Roman (Yabancı)

Küçük Prenses

Küçük Prenses’in kahramanı Sara, zengin olmasına rağmen paraya önem vermeyen, alçakgönüllü, gururlu, özeleştiri yeteneğine sahip bir çocuktur. Hindistan’da büyüyen Sara, yüzbaşı olan babası tarafından İngiltere’de bir yatılı okula verilir. Babasının beklenmedik ölümünün ardından, küçük Sara’nın okuldaki konumu da değişecektir. Frances H. Burnett, birçok dile çevrilen ve çizgi filme de aktarılan bu romanında alçakgönüllülük ve sabrın en yüce erdemler olduğunu gösteriyor.

Küçük Prenses: Mutlu sonla ödüllendirilen sabır…

***

ÖNSÖZ

İDEALİZE KIZ FİGÜRÜNE ÖRNEK:
KÜÇÜK PRENSES 1888

Frances Burnett’in, birçok baskı yapmasının yanı sıra çizgi filmiyle de geniş kitlelere ulaşmış bu kitabında idealize kız figürünün ilginç bir örneğiyle karşılaşıyoruz.

Roman kahramanı Sara’nın annesi ölmüştür. Burnett’in Küçük Lord isimli romanında da erkek çocuğun babası yoktur. Yazar, bu şekilde kız ve erkek kahramanların önünde, onlara asıl idealize örnek oluşturacak ve özdeşleşebilecekleri anne ve baba figürlerini ortadan kaldırmakta ve kendilerine, daha özgür biçim verme olanağını yaratmaktadır. Eğer anne ve babaları olsaydı o zaman onlarla özdeşleştirmek zorunda kalacak ve asıl mesajını verememiş olacaktı.

Roman kahramanı Sara, yüzbaşı olan babasıyla bir süre Hindistan’da yaşamış ve sonra eğitimini tamamlamak üzere İngiltere’ye gelmiştir. Yedi yaşındadır ve çok akıllıdır. Almanca, İngilizce ve Fransızcayı çok iyi konuşur ve okur. Metnin daha ilk sayfalarında sömürge kültürünün izlerini görmek olanaklıdır: Baba yüzbaşıdır ve Hindistan’dadır.

Kitabın daha başında çizilen Sara figürü, hemen yetişkinler dünyasına atlatılmış ve gereksinen ideal figür daha baştan okurla karşı karşıya bırakılmıştır.

Sara öyle bir çocuktur ki, anne özlemi duymaz, masalsı bir üvey anne figürü de kitapta yer almaz, ancak bu boşluk okul müdiresiyle giderilir.

Sara’nın kaldığı yatılı okuldaki çocuklardan Ermengarde ise Sara’ya hayran edilerek edilginleştirilir. Ayrıca Ermengarde’ın oldukça kültürlü olan babası, onun üzerinde büyük bir kimlik baskısı oluşturur.

Ermengarde’ın doğal gelişim hakkı, baskın bir figür çizen babası tarafından engellenir ve böylece bu çocuk figürü bir yana itilmiş olur. Oysa Ermengarde korkuları, sevgi arayışı, oyuna duyduğu istekle olağan bir çocuk figürü çizmektedir.

İdeal kız figüründe alçakgönüllülük, yardımseverlik, eliaçıklık, küçükleri koruma, sevecen yaklaşma da önemli özelliklerdendir. Sara yedi yaşında olmasına karşın tüm bu özellikleri benliğinde taşır. Ayrıca hizmetçi kız Becky’yi hor görmemesi ve onu mutlu etmeye çalışması da kendini beğenmiş olmadığını kanıtlar.

İdeal çocuk ne kadar öfkelenirse öfkelensin asla öfkesini belli etmez. Bu onun için hiç iyi görüntü sağlamaz. Öfkesini yenebilmek, sakin ve emin tepki göstermek güçlülüğün simgesidir.

Sara, zengin olmasına karşın para hırsı olmayan bir çocuktur. Ayrıca büyüklere –ne denli yanlış şeyler yapsalar da– saygılı davranması gerektiğinin bilincindedir.

Bunun yanı sıra, tıpkı Küçük Lord gibi acılara da dayanıklı olduğunu gösterir. Cedric de annesinden ayrılmasına, kontluğun elden gitmesine hiç tepki göstermemiştir. Sara da babasının iflas edip öldüğünü duyunca hiç tepki göstermez. İdeal çocuk öfkelenmez, acılara büyük bir özveriyle karşı koyar, ne denli acı çekse de ağlamaz, güçlüdür. Kendisini aşağılayan insanlara karşı gururludur. Onların acımasızlığına direnir. Onurundan hiç ödün vermez. Sara aynı zamanda özeleştiri yapabilen bir çocuktur. Ancak bu özeleştiride kadercilik vardır, kendini aşağılama vardır. Ama bu aşağılama, kendini, kafasında abartılı bir yere oturttuğu içindir.

Fantezi dünyasında bir işlevi olan bebeği, gerçek hayatta işlevsiz kalınca tepki gösterir ve kendisinin de canlı ve tepkileri olan bir varlık olduğunu anımsar. Ağlamak, kısa bir süreliğine de olsa onun gerçeğe dönüşüdür. Ardından yine düşlerine sığınır.

Burjuva düşüncesi, toplumsal-töresel konumun kan bağıyla geçmesine karşı çıkmaktadır. Davranışlarıyla soylu olan Sara da bu yüzden prensesliğe layık görülmüştür. Zorlama da olsa bu görüş, dönemine göre ilerici bir düşünceyi göstermektedir.

Ve Sara’nın kaderci bekleyişi sonunda ödüllendirilir. Babası iflas etmemiştir. Bir yanlışlık olmuştur. Sara her zamanki gibi zengindir, hatta zenginliği daha da artmıştır. Nihayet beklenen kurtarıcı gelir ve Sara hep mutlu süreceği düşünülen bir hayata başlar.

Bu mutlu sonla da, çizilen idealize kız figürüne zafer kazandırılmış olur. Bu zafer aynı zamanda burjuva dünya görüşünün çizdiği idealize figürün aristokrasiye karşı bir zaferive soyluluğun kan bağıyla olmadığının bir kanıtıdır.

Necdet Neydim
Mayıs 2004, İstanbul

KÜÇÜK PRENSES

I

SARA

Sarı, yoğun bir sisin sokakların üstüne çöktüğü, gaz lambalarının adeta gece olmuş gibi sokaklarda, dükkânlarda ışıl ışıl yandığı kasvetli bir kış günü, Londra’nın işlek caddelerinde ağır ağır yol alan bir arabanın içinde tuhaf görünüşlü bir kız çocuğu babasıyla birlikte oturuyordu.

Küçük kız bacaklarını altına toplamış, kendisini kollarının arasına almış olan babasına yaslanmış bir halde arabanın penceresinden bakıyor, iri gözlerinde ciddi bir ifadeyle dışarıda koşuşturan insanları izliyordu.

Yaşı, yüzündeki o büyüklere özgü ifadeyi görenleri hayrete düşürecek kadar küçüktü; on iki yaşındaki biri için bile çok olgun sayılabilecek bir ifadeydi bu, oysa Sara Crewe henüz yedi yaşındaydı. Aslında yüzündeki bu ifade, kafasını sürekli garip şeylere yormasından kaynaklanıyordu. Yetişkin insanların hayatlarını ve ait oldukları dünyayı düşünmediği gün yok gibiydi. Uzun, çok uzun yıllar yaşamış, görmüş geçirmiş biri gibi hissediyordu kendisini.

O sırada babasıyla yani Yüzbaşı Crewe ile birlikte yaptıkları Bombay yolculuğunu düşünüyordu. Laskarların¹ sessizce bir aşağı bir yukarı dolaştıkları, güneşin altında alev alev yanan güvertesinde çocukların oynadığı o koca gemi ve Sara’yı konuşturup söylediği şeylere gülen genç subay karıları, hepsi bir bir gözünün önüne geliyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, güneşin kavurucu sıcağının hiç eksik olmadığı Hindistan’dayken bir anda kendini önce okyanusun ortasında, sonra da gündüzün gece kadar karanlık olduğu bu tuhaf sokaklardan geçen tuhaf bir arabanın içinde buluvermenin ne kadar tuhaf bir şey olduğunu düşünüyordu. Bu düşünce, içinden çıkılmaz bir hal alıp aklını karıştırmaya başlayınca babasına iyice sokuldu.

“Baba,” dedi gizemli, fısıltı denebilecek kadar alçak bir sesle. “Baba.”

“Ne var canım?” diye sordu Yüzbaşı Crewe, kızını biraz daha kendine doğru çekip yüzüne bakarak. “Sara’nın aklından neler geçiyor bakalım?”

“Burası orası mı?” diye sordu Sara fısıltıyla. Babasına biraz daha sokulmuştu. “O yer burası mı?”

“Evet küçük Sara, burası orası. Nihayet geldik.” Yedi yaşında olmasına rağmen Sara, bu sözleri söylerken babasının üzgün olduğunu anlamıştı.

Babasının daha önceki konuşmalarında hep ‘o yer’ diye söz ettiği yere kendini hazırladığından bu yana, aradan uzun yıllar geçmiş gibi geliyordu Sara’ya. Annesi onu dünyaya getirirken ölmüştü, onu hiç tanımamış, bu yüzden de hiç özlememişti. Genç, yakışıklı, zengin, sevecen babasından başka kimi kimsesi yoktu. Beraber oynarlardı ve iyi anlaşırlardı. Babasının zengin olduğunu, Sara’nın yanlarında bulunduğunu fark etmeden sohbet eden insanlardan öğrenmişti. Yine o konuşmalardan birinde, büyüdüğünde kendisinin de zengin biri olacağını duymuştu. Zengin biri olmanın nasıl bir şey olduğunu pek bilmiyordu. Kendini bildi bileli güzel bir evde yaşıyordu. Önünde eğilip selam veren ve kendisine ‘Küçükhanım Sahip’ diyen, bir dediğini iki etmeyen bir yığın uşak hiç eksik olmamıştı etrafında. Oyuncakları, hayvanları ve her şeyiyle ilgilenen bir de dadısı vardı. Zamanla, bütün bu şeylere sahip olan insanların zengin sayıldığını öğrenmişti. Zenginlik konusunda bildiği şeyler işte bunlardan ibaretti.

Şuncacık hayatında canını sıkan bir şey varsa o da bir gün ‘o yer’e gönderilmekti. Hindistan’ın iklimi çocuklar için çok kötüydü, ilk fırsatta hemen oradan uzaklaştırılıyorlardı; genellikle ya İngiltere’ye ya da başka bir yere okula gönderiliyorlardı. Böyle gönderilen çocuklar tanıyordu, anne ve babalarının onlardan gelen mektuplar hakkında konuştuklarını duymuştu. Bir gün oralara gitme sırasının kendisine de geleceğini biliyordu. Babasının, yapacakları yolculuk ve gidecekleri o ülke hakkında anlattığı hikâyeler zaman zaman ilgisini çekse de, babasından ayrılacağı düşüncesi içten içe canını sıkıyordu.

Beş yaşlarındayken, “Oraya benimle birlikte gelemez misin baba?” diye sormuştu bir keresinde. “Okula benimle birlikte sen de gelemez misin? Derslerinde sana yardım ederim.”

Babası da ona, “Orada çok uzun süre kalmayacaksın ki güzelim,” demişti. “Senin gibi küçük kızların bulunduğu güzel bir eve gideceksin, orada çocuklarla oynayacaksın, hem sonra sana bir sürü kitap yollayacağım, yıllar o kadar çabuk geçecek ki, büyüyüp de aklı başında genç bir kız olarak babana bakmak için döndüğünde, aradan bir yıl geçmiş gibi gelecek sana.”

Bu fikir hoşuna giderdi Sara’nın. Bir gün evi çekip çevireceğini, babasıyla birlikte ata bineceğini, babasının vereceği yemekli toplantılarda masanın baş köşesine oturacağını, babasıyla sohbet edip ona kitap okuyacağını düşünmek hoşuna giderdi; hayatta en çok yapmak istediği şeyler bunlardı ve bütün bu isteklerine İngiltere’deki ‘o yer’e gitmekle kavuşacaksa, gitmeliydi. Babasının, orada tanışacağını söylediği kendisi gibi küçük kızlar pek umurunda değildi, ama bir sürü kitabı olsa avunabilirdi belki. Kitaplara çok düşkündü, ayrıca kendi başına güzel hikâyeler uydurur, bunları kendi kendine anlatırdı. Zaman zaman bu hikâyeleri babasına da anlatırdı. Babası da tıpkı onun kadar çok severdi bu hikâyeleri.

“İyi öyleyse baba,” dedi yumuşak bir sesle Sara, “madem buradayız, işleri Tanrı’ya havale edeceğiz artık ne yapalım?”

Babası, kızının büyümüş de küçülmüş bir edayla söylediği bu söze gülerek onu öptü. Belli etmemeye çalışsa da henüz kendisini bu ayrılığa hazır hissetmiyordu. Sara, türlü garipliklerle babasını oyalıyor ve onun hayatında büyük bir yer tutuyordu zira. Hindistan’a geri dönüp de evinden içeri adım attığında, eve her dönüşünde kendisini karşılayan o beyaz elbiseler içindeki küçük kızının yokluğu yüzünden, yalnızlığını daha fazla hissedeceğini biliyordu. Bu düşüncelerle kızını sımsıkı bağrına bastı. Bu arada araba da, baba kızın kaderini belirleyecek olan evin bulunduğu alana varmıştı bile.

Ev, aynı sıradaki diğer evler gibi kâgir,² kasvetli, büyük bir binaydı. Yalnız diğerlerinden farklı olarak dış kapısının üzerinde parlak, bronz bir tabela vardı. Tabelanın üzerinde siyah oyma harflerle şunlar yazılıydı:

Bayan Minchin Özel Kız Okulu

“İşte geldik Sara,” dedi Yüzbaşı Crewe, elinden geldiğince neşeli görünmeye çalışarak. Sonra Sara’yı kucaklayıp arabadan indirdi, birlikte merdivenleri çıkarak zili çaldılar. Sara bundan sonra sık sık evin tam anlamıyla Bayan Minchin’e benzediğini düşünecekti. Evin içi düzgün ve iyi döşenmişti, ama içerideki her şey çirkindi ve biçimleri birbirinin aynı olan koltukların içi sanki kemik doluymuş gibiydi. Holdeki her şey katı ve cilalıydı; köşede duran büyük saatin üzerindeki aydedenin kırmızı yanaklarının bile katı bir görünüşü vardı. İçeri alındıkları oturma odasının zemini boydan boya, üzerinde kareli desenler bulunan bir halıyla kaplıydı, sandalyeler köşeliydi ve mermerden yapılma hantal şömine rafının üzerinde mermerden yapılma hantal bir saat duruyordu.

Sara, sert maun sandalyelerden birine otururken her zamanki tavrıyla etrafına şöyle bir göz attı.

“Burayı sevmedim baba,” dedi. “Ama sana şunu da peşinen söyleyeyim, askerler, hatta kahraman askerler bile, savaşmayı sevmiyorlar.”

Yüzbaşı kendini tutamayıp güldü. Genç, neşe dolu bir insandı babası ve Sara’nın bu tür garip sözlerini dinlemeye bayılıyordu.

“Ah küçük Sara,” dedi Yüzbaşı Crewe. “Yanımda senin gibi böyle oturaklı sözler söyleyen biri yokken ben ne yapacağım? Hiç kimse senin kadar ağırbaşlı değil.”

“Oturaklı laflar seni neden bu kadar güldürüyor?” diye sordu Sara.

“Çünkü böyle laflar ettiğinde çok hoş oluyorsun,” dedi Yüzbaşı Crewe gülmeye devam ederek. Sonra aniden kızına sarılarak kocaman bir öpücük kondurdu yanaklarına; birden gülmesini yarıda kesmiş ve gözleri dolacak gibi olmuştu.

Tam o sırada Bayan Minchin içeri girdi. Tıpkı kendi okuluna benziyor, diye düşündü Sara; uzun boylu, kasvetli, tertipli ve çirkin. İri, soğuk, balık gibi bakan gözleri vardı ve soğuk soğuk sırıtan, kocaman, balık ağzı gibi bir ağzı. Bu ağız Sara ile Yüzbaşı Crewe’u görünce kocaman bir gülümsemeyle genişledi. Yüzbaşıya okulu metheden hanımefendiden bu genç subay hakkında çok hoş şeyler işitmişti. Yüzbaşının küçük kızı için servetini seferber etmeye hazır, zengin bir baba olduğunu da duymuştu.

“Bu kadar güzel ve gelecek vaat eden bir çocuğu aramızda görmek bizim için büyük bir şereftir Yüzbaşı Crewe,” dedi Bayan Minchin, Sara’nın elini tutup

————

1     Laskar, Avrupa bandıralı gemilerde çalışan Hintli gemicilere verilen ad. (Ç.N.)
2     Taş ya da tuğladan yapılmış olan yapı, duvar v.b.

BENZER İÇERİKLER

Cesaretin Var mı?

Editor

Gördüğüne Asla İnanma

Editor

Prag Mezarlığı

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası