Roman (Yabancı)

Sindirella Anlaşması

Nola’nın en büyük hayali çalıştığı dergide köşe yazarı olmaktır. Fazla kiloları yüzünden bu isteği reddedilince Nola hayali bir karakter yaratmak zorunda kalır: Belinda Apple! Bu karakter ‘etik’ konulardaki sorulara yanıt veren bir köşe yazarından beklenen her özelliğe sahiptir: havalı, modern ve incecik… Belinda’yı gören, onunla tanışan kimse olmamıştır, ama o derginin en popüler yazarı olup çıkar. Film teklifleri alır, televizyon programlarına davet edilir, onu görmeyen bir sürü erkek onunla çıkmak için can atar.

Belinda’nın kilo vermeyle ilgili bir yazısından etkilenen Nola’nın yakın arkadaşları Nancy ve Deb zayıflamaya karar verince Nola da plana dahil olur. Kendi yazılarının tuzağına düşen Nola, arkadaşlarının yaptığı ‘Sindirella Anlaşması’ndan kaçamaz. Üstelik bu onun tek derdi değildir! Yarattığı hayali karakter olmaya çalışırken, peşindeki esrarengiz ve çekici prensten de kaçamaz. Ama acaba peşindeki yakışıklı gerçek bir prens mi, yoksa arabacı kılığına girmiş bir fare mi?

Nola ayağına uyacak camdan bir ayakkabı bulabilecek mi, yoksa camdan ayakkabılar gerçek kadınların ayağında kırılır mı?

***

Şahane Kadın Belinda Apple’ın

İçinizdeki Sindrella’yı
Şımartma Rehberi

· Annenizin buzdolabının üstündeki çocukluk fotoğrafınızı oradan alıp banyo aynanıza asın. O fotoğraftaki çocuğun ne kadar mutlu ve coşkulu olduğuna bir bakın. Tekrar aynı küçük çocuk olun.

· Bir taç satın alın. Size çok yakıştı. itiraf edin. Hatta muhteşem durdu. Tacınızı her fırsatta takın.

· Bir kişisel yeterlilik sınavından geçin. Peri prensesi olmaya yatkınlığınız var mı? Bezelye tanesini şiltenin altından hissedebilir misiniz? Nakış işlerken parmağınıza iğne batar mı? Konuşan kurbağaları öper misiniz? Aslında düşünecek olursanız…

· İnanın. Olacağını düşünün. Belki biraz egzersiz yapmanız, daha az yemeniz, İsveç’ten gelen el kremleri kullanmanız gerekebilir. Belki de tek yapmanız gereken kraliyet ailesinden biri gibi davranılmayı hak ettiğinize inanmaktır.

· Sindirella olmak için bir prense muhtaç olduğunuzu düşünmeyin. Beyaz Atlı Prens sulugöz bir ayak fetişistinden başka bir şey değildi.

· İyilik perinizi bulun. Ya da sevgili kız kardeşinizi. Ya da en yakın kız arkadaşınızı, yani kankanızı. Onun kim olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Ona teşekkür edin. Ona özel bir hediye alın Parfüm, çiçekler, en sevdiği şarkıcının konserine biletler…

· Program dışına çıkmayın. Kendinize prenses muamelesi yapmanızın zor olduğunun farkındayız. Unutmayın, eninde sonunda kaderinizle baş başa kalacaksınız. Ve inanın buna değecek. İnanmıyorsanız, banyo aynanızdaki fotoğrafta oturan küçük kıza sorun. Unutmayın, değişim rüzgârınız ona doğru esiyor.

· Sindirella’ymışsınız gibi davranın. Bulaşıkları yıkarken ince, dokunaklı bir sesle konuşun. Kuşları çağırın, gelip parmaklarınıza konsunlar, sincapları davet edin gelip eteklerinizin arasında otursunlar. Size bir şey olduğundan korkup akrabalarınıza haber veren komşulara aldırmayın. Onlara merhamet edin, çünkü onlar sizin sıradan insanlar arasında esir hayatı yaşayan bir soylu olduğunuzu bilmiyorlar.

· Sindirella’ya benzeyin. İşe saçınızdan ve ayaklarınızdan başlayın. Çarpıcı bir sarışın ya da ateşli bir esmer olun. Kaşlarınızı aldırın. Siyah noktalarınızı yok edin. Kırışıklıklarınızı azaltın. Kendinize en güzel ayakkabıları alın.

· İçinizdeki Sindirella’yı açığa çıkarın. Vücudunuzu saran yakası açık, pırıltılı yeni elbisenizi giyin. Saçlarınızı toplayın. Şık ayakkabılarınızı ayağınıza geçirin ve son olarak tacınızı takın. Aynadaki kıza gülümseyin. O da mutlaka size gülümseyecektir. Ona başardığınızı söyleyin. Başarmanın keyfini, muhteşem olmanın keyfini yaşayın. Şimdi izin verin de bütün dünya içinizde sakladığınız o Sindirella’yı görsün. Balkabağından arabası ne zamandır kapıda onu bekliyor.

Birinci Bölüm

Kaç beden olursak olalım, hepimiz birer Sindirella’yız. Ben, Nola Devlin, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Her birimizin içinde keşfedilmemiş güzellikte, dilber edalı, yetenekli ve kaygısız bir kadın yattığı inancındayım, O kadar ki, bana göre tek eksiğimiz, kendimizi gösterebilmemiz için tozumuzu alırken, bir yandan da fareleri arabacıya dönüştürecek bir iyilik perisi.

Camdan ayakkabı konusuna pek olumlu bakmıyorum. Açıkçası, bu bana bir tasarım hatası gibi görünüyor.

Belki beni Princeton denen bu kasabaya getiren de, Külkedisi’nin büyüsüne kapılmış olmamdır. Princeton, orta yerinde Tudor stili kuleleri, gür yeşil çimenli avlularıyla kocaman bir üniversitenin yer aldığı, ağaçlı yollarıyla gölgeler içinde bir sihir ülkesi.

Arada bir gerçek prenslerin de üniversiteye öğrenim görmeye geldiği olur. Burada, ileride İtalyan Alpleri’nde etli butlu, üşümüş fıstıkları baştan çıkarmak için kullanacakları diplomasi yeteneklerini bileyip geliştirirler. Ne yazık ki bu prensler deri pantolon giyen, kasaba garsonlarını parmak şaklatarak çağıran, sonra da yüz bin dolarlık Maserati Spyder model arabalarına atlayıp gazlayan tiplerdir. Açık söyleyeyim, böyleleri insanı ömür boyu prens cinsinden soğutur.

Princeton’ın can sıkıcı tarafı budur işte; herkes zengin, herkes mükemmeldir. Gerçekten de çoğu öyledir. Özellikle öğrenciler… İlkbaharda, güneşli bir cumartesi günü Nassau Caddesi’nden aşağı yürürseniz, kendinizi esnek vücutlu, sıkı kaslı, enerjik bir gençliğin ortasında bulursunuz. Daracık şortlu, bronz erkekler bisikletlerinin gidonlarına asıldıkça, pazıları iyice şişip kabarır. Kollarında tek gram yağ barındırmayan kaymak tenli sarışınlar yapışık kot pantolonlarının üstünden dümdüz ve çıplak karınlarını göstere göstere dolaşırlar.

Nancy, Deb ve benim çok sıkı arkadaş olmamızın sırrı da burada yatar. Üçümüzün de mükemmellikle ilgisi yoktur. Ama yok, yok, bu yargım tamamen doğru sayılmaz. Avukatlık mesleğinde hırs yapan ve Perry Mason’a taş çıkartabilecek kadar zeki olan Nancy kusursuz bir işe, çocukluk aşkıyla evlenip zıp zıp zıplayan iki çocuğa annelik eden Deb ise kusursuz bir aileye sahiptir.

Ben mi? Şey, bende de mükemmel bir hayal gücü olduğunu düşünüyorum. Ama hayal gücüm yüzünden sık sık başımın derde girdiği göz önüne alınırsa o kadar da mükemmel olduğu söylenemez galiba.

Bizde asıl eksik olan, mükemmel vücutlardır.

Başanrının yüzde 99.9’unun görünüşe bağlı olduğu Princeton’da mükemmel bir vücuda sahip olmamak tam anlamıyla eksiklik demektir. “Ağır ol,” dediğinizi duyar gibiyim. Doğru, kimse dört dörtlük bir bedene sahip değildir. Hepimizin bir kusuru vardır. Kimimizin poposu kocaman, kimimizin göğsü tahta gibidir. Olsun, yine de biz üçümüz herhangi bir parçamızın tahta gibi incecik olması için neler vermezdik ki.

İncecik. Bu öyle ulaşılmaz, öyle saygın, bizden öylesine esirgenmiş bir sözcüktür ki, ağzımıza bile alamayız. İncecik sözcüğü bizi ağlatır. Öfkelendirir. Yüksek protein, lahana çorbası, sosisli sandviç ve muz, iki günlük ölüm rejimleri ve önce zayıflattığını sandığımız, ama sonradan pat diye geri alınan kiloları daha bir kararlılıkla üstümüze yapıştıran sıvı diyetlerle geçmiş açlık yıllarının anılarını canlandırır.

İncecik, her on yılı devirişimiz şerefine yapılan doğum günü kutlamalarımızda, neden bütün konukların pasta, bizim ise yoğurtlu dondurma yediğimizin açıklamasıdır. İncecik lisede bize nasip olmamış bir insanlık halidir. Bizden başka herkes incecik olabilir ama biz asla!

Ama bu sabah zayıflığı dert edecek halde değilim. Hiç değeri bilinmemiş bir editör olarak çalıştığım Sass! dergisi, için için kaynıyor. Burnuma kötü kokular geliyor. Manhattan’daki merkezimizin avukatları, seksen beş yaşındaki hasta yayıncımız David Stanton’ı görmek üzere Princeton yollarındalar. Stanton yedek hemşire ve oksijen siparişi vermiş. Durumun ciddiyetini hemşireler ve oksijen gelince kavrıyoruz.

Aslında neler döndüğünü tam olarak bilmiyoruz ama bugün öğleden sonra katılacağımız, soluk soluğa geçeceğinden emin olduğum ‘Etik Standartların Yeniden Vurgulanması Hakkında Zorunlu Servis Toplantısı’ sonunda her şeyi öğreneceğimizden kuşkum yok. Sorumlu yazı işleri müdürümüz Lori DiGrigio (namı diğer esir kampı gardiyanı) yolladığı tehdit notuyla, ‘toplantıya gelmeyen, zahmet edip işe de gelmesin’ demek istemiş. İşten çıkarılma tazminatını içeren çeki nasıl da sevinerek postaya verir, kim bilir.

Tam editör arkadaşım Joel’le skandal konusunun ne olabileceği üstüne kafa patlatıp bunun, paltosunun içinde Christian Louboutins ayakkabı kaçırdığı dedikoduları ayyuka çıkmış olan moda yazarı Donatella Mark’la bir ilgisi olup olamayacağını tartışırken, Lori elinde ajanda görevi gören Palm Pilot’uyla magazin servisinde boy gösteriyor.

Joel masasına dönüp çalışırmış gibi yapıyor. Aslında yerel gazeteden maç sonuçlarına bakıyor. Ben de alelacele Belinda Apple’ın son köşe yazısını açıp gözümü ekrana dikiyorum. Atmosferi pekiştirmek için de ara sıra klavyeme dokunuyorum. Belinda Apple imzasını gören Lori küçümser bir bakış fırlatıp Palm Pilot’una bir tık atıyor, sonra da yanımdan geçip moda servisine ilerliyor. Lori’nin şeytani güçleri iyi kalpli cadı Belinda Apple karşısında sökmüyor.

Belinda Apple Sass!’ın en gözde köşe yazarı. Bir bakıma bu durum İngiliz, şık, aynı zamanda très au courant, yani modanın takipçisi ve bütün o buna benzeyen ucuz Fransız sıfatlarına uygun olmasından kaynaklanıyor. Herkes onun yazılarındaki keskin gözlemciliği ve alaycı zekâyı övse de, bence o şöhretini, ayağından çıkarmadığı gümüş mahmuzlu pembe çizmelere borçlu.

Köşesindeki fotoğrafta da ayağında onlar var. Üstüne göğüs niyetine sergilenen bir dizi kaburgayı açıkta bırakan bürümcük kumaştan leylak rengi bir gömlek giymiş. Önüne dökülen kızıl saçları yüzünün büyük kısmını gizliyor. Sıska bacaklarına yapışmış daracık pantolonun paçalarını da o ünlü pembe çizmelere sokuşturmuş. Belinda Apple sayesinde ülkedeki bütün kadınlar pembe kovboy çizmeleri giyer oldu. Belinda bizim kuşağın Sally Starr’ı olma yolunda hızla ilerliyor.

Sanki zayıf, gösterişli, İngiliz hazır cevaplılığı ve el yapımı pembe kovboy çizmeleri yetmezmiş gibi, Belinda’nın Sass!‘ın kamuoyunca iyi tanınan öteki köşe yazarı Nigel Barnes’la çıktığı yolunda söylentiler de var.

Şaşılacak şey ama Nigel da Belinda gibi İngiliz ve ateş gibi bir adam. Princeton’da ayrıcalıklı bir pop kültürü profesörü olacak kadar entelektüel ve CNN’in 90 Saniyelik Pop adlı programında hafif küstah bir konuk olarak düzenli biçimde boy gösterecek kadar da güncel biri. Ayrıca Hugh Grant’ın başrol oynadığı birçok filmin senaryosuna imza atmış. Hatta Hugh’un o ünlü pepemeliğinin arkasındaki deha da kendisi. En azından Nigel öyle olduğunu iddia ediyor.

Vanity Fair, Sass!‘ın rüya çiftiyle bir söyleşi yapmak için ölüyor ama Belinda’yı yakalayabilene aşk olsun! Belinda öyle ortalarda dolaşan ünlülerden değil. Bazıları onu çok gizemli buluyor. Yine de şahane manken arkadaşlarıyla SoHo partilerinde boy gösterdiği, tıka basa şampanya dolu limuzinlerde gezdiği yolunda haberler gazetelerden hiç eksik olmuyor.

Ama onun çılgın yaşamına ilişkin bu haberlerin aslı astarı yok. Olamaz da. Belinda’nın bütün hayatı çalışmak. Her saat eğlenceye koşacak zamanı yok.

Zaten Belinda Apple diye biri de yok.

Bu yalnızca benim bildiğim, asla ve asla açıklanmayacak bir sır. Çünkü Belinda Apple’ın gerçekte New Jersey’nin Manville kasabasından çıkma Nola Devlin olduğu bir duyulursa okurlarım benden nefret eder, yayıncım işime son verir ve Belinda’yı açık açık ‘bir nefeste toplumumuzun ahlaki değerlerini yerle bir eden ağzı bozuk bir sürtük’ ilan eden annem bir daha yüzüme bakmaz.

Üstüne üstlük gümüş mahmuzlu pembe kovboy çizmelerinin fiyatı da dibe vurur.

Öğleden hemen önce, ‘her ayın ilk cuması öğle buluşmaları’ randevumuz uyarınca Nancy ve Deb’le buluşmak için dergiden sıvışıyorum. Tepemde Demokles’in kılıcı gibi sallanan ‘Etik Standartların Yeniden Vurgulanması Hakkında Zorunlu Servis Toplantısı’ çağrısı ve katılmamam halinde işime derhal son verilmesi tehdidi göz önüne alındığında, Willoughby Kafe’de yanında ev yapımı tatlı patates kızartmalı yengeç salatası ve kruvasan yeme kararımı bir daha düşünmem gerektiğini hatırlatabilirsiniz bana.

Ama Willoughby Kafe’den söz ediyoruz. Mmmm, burası tam Nassau Caddesi üstünde, Princeton’ın en iyi restoranı. Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz?

Aynca Deb krizli günler geçiriyor. Oğlunun yarınki altıncı sınıf bitirme törenine gitmeyi reddediyor. Nedeni, o şişman haliyle ortalarda dolanıp oğlunu utandırmak istememesi. Kısacası bu yemekli buluşma daha çok bir terapi seansı sayılabilir. Aynca birinci kural bir dostun akıl sağlığının maaştan önce geldiğini söyler. Hele de bu akıl sağlığı Willoughby Kafe’de yanında fırından yeni çıkmış çıtır çıtır tereyağlı kruvasanla yengeç salatası yemeyi icap ediyorsa…

Ama Willoughby’e girince ortamda bir gerginlik seziyorum. Nancy ve Deb her zaman oturduğumuz caddeye bakan cam kenarındaki yerimizde değiller. Arka tarafta, sallanan kanatlı mutfak kapısına yakın bir yere sürülmüş gibiler. İkisinin de yüzünden düşen bin parça.

Ben itiş kakış dar kanepeye sığmaya çalışırken Nancy “Yeni yönetimmiş,” diye söyleniyor. “Cam kenarındaki masayı istediğimizi anlamadıklarını söylediler. Bana sorarsan bal gibi ayrımcılık yapıyorlar.”

Deb, “Şişmanlara karşı ayrımcılık,” diye fısıldıyor buzlu suyundan gizlice bir yudum alarak. “Nancy bizi ön tarafta sergileyip potansiyel müşterilerinin gözünde caydırıcı olmak istemediklerini düşünüyor. Müdürü çağırttı.”

Bu konuda aklıselimle hareket etmek istiyorum. Nancy’i bazen dizginlemek gerekebiliyor. Şahane kızdır. Cesurdur. Hayvanlara Şiddet Uygulanmasını Önleme Demeği, ASPCA’nın kartlı üyesidir, falan filan. Ama hemen mahkemeye başvurmaya meraklı bir keskin bıçak olarak, her olaydan elinde olmadan bir federal dava konusu çıkarmaya çalışır.

“Belki bizim buraya devamlı geldiğimizi bilmiyorlardır. Masum bir hata olabilir.” Yeni bir yönetimin işbaşına geldiğini duyunca yeni bir tat bulmak umuduyla menüyü tarıyorum.

“Bir sorun mu vardı?” Müdür bir deri, bir kemik, bıyıklı bir adam. Göğsündeki isimlikte adının CHESTER olduğu yazılı. Sabırsızca ağırlığını bir ayağından öbürüne geçiriyor. Bizimle bir dakika daha fazla ilgilenmeyi işkenceden sayacakmış gibi bir hali var.

Nancy, “Acaba cam kenarındaki masaya geçebilir miyiz? Orası bizim en sevdiğimiz yerdir,” diyerek hazırlanmış müdavimlerini bekleyen boş ‘masamız’ı işaret ediyor.

“Üzgünüm,” diyor Chester. “Ama o masa ayırtılmış.”

“Sahi mi? Rezervasyon yaptığınızı bilmiyordum.”

“Artık yapıyoruz,” diyor Chester. “Yönetim değişti.”

Nancy pes etmiyor. “Aa, çok tuhaf, ben yirmi dakikadır buradayım. Gelen olmadı.”

“Sanırım bir gecikme oldu. Belki de planlarını değiştirmişlerdir.”

“O zaman biz memnuniyetle oraya geçeriz.”

Chester kaşlarını çatıyor. “Korkarım bu imkânsız. Yer ayırtanlar gelmemiş olsa bile orası hâlâ rezerve.”

Hiç kuşku yok, bize ayrımcılık uygulandığı kesin.

Sarışın bir bukle yumağını andıran ve bir dirhem cesareti olmayan Deb çiçekli bahçıvan elbisesinin içine giydiği bluz renginde pespembe kesiliyor. Nancy artık çenesini kapatsa iyi olacak. Birazdan çıkıp o toplantıya yetişmem gerekiyor ve vaktimi, medeni haklarımın ayrıntılarını bir restoran müdürüyle tartışarak geçirmek niyetinde değilim.

Ama Nancy vazgeçmiyor. Gözleri kıvılcımlar saçıyor. Kusursuz boyanmış kırmızı dudakları fırtına öncesindeki yapraklar gibi titriyor. Yaklaşan sağanaktan korunmak için masayı siper ediyorum. Siz de Nancy’i benim kadar uzun zamandır tanıyor olsanız, kapsamlı bir sigorta edinmeden karşısına çıkmanın çok riskli olacağını bilirdiniz.

BENZER İÇERİKLER

Başlangıç

Editor

Mario Puzo – Sicilyalı

Editor

Küçük Prenses

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası