeti ilişkilerinin dönüştürülmesi giriyordu! Çağın, mor pelerinlerle veya kara cüppelerle gizlenemeyecek işaretleridir bunlar.
Elbette, bu sözler, yarın bir mucize gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. Bugünkü toplumun sağlam bir kristal değil, dönüşme yeteneğine sahip ve sürekli olarak dönüşüm süreci içinde bulunan bir organizma olduğu sezgisinin bizzat egemen sınıflarda doğmaya başladığını gösteriyor. Bu eserin ikinci cildi sermayenin dolaşım sürecini (II. Kitap) ve sermayenin gelişme seyri içinde aldığı çeşitli biçimleri (III. Kitap), üçüncü ve son cilt de (IV. Kitap) teorinin tarihini ele alacaktır.
Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü hoşnutlukla karşılarım. Kamuoyu denen şeyin hiçbir zaman taviz vermediğim önyargıları söz konusu olduğunda, geçmişte olduğu gibi bugün de, büyük Floransalının şu şiarını benimsiyorum: “Segui il tuo corso, e lascia dir le genti” [*6] Karl Marx Londra, 25 Temmuz 1867