Roman (Yabancı)

Aşk Seni de Vurur

Aşkın, nefretin, intikamın ve saf arzunun özüne inen sürükleyici bir hikâye…

St. Biel’li Prenses Gabrielle için İskoçya şaşırtıcı manzaraların, vahşi klan şeflerinin, aldatıcı vadilerin, dik gölgelerin – ve şimdi de hilekârlığın, ihanetin ve cinayetlerin diyarıdır. Muhteşem güzelliğiyle tanınan ve İngiltere’nin en güçlü baronlarından birinin kızı olan Gabrielle, aynı zamanda Highlands topraklarında barış isteyen kral için mükemmel bir pazarlık kozudur. Kral John, Gabrielle’in iyi huylu ve asil bir beyle evlendirilmesine karar verir. Ama bu evlilik asla gerçekleşmeyecektir.

Muhafızlarıyla birlikte akıl almaz bir zalimliğe tanık olan Gabrielle için her şey bir anda değişir. Okuyla tek atışla birinin canını alırken, bir başkasının hayatını kurtarır ve böylece savaş başlar. Birkaç gün içinde eski ve yeni düşmanlar arasında büyük bir kavga alevlenirken Highlands tutkuyla tutuşur. Gabrielle’in sakladığı sır yüzünden İskoçya’nın en korkulan adamı Colm MacHugh’un cesur olmak için yeni bir sebebi vardır. Colm’un delici bakışlarının altında Gabrielle’in ne bedeni ne de kalbi güvendedir.

“Sürükleyici ve ilgi uyandırıcı.”
-Publishers Weekly-

“Garwood tarihi aşk romanı yazarları arasında parlayan bir yıldız.”
-The State-

“İskoçya’nın masalsı atmosferinde maceraya doyacaksınız.”
-The Roanoke Times-

***

Ailemize kattığı neşe ve sevgi için Kendra Elyse Garwood’a…

*

Kötü kişi kendisini kovalayan olmasa bile kaçar,
Doğrularsa genç aslan gibi yüreklidir.

ÖZDEYİŞLER 28:1

ÖNSÖZ

Denizde şiddetli fırtınaların koptuğu yılda, uzak bir ülkenin göçebe savaşçıları dağlarımıza ve kıyılarımıza geldiler. Göğüslerine bağlı çelik silahları ve öğle güneşinde cam parçaları gibi ışıldayan parlak zırhlarıyla ikişerli sıralar halinde yürümeye başladılar. İzin istemedikleri gibi topraklarımıza izinsiz girmiş olmalarını da umursamıyorlardı. Hayır, bir arayış içindelerdi ve hiçbir şey onlara engel olamazdı. Adaletli topraklarımızdan geçerken atlarımızla yiyeceklerimizi aldılar, mahsullerimizi ezdiler, kadınlarımızı kullandılar ve cesur adamlarımızdan çoğunu öldürdüler. Arkalarında yıkım bıraktılar… Ve her şey Tanrı adınaydı.

Kendilerine Haçlılar diyorlardı. Misyonlarının kutsal ve iyi olduğuna gönülden inanıyorlardı, çünkü onlara bunları yapmalarını söyleyen, onları kutsayan ve onlara dünyanın öteki tarafına yolculuk etmelerini emreden Papa’ydı. Kâfirlerin hakkından gelip onları Tanrı’yı ve dinlerini kabullenmeye zorlayacaklardı. Dinsizler karşı gelirlerse, askerler kutsal ve tanrısal kılıçlarıyla onları öldüreceklerdi.

Misyonlarında ilerlemelerini sağlayacak tek yol dağlarımızdan geçmeleriydi, bu nedenle birlikler halinde dağlarda yürüdüler ve dağların öteki tarafındaki limana vardıklarında gemilerimizi çalıp istikametlerine doğru denize açıldılar.

Küçük ülkemizin adı o zamanlar Monchanceux’tı. Amcamız, yardımsever Kral Grenier tarafından yönetiliyorduk. Ülkesini seven ve korumak isteyen bir adamdı. Zengin bir ülke değildik ama mutluyduk. Yeterince şeye sahiptik. İstilacı sürü bizden çalmaya başlayınca, kralımız hiddetlendi ama öfkenin onu yönlendirmesine izin vermedi. Çok zeki bir hükümdar olduğu için hemen bir çözüm buldu.

