Roman (Yerli)

Benim Çiçeklerim Ateşte Açar

benim ciceklerim ateste acar 5edbb23078718 - Benim Çiçeklerim Ateşte AçarEdebiyatımızın ilklerinden Ahmet Günbay Yıldız; kendine özgü üslubuyla yine farklı ve çarpıcı bir konuyla çıkıyor okurunun önüne: Güzel İstanbul`un taptaze umut çiçeklerinin yeşerdiği üniversitelerini birinde, birbirinden bağımsız tutku ve arayışların yaşandığı genç dünyalara tanıklık ediyor bu kez yazar. Birinin, sınır tanımaz arzularının kıskacında savuruluşu ve sonu gelmez med-cezirlerle tükenişi… Diğerinin ise, elde ettiği iç derinliğin bütünlüğünde adım adım zirveye yürüyüşü…(Arka Kapak)

***

Kızıma ve bütün genç kızlara ithafen.

Öter, güle karşı bakıp bülbüller, Vardır, her yaralı yürekte gurur Pençesin en zayıf dalıma takmış, Şu yaşlı ağacı, sallar da durur… Öter, güle karşı bakıp bülbüller.

BOĞAZ’IN nihayeti, leylak renkli sislerin arasında, şuh bir görüntü içinde eriyordu… Muzdarip bir gönlü vardı seyrederken. Nihayetsiz mesafeleri kurcaladıkça, çehresinde derinlik kazanan kabus, iç dünyasının sırlarını yansıtıyordu… Usançlı bir hareketle kafasını hafifçe sağ omzunun üzerine doğru eğdi… Masanın üzerinde yatık duran dirseğini dik tutup parmaklarını sağ kaşının üzerine bastırarak, adeta boynunun taşıyamaz hale geldiği başına, destek vermeye çalıştı. Şimdi seyrin yönü de değişmişti.

Mahmur bakışlarından yansıyan, tütsü tütsü bir efkarın pırıltıları buharlandı… Topkapı, Fatih, Eminönü ve Sultanahmed semtlerinin ufuklarında muhteşem manzaralarıyla görüntüye düşen camilerin, ihtişamlı kubbeleri, ince sislerin arasından, füze gibi yükselişlerini irdeliyordu… Engin, uyumuş ufuklardan, parçalanmış köpük dağları halinde batı yakasına doğru çekilen, gri bulutların üzerine kaydırdı gözlerini… İncileşen yaşlar kirpiklerinin arasından sıyrılıp yanaklarının üzerine doğru yuvarlanıyordu.

Bilal Hoca okumakta olduğu satırlara ara verdi. Parmağını kaldığı yere koyup derin baktı, arkadaşının başka dünyalarda seyreden gözlerine. Hayrete düştü önce, parmağını beklettiği satırın üzerinden çekip, ajandayı usulca kapadı.

O her zaman kendisine aynadarlık yapan insan, okuduklarını duymuyordu bile… Hiç ama hiç böyle görmemişti onu… Çocukluk yıllarından beri yazdığı şiirleri, roman ve denemelerini ilk defa

ona okurdu… Mimiklerinden aldığı işaretler, muvaffak olup olmadığını söylerdi kendisine. Fakat, bugün hiç de öyle değildi. Şu an, okumayı bıraktığının bile farkında olmayacak kadar dalgındı.

Bilal Hoca derin bir soluk alarak rahatlamaya çalıştı. İçli, kısık bir sesle, o dalgın göz bebeklerine baka baka, ona ulaşmaya çalıştı:

–    Hasan!

Kendisine seslenildiğinin farkında bile değildi. O, alil bakışların, ak bebeklerine dikkatle baktı. Biraz daha yüksek bir sesle ikaz etti:

–    Hasan!

İrkildi, ürpertili bir sıçrayışla ayrıldı gömüldüğü dünyasından:

–    Hih!

Bilal Hoca renk vermedi. Sakin, ılık bir sesle mırıldandı:

–    Nasıl, olmuş mu bari?

Kaşının üzerine bastırdığı parmaklarıyla, alnını övşeledi. Yalanı hiç sevmezdi, mazeretleri sığınak bilmezdi kendisine. Sıkıntısından, kızıl benekler belirdi yanaklarında. Mahcup bir sesle cevapladı arkadaşını:

–    Dalmışım.

–    Hervakit dinlerdin!

–    Afedersin.

–    Neyin var senin?

–    Şey… Dalmışım işte.

Tatlı bir azar vardı sesinin tonunda:

–    Saklama benden. Ezberlediğim kitap gibisin… Hem iki kardeş gibi büyüdük. Acıyı, tatlıyı, zaman oldu ellerimizdeki lokmaları bölüştük… Açılmalısın bana. Çünkü ben, hep öyle yaptım…

Yapmacık bir gülücük takıldı dudaklarına:

–    Bırak hele, öküzün altından buzağı aramayı. Oku da dinleyeyim biraz.

Buruk bir tebessümle karşılık verdi arkadaşına:

–    Okudum!

Biraz sitemliydi bu ses. İncindi, fakat yine de ısrarını sürdürdü:

–    Baştan oku.

Olumsuzluk vardı tavırlarında:

–    Yo, bu gün aynadarlık yok mimiklerinde. Dedim ya, başka dünyaların kapılarını aralamaktasın hep.

Baş uçlarında dikilen garsona dikti gözlerini:

–    İki çay.

Beylerbeyi İskelesi’nin o, küçük aile parkı doluydu… Bahçenin yine, denizle kesişen en uç noktasındaki masaya oturmuşlardı. Dalgalar kıyıya vurdukça dost bir esinti yanaklarına nemler taşıyor, denizin nabzını tutuyorlardı…

Çengelköy kıyılarından gelen vapura ilişti gözleri… Denizin hafif dalgalanmalarıyla hışırtısını artırışı, martı kuşlarının huzursuz kanat çırpmalarına yol açtı… Küme küme olup dönelediler dalgaların üzerinde. Kendi lisanlarınca çığlıklar kopararak uçuştular…

Hasan Hoca, gözlerini denizin sularından çekip Bilal Hoca’ya baktı:

–    O halde gidelim.

Arkadaşına manidar baktı:

–    Çay söyledim birader.

–    Evde içsek? Yani bizde…

–    Cemile bekler.

–    İyi ya, onu da alırdık.

–    Yo bugün olmaz.

–    Neden?

Masalarına çayları geldi. Garsonun sesi kesti konuşmalarını:

–    Çaylar.

Hasan Hoca’nın bardağına şekerleri atmadan çayını karıştırışı çekti dikkatini. Bilal Hoca anlamlı bir seyir tutturdu önce. Sonunda tatlı bir ikazla uyardı arkadaşını:

–    Şekerini atmadın.

İçli bir nefes aldı. Buruk bir tebessüm vardı, dudaklarında:

–    Hay Allah!

Sitemli bir çehresi vardı Bilal Hoca’nın. Aynı hal, sesinin tonuna bile sinmişti:

–    Neyin var senin?

Zor durumdaydı. Sıkıldı kıvrandı:

–    Neden bu kadar ısrardasın? Bir durgunluk, belki de adı konulmamış bir içgüdü, keyifsizlik işte.

Bilal Hoca bir yudum çay aldı bardağından. Kahırlandı:

–    Sen ki, ezberimdeki bir şiirden farksızsın. Sende birşeyler var diyorsam, bil ki boşyere değildir. Anlat bana, belli ki tek başına aşamıyorsun…

Boğazında düğümlendi keder… Yutkundu, arkadaşına derin bir eziklik içinde baktı…

Bilal Hoca açılması için yardımcı oldu:

–    Çok mu mahrem?

Güçlüğü aşamadı… İnce ince terler söküldü suratından. Arkadaşını kırmadan geçiştirebilmek için çabaladı:

–    Neden abarttın bu kadar. Dikkatim üzerimde yok işte. Okuduklarını dinleyemedim hepsi o kadar.

Bir duygu sağanağının rüzgarı esti suratında, dudakları büzüştü, elinde olmadan buharlaşan gözlerinde nemler belirdi.

Titrek bir sesle ikaz etti Bilal Hoca’yı:

–    Tanımadığım birisi olsaydın, bukadar ısrara, halimde bir şeyler var diye şüphelenirdim.

Eğisli baktı gözlerinin derinliklerine:

–    Sen farkında değilsin belki. Dış dünyana yansıyan, fakat vermek istemediğin, çok dehşet verici sıkıntıların ipuçlarını okuyorum mimiklerinden. O her vakit, bana satırlarımdaki muvaffakiyetin, yada beceriksizliğin ölçüsünü veren, beni hiç yanıltmayan haberciler bunlar…

Biraz daha etkiledi sesinin tonuyla:

–    Çekinme, bana o içine düştüğün sıkıntıları anlat ki, sana yardımcı olmaya çalışayım.

Acı acı yutkundu. Bunu defalarca tekrarladıktan sonra arkadaşına kaçamak bakıp gözlerini başka istikametlere doğru çekti:

–    O kadar önemli şeyler değil belki. Kim bilir, belki de bir kocaman abartıdan ibaret herşey. Belki de bir vehim, bunların hepsi de.

–    Olsun, yinede anlatmalısın.

Her haliyle zor durumda olduğunu farketmek, hiç de güç değildi… Hatta anlatmaya cesareti bile yoktu. İşte bunun için zorlanıyordu… Bilal Hoca biraz daha dokundu:

–    Ben sıkıntılarımı kiminle paylaşırım?

Kısık bir fısıltı oluştu dudaklarında:

–    Benimle.

–    Çocukluk yıllarından beri sırdaşız. Mesudum… Zaman zaman dünyanın en şanslı insanı olduğumu düşünür, rahatlarım. Arzuladığım bir dünyayı, eşimle birlikte yaşıyabiliyorum. Fakat, bir çocuğumuzun olmayışını en büyük eksiklik olarak hissetmekteyiz, kurduğumuz o yuvada… Eserlerin çocuklarındır diye, teselli etmezmisin beni?

Gayriihtiyari bir dürtü içinde mırıldandı. Belki de, hiç haberi olmaksızın, yüreğine sığmayan sıkıntılarının fazlasını atıyordu dudaklarından:

–    Demek ki yokluğunun acıları kadar, varlığındaki bazı olumsuzluklar da rahatsız etmekte insanı…

Şifreyi çözmüştü Bilal Hoca… Hayretli bir yüzün bakışları, muhatabının siyah bebeklerinden çengelini takıp nihayetsiz mesafelere doğru uzanmaya başladı:

–    Anlamadım?

Hasan Hoca, artık taşıyordu. Biraz öfke, biraz sitemle karışıktı bakışları:

–    Sabahtan beri soruyorsun ya?

–    Senin çocukların?.. İnanamıyorum… Erdem mi?

Derin bir nefes aldı, kafasını hafifçe önüne doğru eğdi. Daha dudaklarına götüremediği çay bardağını gözetledi:

–    Hayır!

–    O halde?

–    Senem?

–    Şaşırttın beni, anlat biraz!

Doluktu, ağlamamak için sıktı kendisini. İçli bir fısıltı yayıldı masanın kapladığı dar bölgenin çevresine:

–    Bir babanın en zor anlatabileceği şeyler bunlar.

Hayreti çoğaldı, gözlerinin içini koyu bir keder bulutu kuşattı:

–    Yani o kadar kötü mü durum?

Çay bardağını elinin tersiyle uzaklaştırıp, başını avuçlarının arasına gömdü:

–    Bilmiyorum, kulaklarıma kahredici fısıltılar ulaşmakta.

–    Senem benim talebem. Üstelik özel ilgilenmekteyim onunla. Universitenin en olgun simalarından birtanesi Senem. Elinde bir ajanda, Gülşen diye taşralı bir kız arkadaşından mada kimseyle ilgilenmeyen bir kızdır o…

Güzel bir kız. Dolaştığı yerlerde rastlayanlar laf atar, iltifat eder muhakkak, fakat, ciddi ve aldırış etmeyen bir tip….

Anladığım kadarıyla seni tek rahatsız eden yanı, tesettürsüz oluşu. Etrafındaki dünya farklı. Bence, zaman tanımalısın biraz…

Baskıyla yapılan hiçbir şeyden faide gelmez… Hem, Cemile’yi düşünsene… O havayi kız, fark attı bize.

Karamsarlık içindeydi. Sıkıntılı konuştu:

–    Öyle olsa keşke.

–    Daha da ne?

–    Mahalleye bir delikanlı taşındı. Birlikte görenler olmuş vapurda. Pencereden el hareketleri işmarlar başlamış…

–    Okuyan bir kız. Henüz biçimlenmiş bir ideali yok. Fakat yine de abartmamalısın birden.

Duyguları kanattı yüreğini, kirpiklerini kapayıp açtı, kristal parıltılı yaşlar süzüldü aralarından. İçindeki yankının hüznünü taşıyan bir sesti dudaklarında sorulaşan:

–    Daha neler olsun isterdin, beklemek için?

–    Anlaşılan sen haddinden fazla dolusun bu konuda. Senem’i en az senin kadar bende tanırım. Duygu yüklü bir kız, fakat ölçülü de biraz… Bana özenmekte. Şiir, roman denemeleri, kalben meşgul… Onun kısa zamanda şahsiyetini kazanacağı kanaatini taşımaktayım, üstelik. Bunda da en etken edebiyat olacaktır…

–    Erdem askerden döndü. Ağabeyisini bilirsin. Sert mizaçlı bir delikanlı. En ufak bir kuşku, başını derde sokmak için yeterli.

Sen profesör oldun… Eserlerin var, adın var… Herşeyden önce insan namus ve şerefi için yaşar. Üstüne üslük bir de imamsın…

Dedim ya insan inancı, kişiliği, adı ve namusu için yaşıyor. Onlara toz kondurmak bile perişan ediyor insanı. Bilal, ben imamım üstelik… Mahallenin insanlarının önüne geçip namaz kıldırıyorum. Kulağıma fısıltılar geleli beri, başımı eğerek gidip geliyorum camiye. Başının açıklığını sözedenler vardı? Şimdi bu fısıltılar?..

Nem vardı kirpiklerinde. Sesi titrek mi titrek:

–    Sanki bu fısıltılarla irtibatlandırılmakta inancım. Herkesin tavrından bunları sezmekteyim, anladın mı şimdi, ne durumda olduğumu?

– Tamam sen koyu bir vehme kapılmışsın dostum. İstersen biraz zaman tanı kuşkularına. Birlikte aşmaya çalışalım…

Bir kuş kümesi velvele kopardı tepelerinde, vapur beyinlerindeki bütün duvarları aştı gürültüsüyle. Beşik gibi aheste aheste sallanan dalgaların keyfini bozdu vapur. Beyaz köpükleri taşıdı yüzlerine hafif bir esinti… Marmara’nın sularına katılmayan tek şey vardı, gönüllerde koyulaşıp kaskatı, yüreklere tortu halinde çöken bir keder…

Bir Bakş İçin

Ruhumu rehin verdim, çözülmedi ipotek.

Kurtulsaydı hacizden, bal yapacaktı petek.

GÖNLÜ dipsiz bir duygu sağanağının ikliminde yaşıyordu. Bakışları anlamsız ve mahmurdu… Eminönü iskelesine doğru akan insan selinin arasına karışıp Üsküdar vapurunu kaçırmamak için yürüdü… O karınca yuvası gibi kaynaşan selin arasından sıkıntılı yolculuğunu güverteye kadar sürdürdü… Merdivenleri çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. İlk işi denizi engelsiz olarak gören bir kanape seçmek olmuştu. Herşey, gönlüne göre de oldu. Kanepenin uç kısmına oturup denizin engin maviliklerine dikti gözlerini… Esrarlı, koyu bir seyir içindeydi şimdi… Etrafındaki izdihamdan bile habersiz son derece duyarsızdı… İç aleminin derinlik kazandığı anları yaşıyordu… Bugün Bilal Hoca’yla görüşmüştü… Edebiyat dünyasındaki ilk adımlarını tartışmıştı onunla… Neler yazacaktı, nelerden bahsedecekti?.. Edebiyatın gayesi, yazının ki-taplaşmasındaki anlam neydi?.. Hocasının aklında kalan etkileyici sözlerinin yankıları geliyordu, beyninin kıvrımlarını teslim alan dipsiz derinliklerinden…

Vapur çoktan hareket etmişti. Dalgalar hırçın bir küstahlıkla sallıyordu vapuru… İki de bir yalpalanışın, sert tepkisiyle sarsılıyordu oturduğu kanepenin üzerinde…

Dalgalara bakıyordu, gözlerini denizden hiç çekmeden… Buharlı pırıltılar, o hoyrat, ürperti veren dalgaların arasına karıştıkça, hiç etkilenmiyordu bugün… Aklı hâlâ üniversitedeki konuşmaların kıskacında bekliyordu anlaşılan:

–    Hocam. Niçin o kadar içli ve duyarlı yazıyorsun?

–    Çünkü onlar hatıralarım ve yaşadığım toplumdan edindiğim gözlemlerim…

–    Onların her birisi, yazarken size acı veriyorlarsa, o acıları ikinci kez çekmek için neden talipsiniz?

–    Acılar hatıralaştıkça güzelleşirler… Hem kitaplarda cümlele-şen fikirler, yaşamakta olan ve gelecek nesillere postalanmış birer mektup niteliği taşımaktadır yazar için. Onları eğitici, edepli ve vakarlı buketler haline getirerek topluma sunmak… Beyinlerde derin ufuklar açan, engin, sevgi dolu iklimler yaşatabilen.. İşte yazarlık bu…

Çağın endişeleri, bozuk ahlak, kısır döngülü bir sevgi, hoşgörü yetersizliği ve maneviyatsızlık…

Vapur Üsküdar İskelesi’ndeydi. İnsanlar aniden hareketlendi, kaynaştı karıştı. Tarifsiz bir kanaatsizlik içinde vapurun merdivenlerinde adeta üst üste istif olmuşlardı… Herkes bir an önce inebilmek için lüzumsuz bir kanaatsizlik içinde çırpınmaktalardı.

Genç kız, derinlik kazanan duygularının ezici yükü altında herkes güverteyi terkettikten nice sonra, oturduğu kanepeden buruk bir gönül yorgunluğu içinde kalktı… Çantasının kayışını omuzuna takıp adeta kurulmuş bir robot görünümünde yürümeye başladı…

Çantasının kapağını el yordamıyla açıp içinden sık sık yazmak için baş vurduğu, ajandasını ve kalemini çıkardı…

O, aniden kasırgalaşarak akan insan seli, biraz ilerisinde tükenmek üzereydi… Onların hemen arkasından kesik kesik akan selin içine kapılıp Üsküdar Meydanı’na doğru yürüdü…

Yakın bir akşamın kasavetli havasını ruhuna sindiren, bütün bakışlardan mahrumdu şu an… O hâlâ iç dünyasında debreşen duyguların çengelinden kurtaramamıştı kendisini… Şemsi Paşa Parkı’na paralel uzanan sahil yolunun kaldırımından yürüyordu…

Otuz kırk adım sonra sahil kenarından kıvrılarak uzanan kaldırımı, karşıya geçebilmek için dikkat kesildi. Belki de ilk defa dış dünyaya geçici olarak açılışın, bir işaretleriydi bunlar… Müsait bulduğu trafikten yararlanıp koşar adımlarla geçti caddeyi… Tatlı bir yokuşla evlerine doğru uzanan, ara sokağa taşıdı kendisini. Ajandasını araladı, kalemini sıkı sıkı tuttu parmaklarının arasında. Yeniden hayal dünyasına döndü…

Yazdığı romandaki, kaldığı sahifeyi araladı yürürken… Romandaki olayın, ele avuca sığmayan kahramanını biçimlendirmek, ona gönlünde şekillenen bir kalıbı giyindirmek için düşünüyordu… Esintiler taşıdı hayalleri… Oldukça güzel bir çehre oluştu gözlerinin önünde… Karmaşık yazılarla düşünce hızına yetişebilmek için çırpındı, kalemin ucu…

Karanlıkta el yordamıyla yürüyen insanı andırıyordu.

Kahramanının yeni kimliğini yakalamıştı. Artık, ürkmeye başladığı kaostan, kargaşaların içinden onu çekip gerçeklerle yüz yüze getirebilmenin sancısını çekmişti satırlarında…

El yordamıyla yürümeyi sürdürdüğü yolda, ıstıraplı bir yüzü vardı. Etrafından gelip geçenlerin, hayret ifadeli bakışlarına iltifat etmeden, kör yürüyüşünü sürdürdü… Hocası öyle söylemişti ona:

–    İlham geldiği yerde yazacaksın. Şayet, biraz sonraya kalsın dediğin an, yakaladığın derinliklerin gölgesini bile kağıdın üzerine düşüremezsin…

Senem’e göre yazmaya çalışanlar için, tartışılmaz bir doğru idi bu tez… Okuduğu bölüm sebebiyle, biraz daha fazla düşkündü edebiyata. En ünlü yazarların bile zorlanarak yazdıkları yerleri, hiç güçlük çekmeden yakalıyor ve hemen hocasını hatırlıyordu:

–    Düşünceyi geciktirmiş burada…

Yazarın en çok muvaffak olduğu bölümlerse, en akıcı, okuyanı duygularından yakalayıp peşinden sürüklediği kısımlardı…

Güzeldi, kalabalıkların arasında bile çok çabuk farkedilecek bir fiziğe sahipti. Sık sık, üzerinde buluşan anlamlı bakışların muhatabı olur, sıkılırdı… Henüz gönül dağları aşılmamış bir kızdı… Şiir ve edibayatın ikliminde yaşayan duyguları henüz keşfedilmemişti…

İşte bu yüzden, aldırış etmiyordu dışındaki dünyalara… Bir bakar kör hüvviyetinde yürüyor, hem yazmaya çalışıyordu.

Daha fikir kozasını yeni yeni yırtmaya yeltendiği çağlarındaydı… Fakat nasıl, nereye, hangi istikamete doğru koşacaktı?.. Kanatlarını açtığı an, ona özlediği dünyanın ufuklarını kim gösterecekti? Onu, en doğru, en gerçek düşüncenin yörüngesine oturtacak bir esintiye, rüzgarsız havalarda uçuşunu durdurmayacak bir pervaneye ihtiyacı vardı… İşte bu seziş ve yakasını bırakmayan bir tereddütle aralıyordu mesafeleri. Yürüdü sokakta, ilhamın kendisinden geçirdiği anları yaşıyordu…

Adımları hep bir kör yürüyüşünün edindiği alışkanlıklarla tüketiyordu mesafeleri… Evlerinin önündeki meydandaydı şimdi…

Sokakta oynayan çocukların çıkardığı gürültünün, etrafındaki koşuşturmaların farkında bile değildi. Hâlâ katı bir duyarsızlık içinde tedirgin, adımlarını irade dışı reflekslerle tamamlıyordu…

Önce bir kız çocuğu çarptı bacaklarına… Kaleminin düzeni bozuldu sarsıntıdan. Çok kısa bir ara verdikten sonra, düşüncesini toplamaya çalıştı. Yüz hatlarında kederle karışık bir öfke kaynaştı. Kalemin ucu kağıdın üzerinde yeniden, incinen düşüncesini toplamak için çırpındı.. Bir kaç adım daha anlamsız yürüdü. Yüzünde bir rahatlama oldu yeniden… Geniş çaplı bir moral rüzgarı esti çehresinde. Hayallerine yeniden kavuşuşunun müjdeci mimikleriydi bunlar…

Kuvvetli bir deyim verdi beyin… Ölçüsüz bir gayret içindeydi yazmak için. Tam başlayacaktı, parmaklarını oynattı baş harf için, beklenmedik bir engel çıktı karşısına… Bu defa biraz öncesinden çok daha farklı ve incitici… Bu, acı veren engelin ıstırabı içinde açtı gözlerini… Bütün vücuduyla çarpıştığı delikanlı, şaşkın bir çehreyle duruyordu karşısında… İkisi de sarsıldı önce. Delikanlı biraz daha çabuk sağladı dengesini.

Senem, tökezledi, sağa sola yalpaladı, ajandası ve kalemi düştü elinden. Alnı çenesine çarpmıştı delikanlının… Gözleri perdelendi, kare kare gördü karşısında dikilen genci… Sağ eliyle gözlerini övşeledi, başının döngünlüğünün geçmesi için hafifçe kapadı gözlerini… Kendisini toparlar toparlamaz kirpiklerini sık sık kapayıp aralayarak, normal görüşünü sağlayabilmek için çırpındı…

Suçluluğun verdiği bir duygu içindeydi. Utançlı, sıkılgan ve mahcup… Önce tedirgin baktı karşısındaki gence… Buruk bir tebessümle karşılaşınca, az da olsa rahatladı…

Delikanlı genç kızın ufkundan gözlerini çekip yere eğildi. Ayaklarının dibinde duran ajanda ve kalemi alıp Senem’e uzattı.

Bir derin bakış tutturdu mahmurlaşan gözlerinin içine… Senem utançlı bir eda içinde elini defterle kalemine uzatırken, ılık bir sesle mırıldandı:

– Afedersiniz…

Şık giyimli delikanlı, etkileyici bir ısrarla bekliyordu siyah bebeklerin derinliklerinde… Karşılıklı oldu ısrarlılık… Senem, suçlu bir çocuk edasıyla takıldı önce, sonra, irade dışı bir teslimiyetle bekledi delikanlının gözlerinde…

Karşılıklı, nihayetsiz mesafeleri kurcalayan, gönül tellerini titreştiren bakışlardı bunlar… İki genç, bu masumiyet taşıyan tesadüfün sonucu, öylesine bir göz göze gelişin beklenmedik tuzaklarını andıran sihirli bir mıknatısın gönül tellerinden düğüm atan gücüne kaptırmışlardı kendilerini…

Neden sonra Senem bu etkili bakışların kıskacında oluşunun farkına vardı… İrkildi, vücudunda alevden bir rüzgarın yakıcılığını hissederek ürperdi…

Al al oldu yanakları, ateşten benekler düştü yüzündeki derinin üzerine. Hayatında hiç mi hiç, bu hataya düşmemişti. Bu yadırgısı olduğu dünyanın hicap gülleri açtı gözlerinde… Ayaklarının ucuna indirdi bakışlarını. Derin bir nefes çekti ciğerlerine, harareti damarlarındaki kanı tutuşturdu…

Kendisini irade dışı, kıskıvrak teslim alan bir bakışın atmosferinden uzaklaşıp adeta, bir an önce oradan kaçmak için hazırlandı… Önüne uzatılan ajandasını ve kalemini alırken eli titrekti… Gözlerini yeniden delikanlının ufkuna çevirmek cesaretini kendisinde bulamadığı için, hep başka istikametlere kaçırdı gözlerini. Yeniden utancını mırıldandı:

– Affedersiniz, çok dalmışım.

Kısık, mahçup zor anlaşılan bir sesti özür dileyen… Delikanlı nihayetsiz bir duygu yumağının içinde sarılmıştı. Yanından kaçar gibi ayrılan Senem’i peşinden hayran bir gönülle takip etti… Az ilerideki apartmanın açık duran cümle kapısından içeriye doğru süzüldü genç kız. Gözlerinden silinip gitti…

İçli içli soludu delikanlı… Dakikalarca ayrılmadı yerinden. Binanın sokağa bakan bütün balkonlarını ve pencerelerini göz hapsinde tuttu uzun zaman…

Bir perde aralandı üst katların birisinden, gönlüne ateş düşüren çehre göründü hayal meyal… Yanılmıyordu. Az önce çarpıştığı kızdı bu… Senem yenemediği merakla aralamıştı perdeyi… Beynini hedef alan bir balyoz uzandı baktığı meydandan ve kanı damarlarında dondu…

Delikanlı, perdenin aralandığını görür görmez sevindi, güçlü pırıltılar yansıttı pencereye. Yorgun bir el hafifçe havalandı ve hissedilir bir yelpaze harekatı ile sallandı…

Senem sersemce bir davranışın kızgınlığı içinde çırpındı ve sert bir el hareketi ile kapadı perdeyi…

Senem cumartesi ve pazar günleri sokağa hiç çıkmadı.. Masum bir çarpışma ve mahcubiyetin verdiği mahmur bir bakış, başına iş açacağına benziyordu… Tam karşılarındaki binanın balkonlarına ve pencerelerine müsavi bir katta oturuyordu delikanlı.

Korkusundan sokağa inemedi. Balkona çıksa, ya da pencerenin kenarında dursa, hemen karşısında beliriyor, el hareketleri ve perdelerle oynayarak varlığını hissettirmeye çabalıyordu… Israrlı ve cesurdu… Senem korkuyor, tedirgin, kaçamak bakışlarla onu sık sık takip ediyor, sinirinden ne yapabileceğini bir türlü kesti-remiyordu… Bir defasında yine gaf yaptığını oldukça geç anladı…

Delikanlı pencerenin tüllerini sıyırmış camın arkasında bekliyordu… Senem’i farkeder etmez aheste bir haraketle camı siliyor-muş gibi tavır takınıp el salladı… Senem öfkelendi. Hafifçe araladığı tülün açıkta bıraktığı cam, onun da vücudunu farkedilir biçimde ortaya koymuştu… Dudaklarını gevdi, velvelesi iç dünyasına doğru derinleşen sessiz bir çığlıktı, gözlerinden yansıyan… Delikanlıyı lanetlercesine yaptığı el hareketini karşı tarafın bir karşılık gibi algılamasına sebep oluşu anlaşılan, işlerini biraz daha karıştırmıştı.

Delikanlı sevindi yeniden karşılık anlamında yorgun bir el hareketiyle cevap vermiş oluyordu… Senem öfkesinden ellerini yumruklaştırdı, hırçın bir hareketle tülü hışımla kapadı…

Odasına çekilip kara kara düşündü… Kendisini suçladı “Neden bakmıştı onun gözlerine”… Dalgınlığın, umursamaz bir bakışın faturasını nasıl kapatacaktı… Defterini aldı kalemine sarıldı, unutmak için, beceremedi. Kahredici bir solukla rahatlamaya çalıştı…

Sabah hayat dolu bir gönülle doğruldu yatağından. Duvardaki saate baktı altı otuzu gösteriyordu…

Önce mahmurluğunu dağıtabilmek için odanın içinde dolaştı. Kollarını yay gibi açıp daireyi genişletti. Pencerenin kıyısına kadar gelip perdeyi araladı… Tülleri intizamlı bir şekilde kapadı… Güneşin içeriye süzülen hüzmelerine baktı…

Yüzünü yıkamak için lavobaya geçti, sonra saçlarını taradı. Hayran bir eda içinde seyretti aynada kendisini…

Mutfaktan sesler geliyordu… Annesi çoktan kalkmıştı. Önce, oturma odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe araladı. Babası Kur’an okuyordu. Kaçamak bir bakış uzattı pencereyi örten tüllerin arkasına… Karşı pencerenin arkasında beliren gölgeyi takip edip huzursuz bir gönülle geriye çekildi…

Bozuk bir moralle mutfağa girdi… Sessiz bir bekleyiş içinde karşısında durup sofrayı hazırlamak için uğraşan anneyi seyretti. Kısık bir sesle varlığını hissettirmeye çalıştı:

–    Erkencisin?

Ana durakladı içli bakışlarıyla süzdü Senem’i.

–    Namazdan sonra yatmıyorum. Baban ayakta. Ağabeyin kalkar birazdan ve hayat başladı demektir ev kadını için.

Havalı bir hali vardı Senem’in… Yere göğe sığmayan…

Gizemli bir seyir tutturdu masayı hazırlayan kadının üzerinde. Hassas, adeta acı duyan bir tarz vardı titreyen sesinin tonunda.

–    Anne!

Etkili bir bakışla kızına dikkat kesildi anne:

–    Efendim.

–    Memnun musun hayatından?

Gözlerindeki anlam değişti… Kirpikleri adeta ağırlığına daya-namadığı bir yükün ıstırabıyla kasıldı… Kısık, fakat derin baktı Senem’e…

–    Bir şikayetim mi vardı hayatımdan?

Senem toparlandı:

–    Yo yo hayır, anladığın gibi değil. Monoton bir hayat demek istemiştim. Yani erkek milletine bir hizmetçilik gibi…

Esefle baktı gözlerinin içine, acı bir rüzgar esmişti çehresinde… Şefkatini buruk bir tebessümün eşliğinde sunmaya çalışıyordu seyrederken:

–    Kadının eşi ve çocukları için verdiği hizmete böylesine talihsiz bir anlam vermenin ne kadar yanlış olduğunu düşünmemiş olmalısın.

Anaç kuşlara baktın mı hiç?… Tavukların civcivlere olan hizmetine?.. Hatta, bütün hayvanların dünyasını incele ve ondan sonra insanların, kadın ve erkeğin hayatı bölüşme tarzına bak…

Sadece insanlarda değil, İlahi Nizam’ın değişmez bir kuralı bu… Aksi halde beraberliklerin ve yuva kurmanın hiç bir anlamı olmazdı. Her ana, dünyaya getirdiği çocuğu kaderiyle baş başa bıraksa?.. Canlılar içinde hayatın devamı bakımından en şanssızı insan olurdu bence… Ve Allah, sevgiyi, şefkati ve acıma duygusunu yarattı…

Yüzündeki ifade şekli değişti Senem’in:

–    Affedersin anne. Daha bilmediklerim varmış bu konuda.

–    Tecrübeler insanı olgunlaştırır. Zamanla sen de çok şeyi yanlış değerlendirdiğini anlayacaksın. Bu yanılgılar asla üzmemeli insanı. Çünkü kişi hatasını kabullendikçe doğruya yönelecektir… Yönünü aniden antreye doğru çevirip yavaşça uzaklaşmak için hazırlandı. Mahcup bir sesle müsaade istedi:

–    Allah’a ısmarladık.

–    Ne o, yoksa kahvaltı yapmadan mı çıkıyorsun?

Hafif bir kavisle önüne eğdi başını, göz altından kaçamak, hatta biraz tedirgin baktı:

–    İştahım yok.

Ana sofrayı hazırlamıştı. Sokak kapısının kapanışıyla birlikte mutfağı terkedip binanın önündeki meydanı gören pencerenin karşısına geçti.

Hasan Hoca hanımının odaya girişiyle birlikte, okumaya ara verdi. Kırmızı kurdelayı sayfanın arasına çekerek, kitabı kapayıp rahlenin üzerine bıraktı. Keyifsiz bir hareketle yerinden kalkıp o da pencere yaklaştı…

İkisi birden tülün arkasına gizlenmiş, sokağı seyrediyorlardı… Kulaklarına gelen ilk fısıltının tedirginliğini yaşıyordu ikisi de… Daha dün, bir komşu kadın fısıldamıştı ananın kulağına… Sonra, ana göz hapsinde tutmaya başlamıştı Senem’i…

Bir başlangıçtı bu sadece, fakat endişeleri çok büyüktü… Kuşkularını gidermek için takip etti… Sormak geldi içinden, bir kaç defa yeltendi fakat başaramadı… “Yüz göz olmak” diye korktu…

İkisinin gözleri de sokaktaydı şimdi. Senem, apartman kapısından çıkıp biraz durakladı. Önce, sağı solu kolaçan ettikten sonra sahile inen dar yolun kıvrımlarına doğru yürüyüp gözlerden silindi…

Baba:

–    Konuşmalıydın diye mırıldandı, hanımına.

Ana çekingen, ıstıraplı bir yüzle inceledi erkeğini:

–    Yüz göz oluruz diye?

–    Bak işte, bu yanlış! Hatalar varsa küçükken törpülenir. Gün geçtikçe güç yetmez hale gelir. O vakit, işler daha da zorlaşabilir.

–    Ortada kesinlik kazanan bir hareketi yok ki.

–    Teşebbüs halinde olması bile ürpertici değil mi sence?

–    Sadece herşey bir varsayımdan ibaret. Bence, muhalin üzerinde konuşmak da yanlış.

–    Ya o kadın?.. O pencerelerinin arkasından hep burayı gözetleyen delikanlı?.. Bunlar hiçbir şey anlatmış olmuyor mu sana?…

–    O bakabilir…

–    O halde Senem’in bu konuda dikkatini çekmek doğru olmaz mı sence?

–    Hiç yoktan kafasında bir soru işareti olmasından korktuğum için cesaret edemiyorum doğrusu.

–    Pekala… Geç kalmış olmalıyım diye…

Senem sahile inen…..sokağının, dar yolundan keskin bir kıv

rımı dönmek üzereydi… Hiç beklemediği bir anda önüne hayalet gibi çıkan delikanlının varlığıyla irkildi…

–    Hih!

Genç kızın korkusu delikanlıyı da tedirgin etmişti. Gözleri parladı, biraz daha endişeli baktı:

–    Korkuttum mu yoksa?

Derin bir nefes aldı Senem:

–    Hay Allah siz miydiniz?

–    Demek tanıdınız?

Toparlandı, bakışlarını kontrol etti, hissiyatını dizginledi… Çehresindeki ifade biçim değiştirdi birden. Yürümeye karar verdi. Sorusunu bile cevapsız bıraktı delikanlının.

Peşinden tıpkı gölgesi gibi takip etti Senem’i… Israrlı ve şımarık bir davranış içinde sokuldu yanına:

–    Senem dur bir dakika. Soruma cevap vermedin hâlâ.

Elinde olmayan bir öfkeyle baktı gözlerine:

–    Tanıdım tabi. Üç gündür ezberlettin kendini.

Biraz daha yükseltti sesini. Alev alev yandı bakışları:

–    Adımı nereden öğrendin?

–    Mahalledeki çocuklardan.

–    Nasıl yaparsın bunu. Herkes öküzün altında buzağı arıyor bu devirde.

Azar doluydu sesi… Delikanlı anlamsız buldu Senem’in tepkisini. Sakin ve ısrarlıydı edası:

–    Kızacak ne var sanki bunda? Hem alem ne derse desin, ne çıkar bundan? Gerçek olan şu, her koyun kendi bacağından asılır.

Sinirleri daha da gerildi, hırsından ağlayacaktı neredeyse. Bu yüzden sesi titrekti:

–    Evet, her koyun kendi bacağından asılır doğru. Fakat o koyunu mahallenin meydanına asarlarsa, kokusu bütün insanları rahatsız eder, bunu hiç düşündün mü?

–    Bırak şimdi ders vermeyi. Hoşuma gittin… O bizi çarpıştıran tesadüfün ardından çok derin baktın gözlerimin içine, teslim aldın yüreğimi. O bakış, o büyülü pırıltıların gönlüme inişi, esirin etti beni… O kadar etkili bakmasaydın, cesaret edemezdim bunları söylemek için…

Yolun kıyısında durdu. Bacakları titriyordu beklerken. Gözleri nemlendi, içinde büyüyen vehim devleşti yalvarmaklı, titrek bir ses cümleleşti seğriyen dudaklarının arasından:

–    Ne olur uzaklaş yanımdan. Ben gönül oyunlarını hiç bilmem. Anla işte, zor durumdayım şu an. Çekil git ve bir daha çıkma yoluma. Penceremize bakma… Öyle seviyesiz işmarlarla durma karşımızda…

–    Neden korkuyorsun öyle? Hangi çağda yaşıyoruz… Hayatını yaşamaya baksana…

–    O tür kızlar da vardır. Sen yanlış adrestesin, daha fazla ısrar edersen imdat diye bağırırım…

Küçük düşürücü bir tavırla gülümsedi:

–    Ben çocuk muyum? O tehditler bana sökmez…

Kendisini sıktı tahammül için:

–    Bak ağabeyim var. Tanımazsın onu. Belalının birisidir. Söylerim pişman olursun…

Beynini hançerleyen kısık bir kahkaha savurdu delikanlı:

–    Hah haa. Ben daha da belalıyımdır…

–    Zorla güzellik olur mu hiç… Defolup gitsene artık.

–    Zorla değil ki. Gözlerime öyle bir baktın ki, kendimden geçirdin beni…

Esefli bir yüzü vardı.

Bir önceki yazımız olan ZENO’NUN BİLİNCİ başlıklı makalemizde biraz kitap oku, e kitap oku ve ekitap oku hakkında bilgiler verilmektedir.

BENZER İÇERİKLER

KIRMIZI PAZARTESİ

Editor

İns-ü Cin Krallığı – Kehanet Bekçileri

Editor

Şelale’nin Bez Bebeği

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>