Roman (Yerli)

Sultan – Bir Kanuni Romanı

Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren Allah’ın  yeryüzündeki gölgesi, Anadolu’dan Rumeli’ye kara ve denizlerin yegâne hâkimi Kanuni Sultan Süleyman Han yedi cihana nam salmaya devam ediyor!

Devir Muhteşem Süleyman devridir. Düşmanları bir korkudur sarar. Vehimi çıkar her köşe başından; yamandır, aman vermez. Pargalı ise her vezire benzemez, zekâsıyla savaşır da olmazları oldurur. Hürrem’in tek bir sözüyle kayıplara karışır kimi, kiminin hayalı huzur bulur. Ancak başta Cihan Padişahı vardır ki sefer eyler Bağdat’a, Estergon’a; şanıyla Viyana kapılarına ulaşır. Ne Şarlken tanır ne Ferdinand. Denizler ise Barbaros’tan sorulur. Preveze’den gelen kahramanlık haberleri Kutsal Roma ile Safeviler arasındaki ittifakı körüklerken acaba bu güç savaşında kim galebe çalacaktır?

Tarihi romanların vazgeçilmez ismi Okay Tiryakioğlu, Kanuni üçlemesinin ikinci kitabı Sultan’da tarihin en ihtişamlı dönemini soluk soluğa bir anlatımla bugüne taşıyor.

***

I

“Cesaret bir nevi vatandır.”
Anonim

23 Ağustos 1528 – Budin

Ağustos aylarının ekseri ikinci yarısında,Tuna boyundan Budin’e doğru gökyüzü, öğleden sonraları parça parça boz bulanık bulutlarla kaplanır ve rüzgâr, kuzeybatıdan insanı ürpertecek kadar serin esmeye başlar. Bölge yerlilerinin iyi bildikleri üzere, yaklaşan mevsim dönümünü haber veren esas işaret, bulutların cidarlarını akşama yakın vakitlerde saran o kükürt pembesi, eflatunu bol harenin, düşsel bir ışıltıyla günbatımına kadar parlamaya başlamasıdır. Yayınbalıklarının, çamurlu diplerdeki karanlık yuvalarını terk edip alabalıklar gibi şaşırtıcı bir şekilde yüzeye sokulması, çilekeş balıkçıların bin tasayla asılmış simalarını aydınlatır. Ne var ki avcıların, yabancılara izahtan titizlikle kaçındıkları küçük bir de sırları vardır. Yayınbalıklarının yüzeye çıkmaları, kıyıların o çamurlu rayihasına baygın, topraksı bir ton karıştırır ve ilk bir mil civardaki tüm balıkçılar, balık avı döneminin başladığı müjdesini birbirlerinden önce, sadık Tuna’nın ta kendisinden almış olurlar. İrili ufaklı tüm kıyı yerleşkelerinde, bu müjdeyi bekleyen ahalinin ivedi davranmalarıyla balık pazarları kuruluverir. Diğer tecim ehlinin de bu pastadan pay istemesi yadırganamaz elbette ve Tuna’nın gök mavisi sularından, sonbaharın ilk günlerine doğru o gümüş yalımlı bereket oluk oluk fışkırmaya başlar.

Viyana’dan hareket eden tüm nehir ve kara yolcuları bu apansız değişikliği biraz hakir ve ziyadesiyle taşralı görseler de, seyyar balıkçılardan karınlarını doyurmadan edemezler. Çamurlu kıyıların panayır alanlarını andıran bu gürül gürül hususi neşesinde halklar, din, dil, ırk ayrılıklarını geride bırakır, sıcak ekmeklerin içinden tüten körpe balıkların lezzetinde hoş bir gönüldaşlık hissine ererler.

Lakin gerçekte Tuna Nehri’nin bir sırrı daha vardır ki, bu ürpertici hakikate kendi ehli dahi yeterince hâkim değildir. Tuna, gerçekte metruk ve korkulu bir ülkedir. Zira yolcular, iyi bir rehbere ya da görevine sadakatle bağlı olup iş saatlerinde ayık gezme itiyadını muhafaza eden bir kaptana rastlayamazlarsa, Tuna’nın öncelikle Viyana’dan Budin’e, oradan da Karadeniz’e kadar sayısız hırçın kola ayrıldığını acı bir şekilde öğrenmek zorunda kalırlar. Yatağında bu derece oynak bir nehir dünya üzerinde sık görülmez çünkü.

Eylül başında bastıran sonbahar yağmurlarıyla birlikte bu yataklar, yine kendi aralarında, şaşırtıcı derecede ‘ana kol’ izlenimi veren derin suyollarıyla parçalanır. Bir kez kaybolan teknelerin akıbeti, ya çürümüş hayvan leşlerinin yüzeyde dönendiği iri girdaplarla kaplı kızıl çökeltilerin dehşetine kapılmak, ya da biraz daha şanslılarsa eğer, söğüt ağaçlarının iç kısımlarını perdelediği, kum ve çakıldan mürekkep bataklık adalardan birine ulaşmaktır. Her iki halde de yolcuların akıbetleri pek parlak olmaz. Tabiatın ilk baştaki aldatıcı dinginliği, bir şekilde büyüsüne tutsak etmiştir artık yarı esrik haldeki yabancıları. Apansız hiddetlenen bakır rengi suların, alüvyon adalarını hoyratça kemirdiği, çağlarcaların ve derin burgaçların ağaçların asırlık köklerini parçaladığı tüm bu öfkeli tali kollarla yüzleşmek, onları içten içe yıkar.

Bu bölgede ancak ve ancak, işine tekmil hâkim denizcilcr ve dahi Alman ve Osmanlı elçileriyle, onların maiyetlerinde bulunan casuslar salimen gezinebilirler. Viyana’nın 10 mil doğusundaki kasvetli Fishament kasabasının küçük dokuna siya etmiş tek yelkenli kırlangıç teknenin hemen yanı başındaki iki kişi de, bir yıla yakındır bu bölgede gezinen Osmanlı çaşırlarındandılar. Ancak onların tüm diğer benzerlerinden bir farkı vardı. İçlerinden biri, ‘Çelik Hilal’in kurucusu, teşkilatçısı ve koruyucusu Vehimi Orhun Çelebi’nin ta kendisiydi. Diğeri ise, İspanyol asıllı Carlos Alvares ya da Müslüman adıyla Gırnatalı Çömez Kemal’di. Bir yıl önce Budin’in, Nemçe (Avusturya) Kralı Ferdinand tarafından Macar Kralı Janos Zapolya’dan geri alınmasıyla bozulan diplomatik münasebetlerin yeniden tesisi için Viyana’ya gelen Serezli Kamil Paşa’nın ekibinden ayrılmış, o günden beri bir anlarını dahi boşa geçirmemişlerdi. Üç aydan fazladır Budin ve civarında yeraltına inerek, Zapolya’nın Muhafız Destek Garnizonu’ndan kılıç artığı yeniçerilerle temasa geçiyorlardı.

Vehimi Orhun Çelebi, kırk üç yaşın bütün olgunluğu ve tecrübesiyle, gözleri dikkat kesildiği noktaya çevrilmeden de tüm ana yönlere hâkim olduğu halde, genç çömeziyle konuşuyordu, ince sakal ve bıyıklarına kırlar inmeye başlamış, gür saçları hafifçe seyrelmişti. Ancak geçen yıllar içerisinde geliştirdiği siyasi yeteneği, ilerlemiş Latincesi ve haddeden süzülmüşçesine incelmiş kültürüyle son derece kıranta bir görünümü vardı. Bir de Frenklerin bu çorap pantolonu, kol ve yaka ağızları firfirlı ipek gömleği, geniş kenarlı, tavus tüylü şapkası ve peleriniyle tam bir Latin aristokratını andırıyordu ki zamanla halini yadırgamamayı öğrenmişti. Konçları afili bir açıyla kıvrılmış ceylan derisi çizmeleri, günün bu saatine ve kasabanın çamurlu sokaklarına karşın pırıl pırıldı.

“Bana bak Kemal,” dedi, küçük iskelenin derzleri arasından fışkıran yosunlar kadar kaygan bir sesle, “şimdi benim tepemi attırma da deyiver, bunca sefer eyledik Tuna üzerinden; artık ona güvenilmeyeceğini bir iyice belledin mi?” Gözleri kuzeye doğru ufku zarifçe omuzlayan gece rengi bulutlarda olduğu halde, “Sana söylüyorum,” diye çıkıştı, “diri dur bre çocuk, tez cevapla!”

Henüz yirmi ikisindeki sarı yağız delikanlı, daima dostça bakan donuk mavi gözlerinde hafif istihza yüklü bir ifadeyle konuştu, “Bak Orhun Ağam, ben şuncacık şeyi kavrayamayacak olsam sen beni yanında barındırır mıydın? Bana güvendin, kayırdın, barındırdın; Mevlam razı olsun senden.” Kaba saba yünlü gömleği, keşişlerin cübbelerini andıran uzun etekli ve külahlı sırtlığı, paçaları sökük dar pantolonuyla bir şövalye yamağından hiçbir farkı yoktu.

Birden yumuşadı Vehimi, “Senden de çömezim, senden de; lakin yine de aklım kalır sende. Bizim garip takımındansın, harcanması kolay olanlardansın. Bu yetişir endişeme. Yaşının verdiği havailik vardır bir de üzerinde. Bu atak, delişmen, korkusuz fıtratınla birleşince gençliğin, tedbirini baskın tutmazsın.”

Çömez Kemal, ak tenli köşeli yüzü al al, karşısındaki tecrübeli adamın kara yağız beyzi simasına ve çipil gözlerine bakarak. “Meraklanma Ağa,” dedi sabırlı, ancak yine de muzip bir tonla, “bu sular dosttur bilene…”

“İyisin hoşsun, ancak aklına yatmayan işte bir ciddiyetsizlik çöreklenir üzerine Kemal…” Başlarının üzerinde tül tül savrulan yağmur bulutları, Doğu Alplerin yalçın yamaçları üzerinde belirmeye başlayan şimşeklerin mavi çakımlarıyla korkulu korkulu ağardı bir an. “Sendeki bu gailesiz hâl. nice namlı yiğidin başını yemiş, ismini yeryüzünden silmiştir.”

“Ağam” diye içlendi Kemal, “sen ‘Çelik Hilal’ gibi âleme nam salmış bir teşkilatın başısın, ancak isminle maruf olarak, biraz fazlaca vehimlisin.”

O sahte öfkesiyle çıkıştı yeniden Orhun Çelebi, “Bre densiz, o yüzden Vehimi diye anarlar ya beni.” Düşünceli bir ifadeyle sustu birden, “Kaç defa dedim sana dümen tutarken uyuklama diye. Bacaklarını kırarım dedim takmadın, balıklara yem ederim dedim tınmadın, falakaya yıkarım dedim onmadın. Bak hele oğul, Tuna’ya güvenme ki sana cömert olsun. Yoksa bu güzel nehrin ağısı usulca sarar bünyeni; ne kadar silkinsen kurtaramazsın. En tatlı uykulara gömülürsün yumuşak esintisinde… Sonra, sonra bir buçuk asırdır Türk oğluna analık etmiş bu rikkatli ancak güvensiz suların acı yüzüyle tanışmak zorunda kalırsın ki…”

“Ağam ağzını hayra aç,” dedi Kemal usul ama katı bir tavırla. “Hem zaman zaman bizler için kullandığın bu ‘harcanması kolay’ tasvirin pek zoruma gider, zerrece hazzetmem bilesin. Genzinden genç bir boğanın öfkeli solumasını andıran sert bir hırıltı yükseldi. “Kimi zamanlar üzerinde anlaşılması güç bir eziklikle söylersin bunu.” Sesini iyice kısıp gözlerini hafifçe belertti ardından, “Süleyman Han gibi bir gökçek yiğit, en hakirinden dahi olsa, adamlarını hor görür de harcar mı hiç Orhun Ağa?..”

Vehimi, dudaklarını sımsıkı kenetleyerek, az da olsa pişman başını salladı, “Beli oğul, Süleyman Han ki, kılıcını adalet için sıyırmıştır kınından. O ki ataları II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet Hanlar gibi cihanşümul serdarların aşamadıkları Belgrad ve Rodos kalelerini fethetmiş, Mohaç’ta, şimdiye kadar kurulmuş en güçlü haçlı ordusuna dünyayı dar etmiştir..

“Süleyman Han’ın, kılıcını adalet namına kınından sıyırdığını kabul edersin de, adamlarını boş yere yakmayacağına mı inanmazsın Ağa?..”

Bir an gözlerini, dokun pas ve zift kokan iskelesinden çok uzaklara dikti Vehimi, “Mohaç ovasındaydık oğul. 20 Zilkade 932, Çarşamba (29 Ağustos 1526) seher vaktiydi. Hafifçe çiseleyen yağmurun altında sabah namazını birlikte kıldığımızı anımsıyorum; ardından Hünkârımızın, zırhının üzerinde kızıl pelerininin etekleri hafifçe dalgalanırken yaptığı duasını da: ‘İlahi! Kuvvet ve kudret senin, İlahi! Zafer senin, inayet senin, himaye senin, karşında aciz bir bölük olan bu Muhammed ümmetini yerindirme, kuvvetli düşman kâfirlerini sevindirme!’

“Bu dua tüm orduya münadiler aracılığıyla yayılırken bizler hep bir ağızdan, ‘Amin!’ diyorduk. Ardından ak küheylanıyla alaylar arasında dörtnala gezinmiş ve askerine hitap etmişti Muhteşem Süleyman: ‘Ey Mübarek Sancak-ı Şerif altında toplanan Müslümanlar! Ey yeniçeriler, azaplar, sipahiler, humbaracılar, çarhacılar, akıncı beylerim, erlerim, erenlerim, askerlerim! Cümle âlem bilir ki, Müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah Rızasını kazanmak için cenk ederler. İşte bizler de buralara kadar, İslam dininin yayılmasına mani olmak isteyen fitnecilerle harp etmeye geldik. Ölürsek şehidiz, kalırsak gazi… Gayrı göreyim sizi!’

“Her sözü, gönüllerimizde bir yıldırım tesiriyle infilak ediyor, nefeslerimizi kesiyordu adeta oğul. Çakmak çakmak alevlenen gözlerinin pınarlarından, ıslak sakallarına doğru süzülen yağmur değildi artık yalnızca. Yaklaşan çarpışmanın hevesi, gerçek savaşçılarda görülen o ezici şahadet iştiyakıyla yaşartmıştı gözlerini. Sonra ben, Katolik bir vaiz kılığında ayrılmıştım saflarımızdan.”

Kemal’in sağlam yapılı bedeninden apansız geçen ürperme, Vehimi’nin gözünden kaçmamıştı. Her ne zaman ustasının fütursuzca düşman içine sızdığı o hatıralara sıra gelse, konuyu bir an evvel değiştirmek adına, maharetle en yakınındaki hatıralara tutunuveriyordu Kemal. Vehimi, delikanlının toy yüreğinin, babası yerine tuttuğu hocası adına dayanılmaz bir telaş ve ürpertiyle attığını anlıyordu o zaman, öyle ya, pek çok kader ortağı gibi, ne anasını ne de babasını bilecek fırsatı olmuştu bu yiğidin.

“Ya Sofya’da katıldığımız ahi töreni Ağam?.. Onu da anlatıver şu tatlı dilinle hele,” diye üsteledi Kemal, “şimdi hâla gözümdedir ancak ilk defa şahit olduğumdan aklımda tutamam.”

“Gerçekte bütün mesele uç teşkilatının günden güne gerilemesidir Kemal. Bu sebepten, ahi ocağını tekrar canlandırmaya çalışma maksadını taşır bu haşmetli törenler. Alimallah barış iyidir, lakin ucun töresi başkacadır. Hiç aklından çıkarma ki muharip kısmına oturaklık gelmez. Huysuzca olmazlanır, ürkekçe gelmezlenir ki mevcutlar dahi savuşmaya başlarlar usul nizam aramadan. Bak Frenk düşmanının son dönemde cüretlenmesi biraz da bu yüzdendir. Evet, topunu tüfeğini çağcıllaştırmıştır; hatta ve dahi bizimkilere üstün çıkası olmuşlardır. Mamafih yâdımızdan çıkmamalıdır ki, uçların boşalmaya yüz tutması kefereyi cesaretlendirmektedir. İlle velâkin savaşçılar ganimetle yaşar. Osmanlı gibi büyük tarım ve savaşçı toplumlarında barış dönemleri uzadıkça asker kısmı fakirlemeye, öfkesi de kabarmaya başlar. Uçlarda fisebilillah gaza eden alperenlerin yanında ipini koparmış başıbozuklara, suhtelere ve asker kaçaklarına rastladığında şaşırırdın ilk zamanlar. Ancak bu işin ahkâmı böyledir. Uçlardaki yapının bu akıl sır ermez karmaşıklığının da sebebi budur. İlk zamanlarda beyleri dahi pek dik olur, merkeze mesafeli durur, otoritenin zayıfladığı zamanlarda isyana meyyal olurlardı ki, cennet mekân Yıldırım Bayezid Han’la birlikte Osmanlı’nın merkeziyetçi anlayışı tam olarak bir devlet geleneği halini almıştır. Lakin merkez, yine de uçlarla ters düşmek istemediğinden otoritesini gevşek tutar. Buna karşın uç teşkilatının zayıflamasına mani olunamamıştır.”

“Ahilik canlanırsa tüm bu sorunlar çözülecek midir peki Ağam?”

Vehimi usulca gülümsedi, “Belki de… Fakat bir vakte eriştik ki, geri dönüşü, yepyeni bir devlet kurmaktan dahi külfetli görünür bana.”

Kemal şaşkın ve tatsız konuştu, “Ne dersin sen Ağa? Bu kadar mı içinden çıkılmaz görürsün hâlimizi?”

“İçinden çıkılmaz değil,” dedi Vehimi başını ağır ağır iki yana sallarken, “çıkılır çıkılmasına, mamafih ‘samimiyet’ gerektir. Nefsinden geçmek gerektir…”

“Sen, ben geçmedik mi Ağa? Ya koskoca teşkilatımız?..”

“Teşkilatlar gelir geçer çocuk; ancak özündeki cevheri körelmeye yüz tutmuş âdemoğlunda, kendini feda etmek fikri unutulmaya başladı mı, herkes bir kertede yanı başındaki felakete sırtını dönüverir”

Kemal, taşkın ruhundan kopan anlık bir feyezanla sertçe salladı elini. Mavi gözleri, kökü çok derinlerde bir öfkeyle puslanmıştı. “Ahilik canlanır Vehimi Ağa. Mevlevilikle nasıl er geç barıştıysa, çok daha çabuk hatırlatır kendini ahaliye. İşte o zaman ilk günlerin fetih ruhu ve dahi kadim samimiyet süratle geri döner…”

“Gençsin Kemalim, en olmazlar mümkündür yaş dimağında. Benim gibi kocamaya yüz tuttun mu, ihtimaller birbiri üzerinden hep menfi sözler fısıldar kulağına…”

Gök, daha yakınlardan gürledi ve civarda bir yere düşen yıldırımın kekremsi kokusu sardı Tuna kıyısını. Aynı anda yağmur, kurşunî ışıltılı damlalar halinde perde perde inmeye başladı kıyı boyunca.

II

Sağ çavuşu, çifte çapraz ibrişim dikişli adas kuşağını, bol yenli yeşil kaftanının altına bir iyice dolamış, meşin börkünü de terli alnından geri kaydırmıştı. Bunaltıcı akşamüstünün kızıl güneşi altında kavrulan Sofya’nın tozlu ufukları, yükselen erguvani bir islim perdesiyle daha da bulanıklaşıyor, şehrin silueti, bulundukları yükseklikten dahi usulca dalgalanıyordu. Çavuş, Selçuklu töresi gereği söze girmeden yedi derin soluk bekledi ve söyledi: “Canlar ey, yoldaşlar ey, karındaşlar, ihvanlar ey! İyi işitin, bilin ve mebde-i kelam gereği bildirin ki bu yol mertlik yoludur, bu yol Muhammedi’dir ve dahi er kişinin din gücü, bilek gücü ve ihvan omuzdaşlarıyla bir ve safiyane kazandığıdır. Fütüvvet nice tamam olur? Bilin ki mertlikle ve de ermekle, dahi erenlere tabi olmakla tamam olur. Yiğitlik doğrulmak, eli, dili ve beli haramdan tutmak, böylelikle edep ve erkâna riayetle mümkün olur. Ahi babalarımız Rum illerine göçende, ilin töre dilini Türkçe kılmışlar ki köylüsünden kentlisinden işitip anlamayan kalmaya. Böylece Türk’ün nizamı yürüye, uçlardan ufuklara çıka ve dahi ‘kızıl elma’yı muhabbet ve adaletle kucaklaya…”

Sol çavuşu Ahi Baba’nın küçük bir baş hareketiyle ilerledi ve elindeki akağaçtan yıllanmış tuz ve ekmek sinisini ihvanlar arasında dolaştırmaya başladı. Her bir ihvanın önünde kısa bir müddet durup, “Tuz ekmek hakkıçün,” diye mırıldanıyor, bir parça tuz ve ekmek alındıktan sonra baş eğip bir diğerine geçiyordu. Aynı anlarda, Ahi Babanın hemen yanı başında diz kırmış olan nakip edeple doğruldu ve elinde bir toprak testiyle bekleyen diğer sağ çavuşuna başıyla küçük bir işmarda bulundu. Sağ çavuşu da hemen yanındaki sol çavuşuna, yay misali kaşlarıyla işaret ederek ilerledi. İhvanlara şerbet dağıtılmaya başlandı.

Son bardak Ahi Baba’nın gül ve toprak kokulu parmakları arasına verildiğinde, kara kuru nakip, kır sakalını şöyle bir sıvazlayarak gür avaz ile seslendi, “Ey doğru yolun erleri, selam olsun sizlere ahilik kuşağını kuşanmışlar! Selam olsun sizlere ölmeden kefenlenmiş, dünyadan gayrisinden usulüyle el çekmiş, elinden dilinden kimsenin zarar görmedikleri! Yârenler, taşı tut altın olsun!”

Ahiler, kadın ve çocuklar dâhil olmak üzere çömezler ve tüm izleyiciler hep bir ağızdan, “Âmin!” dediler.

“…Yârenler Allah sizi iki cihanda aziz etsin! Yârenler tuttuğunuz işten hayır göresiz! Yârenler, erenler pirler hep yardımcınız olsun! Allah rızkınızı bol etsin, yoksulluk göstermesin! Sıkıntı çektirmesin! Bilginlerin dediklerini, esnaf reislerinin nasihatlerini tutmaz isen; ana, baba, öğretmen, usta hakkına riayet etmez isen; halka zulüm eder, kâfir ve yetim hakkı yer isen; hülasa Allah’ın menhiyatlarından sakınmaz isen, yirmi tırnağın ahrette boynuna çengel olsun!”

“Âmin!”

“Şükür çekilen sıkıntılar nihayet buldu, Mevlevi kardeşlerimizle aramıza fitne olan Moğol deccalı ara yerden kalktı… Lakin ne yazık olan oldu, ölen öldü, kalan kaldı; geçmişe medet sulh ile aftan geldi. Mevla’nın yeryüzündeki halifesi âdemoğlu, Rabbi gibi af yolunu tutanda, meleklerden ona cennet beratı burhanı indi de yüzünü, gözünü, gönlünü sürur kapladı. Affediniz, affedici olunuz; intikam alıcı kıyıcılardan olmayınız! Olanlarla ihvanlar arasına cennetle cehennem arasındaki beş yüz senelik mesafe gibi teklif koyunuz! Hele Rum gazileri gaziyanlar ye Rum bacıları baciyanlar ve dahi Rum abdalları ve alperenlerinin devranına Hu diyelim!”

“Huuuuuuuu!..”

“Yolumuza girmek isteyende, kişinin helallik alıp vermesi vacip olur. Helallikler alındı mı?”

Erkan ve çömezler önlerine bakarak, “Alındı!” diye mukabele ettiler.

“Dargınlar barıştı mı?”

“Barıştı!”

“O halde getiresiz ahi kuşağı ve palasını ki öz, sözden öne geçe!”

İhvanlar tarafından yere serilen, geometrik desenli büyük bir yün halının üzerine ahi kuşakları, hilalleri ve palaları yarımşar arşın arayla bırakıldı.

“Hele teker teker sayasız ki, söz söylemenin erkân üzere yordamı ne ola?

En baştaki genç çelebi, yanındaki yol atasının işmarıyla önce baş eğerek edeplendi, sonra da desturlanarak saymaya başladı, “Zinhar ahi eri çiğ laf etmez, zinhar ahi eri konuşurken sağına soluna bakınmaz, zinhar ahi eri ‘ben’ diyebilmez ve dahi sizli bizli söyleşir, zinhar ahi eri el kol hareketleri ile meramını anlatmaz.”

Ahi Baba, ak destarlı başını usulca sallayarak, “Beli! Elverir!” dedi.

Nakip, hemen yanındaki talipliye döndü, “Hele sayın ticaret adabını ki tecim ehli işite, işitenler işitmeyenlere işittire!”

Ak yüzü ala yazmış diğer delikanlı, üzerine bol gelen tozlu ve terli mintanı içinde kıpırdanarak ağırdan mırıldandı, “Yumuşak söylemek ve de aldığını yeterince almak ve de aldığı şeyi usulsüzce geri vermeye kalkıp ticaret akdini bozmamak ve de ahdinden dönmemek.”

“Hele ekle pazar adabını da çelebi!”

Delikanlı güçlükle yutkunarak devam etti, “Omzunu kimseye vurmamak ve dahi uzaktakileri seslememek ve dahi kahkaha ile gülmemek ve dahi tükürmemek ve dahi sümkürmemek ve dahi açıktan bir şey yiyip içmemek.”

Ahi Baba, “Beli! Elverir!” deyince nakip diğer talipliye emretti, “Say mahalle adap ve erkânını çelebi! Say ki edep halimiz, nezaket sözümüz olsun!”

Bu defa konuşan aday ufarak yüzü gölgeli, sayrılı olduğu sesinden ve ahvalinden belli bir gençti. Belki de göründüğü kadar genç bile değildi.

“Ahi odur ki işi olmadıkça mahallede boş boş gezmeye, ahi odur ki karşıdan gelene kör kör yakın durmaya, ahi odur ki açık kapı ve pencereden içre dik dik bakmaya, ahi odur ki çoluk çocuğa saf saf uymaya.”

“Hele ekle misafirlik adabını çelebi!”

“Mihman olan ahi çağırmaya gelenin önünde yürümeye; mihman olan ahi, ‘yiyecek ne var’ diye sormaya; mihman olan ahi yemekten sonra çok oturmaya…”

“Beli! Elverir!” dedi yeniden Ahi Baba, ardından tüm izleyicilerin ve dahi Vehimi Orhun Çelebi ve Gırnatalı Kemal’in önünde ayağa kalktı. Bu hâl, törenin sonuna gelindiğinin bir işaretiydi. Herkes peşi sıra doğruldu ve adap tuttu.

“Dahi sen Çelebi,” diyerek dördüncü ve son ahi namzedine döndü kara kuru nakip, “Söyle ki, ihvanlar sokakları nasıl arşınlaya, tez söyle ki

BENZER İÇERİKLER

Dünyanın İlk Günü

Editor

Figan

Editor

Sevgili Abdülhamid Han

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>