Bir sonraki istilacılardan dağlardan geçmeleri karşılığında ücret alacaktı. Geçit çok dar olduğundan rahatlıkla savunulabilirdi. Askerlerimiz soğuğa, kara ve sert rüzgârlara alışkınlardı. Tepeyi gerekirse aylarca koruyabilirlerdi ve kış hızla yaklaşıyordu.

Herhangi bir şey karşılığında para ödeme fikri bu erdemli istilacıların liderini çileden çıkardı. Adamlarıyla birlikte kutsal bir görevdeydi. Geçişlerine izin verilmezse, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere Monchanceux’taki herkesi öldürmekle tehdit etti. Kral Grenier ve halkı kilisenin lütfunu benimsiyor muydu? Yoksa onlar Tanrı’nın işine engel olan birer dinsiz miydi? Cevap kaderlerini belirleyecekti.

O anda iyi kalpli ve akıllı kralımız dini kabul etti. Ordunun liderine hem halkının hem de kendisinin kutsal olduğunu ve bunu kanıtlayacağını söyledi.

Monchanceux halkını çağırıp onlara sarayının balkonundan hitap etti. Haçlı ordusunun lideri tam arkasında duruyordu.

“Bugünden itibaren ailemin koruyucu azizinin şerefine ülkemizin adı St. Biel olacak. O masumların koruyucusudur,” diye ilan etti Kral Grenier. “Kıyılarımıza ayak basan herkesin onun iyiliğini bilmesi için St. Biel’in heykellerini yapıp katedralimizin kapılarını onun resimleriyle süsleyeceğiz ve içtenliğimizi, alçakgönüllülüğümüzü göstermek için Papa’ya hürmetlerimizi sunacağız. Topladığım geçiş ücreti bunu onurlandıracak.”

Ordunun lideri kendisini bir çıkmazda buldu. Geçiş ücretini ödemeyi reddederse – altın olarak elbette, çünkü kral başka bir şeyi kabul etmezdi – kralın Papa’yı onurlandırmasını reddediyor gibi mi görünürdü? Ve Papa Haçlıların geri çevrildiği haberini alırsa başpiskopos ne yapardı? Onu aforoz mu ederdi? Yoksa infaz mı?

Ordu lideri bütün gece düşündükten ve bağırıp çağırdıktan sonra geçiş ücretini ödemeye karar verdi. Bu önemli bir olaydı, çünkü örnek teşkil ediyordu, o günden sonra topraklarımızdan geçmek isteyen her Haçlı ordusu geçiş ücretini sorgusuz sualsiz ödedi.

Kralımız sözünü tuttu. Altını eritip paraya dönüştürdü; her birinin üzerinde başında bir hale olan St. Biel’in resmi vardı.

Kraliyet hazinesinin altın paralara yer açmak adına genişletilmesi gerekti ve bağışın Papa’ya götürülmesi için bir gemi hazırlandı.

Bir gün kocaman, ağır sandıklar geminin ambarına yüklendi ve geminin Roma’ya doğru yola çıkmasını izlemek için kalabalık limanda toplandı. Bu tarihi olaydan kısa bir süre sonra söylentiler hızla yayıldı. Kimse altını gerçekten gördüğünü ya da ne kadarının gönderildiğini doğrulayamıyordu. Birkaç elçi Papa’ya sadece küçük bir miktarın gönderildiğini iddia etti. Kralımızın servetinin arttığı, sonra da kıyılarımıza vurup geri çekilen gelgit dalgaları gibi azaldığı söylendi.

En sonunda Kutsal Topraklara giden daha kestirme bir yol keşfedildi ve Haçlılar artık ülkemize uğramaz oldular. Tenhalığa minnettardık.

Ancak huzur içinde değildik. Birkaç senede bir efsanevi altını aramak için topraklarımıza birileri ayak bastı. İngiltere’den bir baron geldi, kralı söylentileri duymuştu, fakat hükümdarımız sarayı ve toprakları dilediği gibi aramasına izin verdikten sonra baron ona hazine olmadığı haberiyle İngiltere’ye geri döneceğini söyledi. Kral Grenier son derece misafirperver olduğu için baron onu İngiliz Prens John’un St. Biel’e hücum etmeyi düşündüğü konusunda uyardı. Baron John’un dünyayı yönetmek istediğini ve İngiltere tacını almayı sabırsızlıkla beklediğini açıkladı. Baronun St. Biel’in yakında İngiltere topraklarına dahil olacağından hiç şüphesi yoktu.

İstila bir sene sonra yapıldı. St. Biel resmi olarak İngiltere topraklarına dahil olduktan sonra gizli altın arayışı yeniden başladı. Şahitler altına bakılmadık taş kalmadığına dair yemin ediyordu.

Bir zamanlar hazine varsa bile ortadan kaybolmuştu.

BİR

WELLINGSHIRE, İNGİLTERE

Prenses Gabrielle, annesinin ölüm döşeğine çağrıldığında sadece altı yaşındaydı. Ona eşlik eden sadık muhafızı ve iki yanındaki askerler ağırbaşlılıkla uzun koridorda ilerliyorlar, onun ayak uydurabilmesi için yavaş yürüyorlardı. Soğuk taş zeminde tıkırdayan botları dışında hiçbir ses duyulmuyordu.

Gabrielle annesinin ölüm döşeğine o kadar çok çağrılmıştı ki kaç kez gittiğini kendisi bile bilmiyordu.

Yürürken başını eğmiş, bulduğu parlak taşa dikkatle bakıyordu. Annesi buna bayılacaktı. Etrafında ince beyaz bir çizginin zikzak çizdiği siyah bir taştı. Bir tarafı Gabrielle’in yüzünü okşayan annesinin eli gibi pürüzsüzdü. Diğer tarafı ise babasının sakalları kadar sertti.

Her gün günbatımında Gabrielle annesine farklı bir değerli şey götürüyordu. İki gün önce bir kelebek yakalamıştı. Mor benekli altın renkli kanatları çok güzeldi. Annesi bunun gördüğü en güzel kelebek olduğunu söylemişti. Pencereye doğru uzanırken Tanrı’nın yarattıklarından birine karşı hassas davrandığı için Gabrielle’i övmüş ve kelebeği serbest bırakmıştı.

Önceki gün Gabrielle şato duvarlarının dışındaki tepeden ona çiçek toplamıştı. Funda ve bal kokusu etrafını sardığında bu hoş kokunun annesinin özel yağları ve esanslarından çok daha güzel olduğunu düşünmüştü. Çiçeklerin saplarını güzel bir kurdeleyle bağlayıp şık bir fiyonk atmaya çalışmıştı ama nasıl yapıldığını bilmediğinden her şeyi berbat etmişti. Buketi annesine vermeden önce kurdele açılmıştı.

Taşlar annesinin en sevdiği şeylerdi. Yatağının yanındaki masanın üzerinde duran sepette kızının onun için topladığı taşlar duruyordu ve Gabrielle onun en çok bu taşı seveceğinden emindi.

Gabrielle bugünkü ziyaretinden endişelenmiyordu. Annesi cennete yakında gitmeyeceğine dair söz vermişti ve o her zaman sözünde dururdu.

Güneş taş duvarlara ve zemine gölgelerin düşmesine neden oluyordu. Gabrielle taşını annesine götürmek zorunda olmasaydı, gölgeleri kovalamayı ve birini yakalamayı çok isterdi. Uzun koridor oyun oynamayı en çok sevdiği yerlerden biriydi. Tek ayağının üstünde bir taştan diğerine zıplayarak düşmeden ne kadar uzağa gidebileceğini görmek çok hoşuna gidiyordu. Henüz ikinci kemerli pencereye varamamıştı, oraya ulaşması için önünde beş pencere daha vardı.

Bazen gözlerini kapayıp kollarını iki yana açar ve dengesini yitirip yere düşene kadar dönerdi, öylesine sersemlerdi ki duvarlar başının etrafında uçuyormuş gibi görünürdü.

En çok da koridorda koşmayı severdi, özellikle de babası evdeyken. O öyle iriyarı ve heybetli bir adamdı ki kilisedeki sütunlardan bile daha uzundu. Babası ona seslenir ve yanına gelmesini beklerdi. Sonra da onu kollarına alıp başının üzerine kaldırırdı. Avludalarsa, Gabrielle bulutlara dokunabilecekmiş gibi ellerini gökyüzüne doğru uzatırdı. Babası onu düşürecekmiş gibi yapar ve Gabrielle hiçbir zaman düşmeyeceğini bilse de bu ihtimal karşısında neşeyle çığlık atardı. Babası uzun adımlarla annesinin odasına doğru yürümeye başladığında ise kollarını boynuna dolayıp ona sıkıca sarılırdı. Keyfi yerindeyse babası şarkı söylerdi. Sesi çok kötüydü, hatta Gabrielle bazen kıkırdayıp elleriyle kulaklarını kapatırdı ama asla kahkaha atmaz, onun duygularını incitmek istemezdi.

Babası bugün evde değildi. Kuzey İngiltere’deki amcası Morgan’ı ziyaret etmek için Wellingshire’dan ayrılmıştı ve birkaç gün eve dönmeyecekti. Gabrielle endişeli değildi. Annesi o yanında olmadan ölmezdi.

Muhafızların lideri Stephen annesinin odasının kapısını açtı ve kürekkemiklerinin ortasından hafifçe iterek onu içeri girmeye ikna etti. “Hadi, Prenses,” diyerek onu teşvik etti.

Gabrielle kaşlarını çatarak arkasına döndü. “Babam anneme Prenses Genevieve, bana da Leydi Gabrielle diye hitap etmeniz gerektiğini söylüyor.”

“İngiltere’de Leydi Gabrielle’siniz.” Tuniğine işlenmiş armaya hafifçe vurdu. “St. Biel’de ise prensesimizsiniz. Şimdi gidin, anneniz sizi bekliyor.”

Annesi görür görmez ona seslendi. Sesi güçsüzdü ve oldukça solgun görünüyordu. Gabrielle’in hatırlayabildiği kadarıyla hep yataktaydı. Kızına bacaklarının adım atmayı unuttuğunu söylemişti ama umutluydu, yeniden yürüyebileceği günün gelmesi için dua ediyordu. Bu mucize bir gün gerçekleşirse, Gabrielle’e akarsuda yalınayak durup taş toplayacaklarına dair söz vermişti.

Ve babasıyla da dans edecekti.

Oda kalabalıktı. İnsanlar onun geçebilmesi için kenara çekildiler. Rahip Gartner duvardaki oyuğa yakın bir yerde kısık sesle dua okuyordu, annesini yapışkan kara böcekleriyle kanatmaktan hoşlanan suratı sürekli asık kraliyet doktoru da oradaydı. Gabrielle adam bugün annesinin kollarına böcek koymadığı için memnundu.

Hizmetçiler, uşaklar ve kâhya yatağın etrafında dolanıp duruyordu. Annesi gergef işini ve iğnesini bırakıp hizmetkârları uzaklaştırdıktan sonra Gabrielle’e işaret etti.

“Gel ve yanıma otur,” diye emretti.

Gabrielle koşarak platforma tırmandı ve taşı annesine verdi.

“Ah, bu çok güzel,” diye fısıldadı annesi ve taşı dikkatle inceledi. “Bu en güzeli,” diye ekledi kafasını sallayarak.

“Anne, sana ne zaman taş getirsem hep aynısını söylüyorsun.”

Annesi yatağa hafifçe vurarak onu yanına çağırdı.

Gabrielle ona sokulup, “Bugün ölemezsin. Unuttun mu? Söz verdin,” dedi.

“Hatırlıyorum.”

“Babam çok kızar, o yüzden bugün ölmesen iyi edersin.”

“Yaklaş, Gabrielle,” dedi annesi. “Fısıldamam gerekiyor.”

Annesinin gözlerindeki parıltıyı fark eden Gabrielle onun yine oyun oynadığını anladı. “Sır mı? Bana bir sır mı söyleyeceksin?”

Kalabalık öne çıktı. Hepsi onun ne söyleyeceğini duymak istiyordu.

Gabrielle etrafına baktı. “Anne, neden tüm bu insanlar buradalar? Neden?”

Annesi onun yanağını öptü. “Büyük hazinenin nerede saklı olduğunu bildiğimi sanıyor ve onlara yerini söyleyeceğimi umuyorlar.”

Gabrielle kıkırdadı. Bu oyunu çok seviyordu. “Bana söyleyecek misin?”

“Bugün değil,” diye yanıtladı annesi.

“Bugün değil,” diye tekrarladı Gabrielle meraklı izleyicilerin duyabileceği bir sesle.

Annesi yerinden doğrulmaya çalıştı. Kâhya sırtına yastık koymak için koştu. Bir dakika sonra doktor renginin normale döndüğünü söyledi.

“Kendimi daha iyi hissediyorum,” dedi annesi. “Şimdi bizi yalnız bırakın.” Sesi dile getirdiği her kelimeyle güçleniyordu. “Kızımla bir dakika yalnız kalmak istiyorum.”

Doktor karşı çıkacakmış gibi görünse de kalabalığı sessizce odadan çıkardı. İki hizmetçiye geride kalmalarını işaret etti. Kadınlar hanımlarının isteği üzerine kapının yanında beklemeye başladılar.

“Bana bir hikâye anlatacak kadar kendini iyi hissediyor musun?” diye sordu Gabrielle.

“Evet,” diye yanıtladı annesi. “Hangi hikâyeyi dinlemek istersin?”

“Prensesin hikâyesini,” dedi Gabrielle hevesle.

Annesi buna şaşırmadı. Gabrielle ondan her seferinde aynı hikâyeyi anlatmasını isterdi.

“St. Biel adında uzak bir diyarda yaşayan bir prenses varmış,” diyerek hikâyeyi anlatmaya başladı annesi. “Evi bir tepenin doruğunda yükselen muhteşem, bembeyaz bir şatoymuş. Amcası kralmış. Ona çok iyi davranıyormuş ve prenses çok mutluymuş.”

Annesi duraksayınca Gabrielle sabırsızlanarak, “Prenses sendin,” deyiverdi.

“Gabrielle, prensesin ben olduğumu ve bu hikâyenin babanla benim hakkımda olduğunu biliyorsun.”

“Biliyorum ama anlatman hoşuma gidiyor.”

Annesi devam etti. “Prenses reşit olduğunda, Wellingshire’lı Baron Geoffrey ile bir anlaşma yapılmış. Prenses baronla evlenip İngiltere’de yaşayacakmış.”

Kızının hoşlandığını bildiği için nikâh töreninden, elbiselerden ve çalan müziklerden detaylı bir şekilde bahsetti. Küçük kız ziyafeti dinlerken neşeyle ellerini çırptı, özellikle de meyveli turtaların ve ballı keklerin tasvirlerine bayılıyordu. Hikâyenin sonuna doğru annesi yorgun düşerek yavaşladı. Bunu fark eden Gabrielle her zamanki gibi annesinden bugün ölmeyeceğine dair söz istedi.

“Söz veriyorum. Şimdi sana öğrettiğim hikâyeyi bana anlatma sırası sende.”

“Bana öğrettiğin gibi kelimesi kelimesine mi anne? Ve annenin sana öğrettiği gibi mi?”

Gülümsedi. “Kelimesi kelimesine. Bir gün sen de kendi kızlarına anlatacaksın, böylece ailelerini ve St. Biel’i bilecekler.”

Gabrielle ciddileşti ve konsantre olmak için gözlerini yumdu. Hikâyenin tek bir kelimesini bile unutmaması gerektiğini biliyordu. Bu onun ailesiydi ve annesi bir gün ne anlama geldiğini anlayacağını söylemişti. Ellerini kucağında kenetledikten sonra gözlerini açtı. Annesinin cesaret veren gülümsemesine odaklanıp hikâyesine başladı.

“Denizde şiddetli fırtınaların koptuğu yılda…”

BENZER İÇERİKLER

Kızıl Ölümün Maskesi – Edgar Allan Poe

Editor

Lost / Nesli Tükenen Tür

Editor

Sergi Baba Öyküsü ve Tolstoy Hakkında

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası