Sultan Abdülaziz Han’a karşı gerçekleştirilen hareket, kan ve gözyaşı dolu darbe geleneğinin temelini oluşturmaktadır. Hakkın kuvvette olduğuna inanan insanların ruh anatomisi, ahlakî yapıları ve çıkar ilişkileri Abdülaziz Han’a yapılan darbede de sonrasında da belirleyici etkenler olmuştur. İç ve dış güç odaklarının kukla gibi oynattıkları darbecilerin yakından incelenmesi “darbe psikolojisini anlamamıza yardımcı olacaktır. Sultan Abdülhamid Han’ın büyük bir çaresizlik içinde söylediği “Yabancı elleri ciğerlerimin içinde hissediyorum; sadrazamlarımı, vezirlerimi satın alıyor ve mülküme karşı kullanıyorlar” sözünün ibretli sırlarını, ancak yakın bir bakışla anlayabiliriz.
****
ÖNSÖZ
Kültürümüzde devlet, babadır. Ona tabi olmak sarsılmaz bir gelenektir. Bu köklü geleneğin sarsılmasında, 15. asırda Endülüs’ten getirtilip Osmanlı topraklarına yerleştirilen İspanyol Yahudilerinin payı büyüktür. Kuvvetli iktidarlar karşısında, devlet mekanizmasında söz sahibi olamayacağını gören Yahudiler ve onlarla sır perdesi altında temasta bulunmak için teşkilatlanan tarikat (Sabetaistler gibi) ve cemiyetler; menfaatçi ulema, asker ve sivil bürokratları kullanarak padişahları ve namuslu devlet adamlarını ya uzaklaştırdılar ya öldürdüler ya da öldürttüler.
1876 ve sonrasında yapılan darbeler, Müslüman-Türk toplumundaki “birlik ve beraberlik” ruhunu ortadan kaldırmaya, dinî ve ahlâki değerleri bozmaya, Osmanlı Devleti’ni ve hilâfeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüslerdir; İslâm’a karşı yapılan ya da yaptırılan darbelerdir.
Sultan Abdülaziz’in kuvvetli bir ordu ve donanma meydana getirme, zırhlı savaş gemileri satın alma, ülke tersanelerinde yeni gemiler inşa etme ve ülke sanayisini geliştirme gayretlerinden, “Güneş Batmayan İmparatorluk” İngiltere son derece rahatsızdı. Halifenin İslâm dünyasında topladığı sevgiyi ve ona duyulan ümidi endişeyle takip ediyordu. Sultan’ın İslam ülkelerindeki etkisinin giderek artmasını, İstanbul’un yeniden önemli bir merkez hâline gelmesini çıkarları açısından tehlikeli buluyordu. Hindistan’daki sipahi isyanının, Halife’nin bir mektubuyla durduğunu görmesi, Doğu Türkistan’daki Yakup Han’ın Padişah’a tabi olması korkularını artırmıştı. İngilizlerin Osmanlı ile ilgili siyaseti, onun ne çok kuvvetli, ne de çok zayıf olması esasına dayanıyor; İngilizler, karşılarında her zaman kendilerine muhtaç ve bağımlı bir devlet görmek istiyordu. Batı dünyası, farklı ve etkili polirikalar güden ve bu alanda başarılı da olmaya başlayan Abdülaziz’in icraatlarını endişe ile gözden kaçırmamaya gayret ediyordu.
İngiltere, bu gelişmeleri izleyen günlerde, “Yeni Osmanlılar” ya da “Jön Türkler” olarak adlandırılan meşrutiyetçi cemiyetin gerek kurulması gerek gelişmesinde büyük bir rol üstlenmiş, “hürriyetçi fikirleri ve Meşrutiyet”i destekler görünmüş ve aslında bütün bunları Abdülaziz’i ve Osmanlı’yı devirecek bir alet olarak kullanmayı planlamıştı. Bu kavgada, gönüllü fedaîsi Mithad Paşa’ya ve onun reformcu ekibine güveniyordu.
Tam o esnada, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın, Osmanlı tahtına Veliaht Murad’ı geçirme teklifi, İngilizler için bulunmaz fırsat oldu. Onlar zaten, yıllardır Murad’ı saltanata hazırlıyor, ajanları vasıtasıyla onunla olan yakın teması sürdürüyorlardı.
* * *
İngiliz veliahtı Edward masondu ve kayıtlı olduğu locanın başkanıydı. Murad’a bir mektup yazarak kendisini de mason olmaya davet etti. Veliaht Murad, 1872 Ekim’inde, “Proodos Locası”nın kurucusu Louis Amiable’in mason lokali hâline getirdiği Kadıköy’deki evinde, törenle mason cemiyetine girdi ve teşkilatta bir anda 18. dereceye yükseltilerek “Üstad” unvanını aldı!
* * *
Dönemin asker ve sivil bürokratları, Sultan’ın bütün gayretine rağmen, yabancı devletlerin adamı olmayı, kendi millet ve devletinin hizmetinde olmaya tercih etmiş, amaçları Batı’nın gayesiyle birleşmişti. Ortak hedefleri Sultan Abdülaziz Han’ın düşürülmesiydi.
Sonunda türünün en alçak örneklerinden olan Hüseyin Avni Paşa, kendine biçilen rolü başarıyla (!) oynadı ve Sultan Abdülaziz’i kanlı bir darbe ile devirmeyi başardı. Başta İngilizler olmak üzere Batı’nın istediği olmuş, Batı dünyası Abdülaziz’den kurtularak rahat bir nefes almıştı. “Özgürlük, eşitlik, adalet” gibi sloganlar, bu facianın sadece çerezleriydi!
İngiliz Elçisi Henry Elliot, Meşrutiyet’in ilanının altında yatan acı gerçeği şu cümleyle ifade ediyordu: “Sınırsız kudrete sahip bir hükümdarın iktidarının daraltılması her İngiliz’i memnun eder ve onun onayım alırt buna hiç şüphe yok!”
* * *
Sultan Abdülhamid, Hüseyin Avni Paşa için, “İngiltere’den para aldığını biliyordum. Bir devlet adamı, başka bir devletten para alıyorsa, onun hizmetini de görüyor, demektir. Hayatımda hiçbir şey, beni bu derecc sarsmadı. Bir devlette seraskerlik ve sadrazamlık mevkiine yükselen bir kimsenin, yabancı bir devletten para almış olmasını aklım kabul etmiyor.” diyecekti.
Fransız Araştırmacı Michel de Grece, aynı darbeyi üç kelimeyle özetleyecektir: “Mithad, Elliot ve Altın!”
Gerçek bir vatansever, devletinin zarar görmesini istemez. Ülkesini sevdiğini söyleyen kişi, devletini sarsıntıya uğratacak hareketlerden kaçınır. Ne var ki “darbeci paşalar” güruhunun hemen hepsi, ya İngiliz dostu ya da onların adamıydı. Sonunda, her biri bir yabancı elçiliğe sırtını dayayan bu hain komite, emperyalist Batı’ya karşı devletini güçlendirmekten başka bir düşüncesi olmayan, dindar ve gelenekçi hükümdarlarını alçakça bir darbe ile devirerek Devlet-i Âliye’nin şerefli tarihini kapkara bir lekeyle kararttılar.
* * *
Meşru hükümetlere karşı darbe yapmak alçaklıktır. Darbe yapanlar kendi milletinin hainidir. Bu yüzden, darbe yapanlar ya da darbe planları hazırlayanlar, ülkesine ihanetten yargılanmalı, devletin bekası ve darbeyi aklından geçirenlere ibret olması için şiddetle cezalandırılmalıdır. Bir devlet veya hükümetin başkanını darbe ile iktidardan düşürüp sonra da öldürenlerin cezasız bırakılması, devletin hatta milletin kendini inkârı anlamına gelir. Meşru hükümetler, devletin istikbali için bu üstün iradeyi göstermelidir. Sultan Abdülhamid Han bu iradeyi göstermiş, “Yıldız Mahkemesi” ile darbecileri yargılamayı başarmış, suçluları cezalandırmaya muvaffak olmuştu.
* * *
“Sultan Abdülaziz Han ve Darbeci Paşalar”da sizi yakın tarihimizin bizlere farklı anlatılan, maksatlı biçimde yanlış aksettirilen bir dönemine götürmeye, darbenin arkasındaki iç ve dış odakları tanıtmaya çalıştım. Sultan Abdülhamid Han’ın büyük bir çaresizlik içinde söylediği, “Yabancı elleri ciğerlerimin içinde hissediyorum; sadrazamlarımı, vezirlerimi satın alıyor ve mülküme karşı kullanıyorlar.” sözünün ibretli sırlarını açmaya gayret ettim. Günümüzde bu iklimden ne kadar uzaklaştığımızı takdir etmek de siz kıymetli okuyucularıma aittir.
* * *
Kitabı hazırlamamda kıymetli yardımlarını esirgemeyen başta Mehmet Niyazi Beyefendi olmak üzere, Ali Özkaya, Atilla Şahiner ve genç dostum Süleyman Karacelil’e teşekkürü bir borç bilirim.
Can Alpgüvenç
Bağlarbaşı / 18 Mayıs 2010
**
MUHAFAZAKÂR BİR HAKAN:
SULTAN ABDÜLAZİZ HAN
Abdülaziz’in tahta çıktığı günlerde, Osmanlı Devleti’nin durumu son derece kritikti. Malî sıkıntı son haddine varmış, Karadağ isyanı savaşa dönüşecek noktaya gelmiş, Hersek eyaleti büyük bir karışıklığın içine düşmüştü. Avrupa devletleri bu meseleleri bahane ederek Osmanlı’ya müdahalelerini arttırıyor, aracılık teklifinde bulunuyorlardı. Hatta Düvel-i Muazzama, Abdülaziz’in Tanzimat’tan vazgeçmesinden endişe ettiğinden daha da ileri gitme eğilimindeydi.
* * *
Millî gayelere bağlılık bakımından son devir tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden olan Sultan Abdülaziz, Sultan II. Mahmud’un ikinci oğlu olarak 7 Şubat 1830 (H. 14 Şaban 1245) gecesi, Hünkâr’ın kız kardeşi Esma Sultan’ın Eyüp Sultan civarındaki sarayında doğdu. Annesi, yaşayışı itibariyle gayet dindar ve hayırsever bir kadın olarak bilinen Pertevniyal Valide Sultan’dı.
* * *
Şehzade Abdülaziz, kardeşi Abdülmecid’in saltanatı sırasında (1839-1861) oldukça serbest bir hayat yaşadı, iyi bir tahsil gördü. Akşehirli Hasan Fehmi Efendi’den Arap dili ve edebiyatı ile dinî ilimler tahsil etti. Neyzen ve Bestekar Yusuf Paşa’dan musiki dersleri aldı. Arapça ve Farsçaya vukufiyet kazandı. Hatta Arap edebiyatına dair bir risale bile yazdı.
Sporla da ilgilendi. Güreşmek, yüzmek, cirit atmak, Kurbağalıdere’deki köşkünden ava gitmek çok sevdiği meşgaleler arasındaydı.
Bir kurşunla vurulur!
Şehzade Abdülaziz, at üstünde şehirde dolaşır, halkla yakın temas içinde bulunur, her vere girip çıkar, bilhassa Boğaziçi’nde ve Marmara’da vapur gezintileri yapardı.
Ağabeyi Sultan Abdülmecid, Abdülaziz Efendi’nin diğer şehzadelerden farklı bir şekilde, serbest bir hayat sürmesinden doğabilecek sonuçları endişeyle takip ediyor, kendisini devamlı göz hapsinde tutuyordu.
Mehmcd Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında bir gün: “Paşa, ben Efendi ‘den (Şehzade Abdülaziz’i kastederek) sıkılır oldum!” dedi. Bu söz üzerine Mehmed Âli Paşa:
“Hünkârım, Başmâbeyinci çevik ve çabuk bir kulunuzdur. Benim de itimat edilir bir adamım vardır. Tanınmamaları için kıyafetlerini değiştiririz. Efendi, bir gece çiftlikten gelirken tek kurşunla vurulur!” dedi. Zât-ı Şahane, bu çirkin teklife:
“Olur mu ya!” diye karşılık vermişti. Sadrazam:
“Olur, ne var?” diye üsteleyince Hünkâr, teklifinden ürkerek:
“Hele bakayım, düşüneyim!” buyurdular.
Sultan Abdülmecid, zaten kan dökmeyi sevmezken, biraderi hakkındaki bu düşünceyi pek çirkin görmüş, fakat bu hadise sebebiyle sadrazamın nasıl bir adam olduğunu da anlamıştı. İhtimal ki bu hususu ona açması, kendisini tecrübe içindi. Abdülaziz Efendi ise bu sırra cülusundan sonra vakıf olmuştu. ¹
Kardeşliğimi bitdirmediler!
Sultan Abdülaziz, sert mizacı altında, şefkat ve merhamet hisleri kuvvetli, ince ruhlu, rikkat sahibi, yumuşak yürekli bir hükümdardı. Sultan Abdülmecid, muayede salonundan Dolmabahçe Sarayı’na teşriflerinde Abdülaziz Efendi’yi çağırmış, beraberce bir saat kadar aynı odada oturmuşlardı. Zât-ı Şahane, ilerleyen verem hastalığının tesiriyle:
“Birader, benden artık hayır yok! Ben bayramlaşmaya dahi vekiller ve diğerlerine veda için gittim. İşte her şey sana kalacak, İnşatlah muvaffak olursun. Evlatlarımı da sana emanet ediyorum, onlara sıkıntı çektirme” demesi üzerine, Veliaht Abdülaziz ağlamaya başlayınca, kendisi de ağlamış ve bu sırada kardeşine şu itirafta bulunmuştur:
“Vükelâm bana hıyanet eylediler, seninle kardeşliğimi bildir- mediler.” ²
Böylece Sultan Abdülmecid bu sözleriyle kardeşinden bir nevi özür dilemiş bulunmaktadır.
Biraderim vefat mı etti?
Hünkârın vefatının ardından sadrazam, serasker ve kaptan paşalar Abdülaziz Efendi Hazretleri’nin dairesine gidip kapıyı çaldılar. Kapı açıldığında, Efendi Hazretleri merdiven başında ve sakosu sırtında hazır bekliyordu. Sadrazam:
“Efendim başınız sağ olsun. Biraderiniz vefat etti. Taht-ı saltanat teşrifinize hazırdır, buyurun!” dediğinde,
Şehzade Abdülaziz:
“Vah vah! Birader vefat mı etti? Bu iş ne zaman oldu?” diyerek ağlamaya başlamış, konuşmaya gücü kalmamıştı. Sadrazam bunun üzerine hemen su getirtip içirince Abdülaziz biraz kendine gelmişti. Sonra da sadrazam yeni Sultan’a ne yapması lazım geldiğini anlatmaya başlamıştı. ³
————
¹ Ahmed Cevdet Paşa, Mâ’rûzât, İstanbul, 1980, s. 27.
² A. Cevdet Paşa, Mâ’rûzât, İstanbul, 1980, s. 29.
³ Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Ankara, 1986, c. 2. s. 139.