Roman (Yabancı)Roman (Yerli)

Le Chic Butik

Avrupalı yüz binlerce Kadın yanılıyor olamaz…

Le Chic Butik, Tami Newton imzasıyla çok yakında raflarda…

New York’ta üç arkadaş: Dori, Jesi ve Irene. Her şeye hazırlar ve sürekli Bay Doğru’yu aramaktalar.

Le Chic Butik’in açılışına davet edildiklerinde kendilerini bir sürprizin beklediğini biliyorlardı. Le Chic’in devrim yaratacak yeni bir konsepti vardı: Erkek satmaktaydılar! Hem de her biçimde, her bedende, her renkte ve her kişilikte erkekleri vardı. Kadınlar, müstakbel eşlerini hazır alabilirler ya da kendilerine uyacak şekilde özel yaptırabilirlerdi. Her ne kadar alışılmadık bir durum olsa da üçlümüz hemen istedikleri erkekleri aramaya koyulurlar. Ancak dikkatli olun, her zaman istediğiniz ya da ihtiyaç duyduğunuz her şeyi satın almazsınız. Yanlış beden seçmişsinizdir, o renk size pek gitmiyordur ya da aldığınız belki hiç de sizin tarzınız değildir. Tabii ki çoğu kez aldıklarımızı eve getirmeden bunun farkına varamayız. Kıyafetler için geçerli olan bu durum erkekler için de geçerliydi.

Neyse ki Le Chic, ürün değişimi hizmeti sunmaktaydı ve kahramanlarımız da bu hizmetten sonuna kadar faydalanacaklardı…

“Yüzbinlerce kadın yanılıyor olamaz ya… Bu kitap gerçekten çok zevkli”
-Elle – Almanya-

“Tami Newton kalbinden geçenleri, hayallerini kâğıda dökmüş. Sonuç harikulade olmuş…”
-Bessa McClare-

“Güldüren diyaloglar ve bolca kahkaha. Bay Doğru arayışında yepyeni bir boyut.”
-Chexx – The Magazine-

“Hem esprili hem eğlenceli!”
-Disy – The Regional Women’s Magazine-

“New Yorklu üç genç kadının neşeli ve biraz ironiyle karışık hikâyesi anlatılıyor. Muhteşem bir kitap, özellikle eğlenceli diyalogları sayesinde…”

-1-

Ooof, başım nasıl ağrıyor! Yazılmamış alışveriş listesini masaya bırakıp telefona bakmaya gittim. Arayanı bir an önce defetmeliydim. Kahretsin! Arayan kesin Jesi’ydi. Aslında onu, bugün iş yerinden aramam gerekiyordu ama korkunç bir baş ağrısı ile uyandım ve iş yerindeki sekretere hasta olduğumu ve işe gelemeyeceğimi söyledim. Neredeyse öğlen olmuştu ve başım hâlâ deli gibi ağrıyordu. Büroda bu şekilde çalışmaya dayanamazdım. Telefon nerede yahu? Artık kızlarla bu kadar fazla takılmamalıydım. Her perşembe aynı şey oluyordu; akşam yemeği için buluşuyor, ardından, barda birer kokteyl içiyor ve o haftaki durum değerlendirmesini yapıyorduk. Aslında pazar akşamları program yapmıyorduk ama dün akşam önemli bir nedenimiz vardı. Sabaha dek LeChic Butik’inin açılışını kutlamıştık ve numune satışında da her şey yolunda giderse sevinmem için bir neden olacaktı. “Tavşanım, seni unutmadım,” dedim, kablosuz telefonu üçüncü çalışında oturma odasında bulduğumda. “Telefona hemen yetişemedim. Temizliğe başlayıp kendini durduramadığında nasıl olur, bilirsin. Yarın görüşüyoruz, öyle değil mi?”

“Sesin bana gayet sağlıklı geldi. Ofisini aradım, hasta olduğunu söylediler. İyi misin babygirl?” Arayan eski sevgilim Joe’ydu. Beni böyle çağırması çok hoşuma gidiyordu. Bu sözü bir kez, annem söylerken duymuştu ve sonra o da kullanmaya başlamıştı.

“Merhaba aptal. İyiyim. Ancak sabaha karşı yatağa girebildim, o yüzden bugün izin aldım.”

“Yine mi dışarıya çıktın? Sana daha önce de söylemiştim. Dışarıda sana layık kimse yok. Neden ait olduğun yere geri dönmüyorsun? İhtiyacın olduğunda ben her zaman yanındayım.”

Joe ile geçen sene bir çöpçatan ajansı sayesinde tanışıp altı ay birlikte olmuştuk. Çevresindeki tek bebeğin ben olmadığımı öğrenmem çok sürmemişti. Benim dışımda BabyBoo, BabyDee, Babyhayatım, bebişim, Babyanne ve şeker bebek vardı. Ve bunlar sadece bebek olanlardı. Kız kardeşleri, anneleri ve tatlıları hiç sormayın. Tüm bu kadınları nasıl idare ettiğini hâlâ anlamış değilim. Tanrıya şükür ki prezervatif kullanıyorduk. Aslında Joe çok iyi bir insandı ama “sorumluluk” kelimesi onun sözlüğünde yer almıyordu. Fakat yine de ona kızamıyordum. Çünkü bana asla yalan söylememişti. Sadece, ben ona doğru soruları sormamıştım. İkimizin de aynı kafa yapısına sahip olduğunu düşünüp onun da benim gibi tek eşli bir ilişki aradığını düşünmüştüm. Her neyse, bu hatayı bir kez daha tekrarlamayacağım nasıl olsa.

“Bu konuyu bir kez daha düşüneceğim,” diye şakalaştım onunla. “Fakat o kadar revaçtasın ki rakiplerimle baş edebileceğimi düşünmüyorum.”

Joe bana o kadar sıcak bir his veriyordu ki onunla birlikte olduğum zamanlarda etrafımdaki her şeyi unutuyordum. Aşk değildi bu. Ama onu gerçekten seviyordum. Kendimi onun yanında çok iyi hissediyordum. Benimle ve benim tutkulu hâlimle çok iyi baş ediyordu. Onunla birlikteyken tamamen kendim gibi davranabiliyordum. Ve bu nedenle alçak ve yalancı bir pislik olduğunu öğrendiğimde dünyam yıkılmıştı.

Fakat yine de dostça ayrılmıştık. Kötü sonuçlanabilirdi elbette ama ben kontrolümü kaybetmemiştim. Bu özel ilişkiyi mahvetmemek için küçük bir fedakârlık yapmaya hazırdım; gururumdan vazgeçmeliydim.

İlişkimiz bitmişti fakat ayrılığımızın ikinci haftasından sonra onu özlemeye başladım. Bu durumda yapabileceğim tek şeyi yaptım: Onu arayıp hayatıma tekrar girmesini istediğimi söyledim. Ama sadece dost olarak. Joe, önce bu şartı kabul etmedi. Ne kadar zeki olursa olsun, kendini dünyadaki tek erkek, Tanrı’nın bir armağanı olarak görüyordu. Tekrar yatağıma girmek istiyordu ve benim de buna izin verecek kadar çaresiz bir durumda olduğumu düşünüyordu.

Derler ki; erkekler bacaklarının arasındaki küçük şeyleri ile düşünürler. Fakat bu teoride bir problem vardı. Çünkü erkekler, az da olsa düşünebiliyorlardı. Joe ise bu düşüncenin tam tersiydi. Erkeklerdeki “anima”, yani kadınlara yaklaşmalarını sağlayan yön, sadece bir maskedir. Bunu konuda çok ciddiyim. Bacaklarının arasındaki şey, onunla yapacak bir şey bulana kadar işe yaramayan, gereksiz bir et parçasıdır. Erkeklerin buna şiddetli bir şekilde yoğunlaşmalarının nedeni de budur. Bu et parçasıyla ne yapabileceklerini düşünürler. Penislerinin varlığını, abartılmış önemini, bununla ilgili ürettikleri kuralları ve bu konu hakkında sürekli yaptıkları sohbetleri, hayatlarındaki başarısızlıkları ve hatalarını örtbas etmek için kullanırlar.

Joe sonunda anladı ve sallanan şeyi için mühürleyip kilitlediğim hazineme ulaşamayacağı yeni ilişkimizi kabullendi. Hatta arada ona ayrılmamak için hâlen direndiği haremiyle ilgili aşk hayatı hakkında taktikler veriyordum.

“Sana daha önce de söylemiştim,” diye düşüncelerimi böldü. “Tek bir kelime söylemen yeterli. Senin için diğer her şeyden vazgeçmeye hazırım.”

“Tabii, tabii. Söyle bakalım aramanın sebebi nedir?” diye sordum ve ahizeyi kulağımla omzum arasına sıkıştırıp aynı zamanda çamaşır odasındaki kurutucudan çamaşırları çıkartmaya başladım. Çamaşırları dün akşam çıkartmam gerekirdi, diye düşündüm, çamaşır sepetini koridordan yatak odasına taşırken. En azından en sevdiğim kotumu. O kadar buruşmuşlar ki açılmaları günler sürecek gibi görünüyordu. Hemen markete kadar gitmek için ne giyebileceğimi düşündüm.

“Orda mısın?” Joe’un derin sesini çok seviyordum. Özellikle de yatakta bana güzel kelimeler fısıldadığında.

“Evet, seni dinliyorum.” Kadınların birkaç işi bir arada yapabildiklerini ona hatırlatmak istemiyordum. Onun yerine çamaşır sepetini yere koyup yatağın kenarına oturdum. “Tüm dikkatimi sana veriyorum. Söyleyeceğin her kelimeyi can kulağıyla dinleyeceğim. Söyle bakalım, ne oldu.”

“Hiç. Önemli bir şey yok,” diye yanıtladı. “Sadece tatile gitmeden önce seninle konuşmak istedim.”

“Öyle mi? Nereye gidiyorsun?”

“Hawaii’ye, bebeğim. Benimle birlikte gelmek istemediğine emin misin?”

“Peki, Alicia ne olacak? Üçümüz birlikte mi gideceğiz yoksa bana onun biletini mi vermek istiyorsun?”

“Hadi ama babygirl! Bir çaresini bulurum.”

“Gerçekten mi?”

“Seni ne zaman yarı yolda bıraktım ki?”

“Bak, kapatmam gerekiyor. Diğer hat çalmaya başladı ve arayan Jesi’dir muhtemelen. Alicia ve sana güzel bir tatil diliyorum, oldu mu?”

“Sana oradan bir hediye getireceğim.”

“Tamam,” dedim ve diğer hattı almak için düğmeye bastım.

“Tavşanım, telefona cevap vermen neden bu kadar uzun sürüyor ve Tanrı aşkına beni neden aramadın?”

“Selam Jesi. Diğer hatta Joe vardı ve temizlik yaptığım için seni arayamadım.” Mutfağı sildiğim aklıma geldi. Kontrol etmek için mutfağa gittim. Yer artık kuruduğundan kovayı ve paspası kaldırdım.

“Joe nasılmış?”

“Hawaii’ye tatile gidecekmiş,” diye cevaplarken kovadaki kirli suyu tuvalete boşalttım. Ardından yatak odasına geçip tekrar kuruyan çamaşırları düzenlemeye başladım.

“Gerçekten mi? Tanıdığım herkesten daha çok tatil yapıyor bu adam. Belki de kadınlarının gönüllerini hoş tutması gerekiyordur.”

“Tavşanım, güldürme beni. Dün akşamdan dolayı başım hâlâ ağrıyor.”

“Bu sefer kimi götürüyor?” diye gülerek sordu Jesi.

“Alicia.”

“Üç ay önce de onunla tatile çıkmamış mıydı?”

“Galiba öyle ama emin değilim. Joe’nun nasıl bir kumarbaz olduğunu biliyorsun. Kadın trafiği o kadar karışık ki listesini tutmaktan çoktan vazgeçtim.”

“Seni anlıyorum. Yarın görüşüyoruz değil mi?”

“Elbette, kaçta görüşeceğiz?”

“Irene ile görüştün mü?” diye sordu Jesi.

“Hayır. Onu, seninle konuştuktan sonra aramayı düşünüyordum.”

“Saat on bir buçukta, Macy’nin önünde diyelim mi?”

“Olur, benim için uygun.” Alışveriş merkezi, merkezî bir yerdeydi ve benim evden buluşma saatinden sadece birkaç dakika önce çıkmam yetiyordu. “O tarafa geçmek için yeterli zamanımız olur.”

“Anlaştık. Yarın görüşmek üzere. Irene’yi hemen arayacaksın değil mi?”

“Evet, ve ulaşamazsam mesaj bırakırım.” Jesi hemen aramadığımda bunu yapmayı unutacağımı çok iyi biliyor.

“Pekâlâ. Benden de selam söyle,” dedi. “Yarın görüşürüz.”

Katlanmış çamaşırlarımı dolaba ve çekmecelere yerleştirmek bildiğim tüm işlerden daha zahmetlidir. Bir yığını kenara, kalan diğer yığını da köşeye itmem gerekiyor. Nihayet işi bitirdim ve yaptığım işten çok memnunum. Baş ağrısına rağmen ev işini bitirdim. Mutfağa gidip bulaşık makinesindeki bulaşıkları çıkarttım ve önümüzdeki hafta için yeterince erzağımın olup olmadığını kontrol ettim. Çünkü hafta sonları istisna durumlar dışında asla markete gitmezdim. Alışveriş arabaları ile koridorlarda koşuşturan ve son paket süt için kavga eden delilere tahammül edemiyordum. Pazartesi günleri daha sakin oluyordu. O nedenle oturup tekrar alışveriş listemi yapmaya başladım.

Birkaç dakika sonra telefon tekrar çaldı. Sürekli rahatsız edilirsem evden nasıl çıkacağım? Saat iki buçuk oldu bile ve hâlâ Irene’yi aramadığım aklıma geldi. Ahizeyi kaldırıp özür dilemeye başladığımda arayanın yine Jesi olduğunu fark ettim. Irene’yi aramayı unutmayayım diye arıyordu

Irene ile her şeyi hâllettikten sonra tekrar alışveriş listemi yazıp bitirdim. Ardından günün yorgunluğunu atmak için sıcak ve uzun bir duş alıp giyindim. Uzun uzun düşündükten sonra sonunda kot kumaşından yapılmış, açık mavi, beyaz bölümünde derin bir yırtmacı olan güzel bir mini elbise giymeye karar verdim. Üzerine de elbiseye uygun, bolero tarzında, üç düğmeli kısa bir ceket. Bu elbise uzun bacaklarımı ortaya çıkartıyor, karnımı düz ve beni daha büyük gösteriyordu. Son süt kutusunu avlamak üzere koridorlardan Bay Doğru’nun gelip gelmeyeceğini kim bilebilirdi ki? Görüntünün abartılı hâlini azaltmak için koyu mavi bez ayakkabılarımı giyer ve çanta yığınının arasından da sırt çantamı alırdım. Aynaya son bir kez daha baktıktan sonra markette geçecek kısa serüvenim için hazırım.

Fakat önce evin içini tekrar kontrol edip her şeyin yerli yerinde olup olmadığına baktım. Ne zaman erkek misafirin geleceği hiçbir zaman belli olmaz, değil mi? Arada sırada bu dileğimi düşünmek hoşuma gidiyordu. Gülümseyerek etrafıma baktım. Bunun nadir bir an olduğunun bilincindeyim çünkü her zaman, yaptığımı hayranlıkla seyredecek vaktim olmuyordu. Lower Manhattan’da güzel bir şehir evinde yaşıyor ve evimi seviyordum. Evin bana ait olması, daha doğrusu ipoteğin son taksidini de ödedikten sonraki ay bana ait olacağı düşüncesi daha da hoşuma gidiyordu. Hayat güzel de olabiliyormuş.

Otuzlu yaşların başındayım ve bu genç yaşıma rağmen Manhattan’deki en büyük bankalardan biri olan Deutsche Bankası’nda bilgisayar danışmanlığı bölümünün kıdemli yöneticisiyim. Gerçi üniversite diplomam yoktu ama üç yabancı dilim vardı Son altı aydır her çarşamba akşamı, şirketteki yeni bir proje için Almanca dersi alıyordum ve Harlem’in İspanyol bölgesinde veya Bronx’da büyüyen herkes ikinci dil olarak İspanyolca’yı zaten biliyordu. Kariyer sahibi olmak isteyen bir adam için bu görev, büyük bir başarı sayılırdı. Ama ben bir adam değildim; altmış kilo ağırlığında, katıksız bir dişiydim. Belki artık otuz altı beden gibi mükemmel bir vücut ölçüm yoktu. Onun yerine güzel hatlara sahip kırk beden bir ölçüm vardı ve iyi göründüğümün farkındaydım. Kendime olan bu güvenim ile hırsım beni ayakta tutuyordu ve başarımın anahtarı da bunlardı. Ne yazık ki dünyadaki hiçbir başarı, gecelerinizi yalnız ve soğuk bir yatakta geçirmemenizi sağlamıyordu.

İş arkadaşlarımdan bazıları fazla hırslı olduğumu söylüyordu. Annem de erkekleri agresif tavırlarımla kovaladığımı düşünüyor ve bana daha uyumlu olmamı öneriyordu. Ne de olsa gençleşmiyorsun, diye her fırsatta da hatırlatıyordu.

Acaba gerçekten, toplantıları yönettiğim gibi seviştiğimi mi düşünüyordu? Değişiklik olsun diye arada bir sırt üstü yatmak veya doğru adamın bana değişik bir şeyler öğretmesi beni rahatsız etmezdi. Fakat burada önemli olan kelime, adamdır. Çocuk sahibi olmadan bez değiştirme niyetinde değildim.

Başka bir olay için hazırdım ve yarınki açılışı dört gözle bekliyordum. Orada benden hâlâ nasıl iş çıkabileceğini göstereceğim herkese. Bir de açılış için ne giyeceğimi bilebilsem… Ve Tanrı aşkına, saçlarıma ne yapmalıyım? Görüntüm mükemmel olmalı. Umutsuz görünmemeliyim ama aynı zamanda hiçbir şey umurumda değilmiş gibi de olmamalıydı. Her şey sırayla, diye düşünüp marketin yolunu tuttum.

….

Yazar

BENZER İÇERİKLER

Akıl Kalbi Ararken

Editor

Hayatımın Filmi

Editor

Mary Roberts Rinehart – Sarı Oda

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası