Roman (Yerli)

Ellery Queen – Y’nin Esrarı

Y’nin Esrarı

SOĞUK BİR ŞUBAT GÜNÜ küçük bir balıkçı gemisi kurşuni dalgalarla boğuşa boğuşa New York limanına giriyordu. Ambarda pek az balık vardı. Pis güverte karmakarışıktı. Bir şişe elden ele dolaşıyor, ıslak muşambaları içinde titriyen balıkçılar kaptana, denize ve karanlık semaya küfredip duruyorlardı.

Küpeşteye dayanmış olan iriyarı bir gemici somurtkan bir tavırla köpüklü dalgaları seyrederken birdenbire irkildi. Tuzlu sudan ve soğuktan kızarmış olan çehresinin rengi uçtu. Gözleri yerinden uğrıyacakmış gibi açıldı. Eliyle ileriyi işaret ederek haykırmaya başladı.

Tayfalar telâşla o tarafa doğru döndüler. Evet, ilerilerde siyah, uzunca bir cisim yüzüyordu. Bir insandı bu… Ölmüş bir insan!… Tayfalar sağa sola koşuşmaya başladılar. — “Alabanda iskele!” Dümenci küfrederek yana doğru yaslandı. Küçük balıkçı gemisi çatırdıyarak iskele tarafına döndü ve ağır ağır cesede doğru ilerledi.

Neşeleri yerine gelivermiş olan tayfalar ellerindeki kancalarla denize doğru sarktılar. Bu acayip balığı yakalamaya çalışıyorlardı. On beş dakika sonra kirli güvertede, pis kokulu bir su birikintisi içinde hareketsiz, şekilsiz, etleri parçalanmış bir adam yatıyordu. Cesedin halinden zavallının denizin derinliklerinde uzun müddet sürüklenmiş olduğu da belliydi…

Tayfalar susmuşlardı artık. Elleri bellerinde sessiz sedasız duruyorlardı. Hiçbiri de cesede dokunmak cesaretini göstermiyordu… İşte York Hatter son yolculuğuna böyle çıktı. Balık ve yosun kokuları arasında,.. Müfettiş Thumm, otopsi masasının üzerine eğilmiş olan Adlı Tabip Shilling’e, “E, Doktor?” dedi. Dr. Shilling hiç sesini çıkarmadan köşedeki musluğa gitti.

Ellerini yıkadı, dezenfekte etti. kuruladı ve sonra cebinden bir kürdan çıkararak dişlerini karıştırmava başladı. Müfettiş Thumm tekrar sordu. “E, Doktor?” Dr. Shilling fildişi kürdanım cebine yerleştirerek, “Basit bir mesele bu, Thumm,” diye cevap verdi. “Adam suya düşer düşmez ölmüş. Ciğerlerinin halinden bu kolayca anlaşılıyor.” — “Yani suya düşer düşmez hemen boğulmuş mu?” — “Hayır… Adam boğularak ölmemiş.

Zehirlenmiş.” Cinayet Masasının en faal ve zeki müfettişlerinden olan Thumm bir an kaşlarını çatarak masada yatan cesede şöyle bir baktı. “Demek ki adam bir cinayete kurban gitti, Doktor. O halde biz yanıldık. BİRİNCİ KISIM Cebindeki kâğıdı da oraya katil koydu her halde.”

Dr. Shilling’in küçücük gözleri altın çerçeveli gözlüklerinin altından pırıl pırıl parlıyordu. “Ömürsün Thumm! Muhakkak cinayet olması mı lâzım? Evet, cesette prusik asit izlerine rasladım. Fakat adamın bir cinayete kurban gitmiş olması şart değil. Bana kalırsa bir gemiye bindi, güverteye çıktı ve orada prusik asit içerek denize atladı. Yani bu bir cinayet değil, bir intihar. İlk tahmininde yanılmamışsın.”
Müfettiş rahat bir nefes aldı. “Âlâ…” İriyarı, ak saçlı, kurşuni gözlü, sert çehreli, fakat karşısmdakinde itimat uyandıran bir adamdı. Bazıları ilk bakışta onu eski bir boksör zannederlerdi. Granitten oyulmuş gibi bir yüz, kırık bir burun, yamyassı olmuş kulaklar ve yumruk vurmaktan üstleri nasırlaşmış koskocaman eller. “Âlâ… Demek prusik asit içti ve denize de atlar atlamaz öldü.”
Dr. Shilling masaya dayanarak gözlerini uykulu uykulu kırpıştırdı. Zaten onun uykulu olmadığı zaman hemen hiç yoktu. “Cinayet imkânsız, Thumm. Cesette bunu gösterecek hiçbir ize raslamadım. Vücuttaki yaralara, berelere gelince… Balıklar kendilerine mükellef bir ziyafet çekmişler.”
—   “Öyle… Zavallının yüzü tanınacak halde değil…” Adamın yandaki sandalyenin üstüne atılmış olan elbiseleri de parça parçaydı. “Peki, ama onu şimdiye kadar neden bulamadık? Bir ceset beş hafta suyun yüzünde kalamaz değil mi?”
—   “Bunun cevabı basit. Sen de kör müsün nedir, Thumm?” Dr. Shilling sandalyeden yırtık bir palto aldı ve bunun tam sırtındaki büyük bir deliği işaret ederek, “Bunu da balıkların yaptığım mı sanıyorsun?” diye alay etti. “Bu deliği sivri bir şey yapmış. Bana kalırsa adamın paltosu suyun altında bir kayaya takıldı. Sonradan ya akıntı veya başka bir şey onun bu kayadan kurtulmasına sebep oldu… Belki de iki gün önceki fırtına… Tevekkeli beş haftadır aramanıza rağmen adamı bir türlü bulamadınız.”
Müfettiş düşünceli düşünceli, “Cesedin bulunduğu yerden hâdiseyi anlamak kolay,” dedi. “Her halde Staten Adası’na giden vapurlardan birine bindi… Sonra güverteye çıkarak zehiri içti ve denize atladı. Ceplerinden çıkan şeyler nerede? Onlara tekrar bakmak istiyorum.”
Thumm’la Shilling kenardaki bir masaya doğru gittiler. Bunun üzerine bazı şeyler konulmuştu: Suda hamur halini almış bir kâğıt parçası, bir pipo, bir kutu ıslak kibrit, birkaç anahtar, içinde para olan, tuzlu sudan lekelenmiş bir cüzdan… Bir kenarda da ölünün parmağından çıkarılan bir yüzük duruyordu. Üstünde gümüş bir marka vardı bunun: Y.H.
Fakat Müfettiş Thumm’u bir tek şey alâkadar ediyordu. Balık derisinden yapıldığı için su geçirmiyen tütün kesesi. Hâlâ kupkuru olan tütünlerin arasında bir de pusula bulunmuştu. Thumm kâğıdı tekrar açtı. Bunun üzerinde bir tek cümle vardı:

21 aralık, 19..
Alâkalılara,
Aklım başımda olduğu halde intihar ediyorum.
York Halter…

Dr. Shilling, “Kısa fakat özlü,” dedi. “York Hatter kafama göre adammış. ‘İntihar ediyorum. Deli de değilim.’ Mükemmel! Bu pusula bir cümlelik bir roman,, Thumm.”
Müfettiş, “Sus, yoksa beni ağlatacaksın,” dive homurdandı.
York Hatter 21 aralıkta, yani Noel’den dört gün önce ortadan kaybolmuştu. Adam o sabah kimseyle vedalaşmadan evinden çıkmış ve bir daha da dönmemişti. Polis hemen harekete geçmişti tabiî. Evvelâ York Hatter’in karısından para koparmak istiyen bir çete tarafından kaçırıldığı zannedilmişti, sonra da meçhul bir kadınla kaçtığı… Fakat neticede bu iki tahminin de doğru olmadığı anlaşılmış ve beş haftalık sıkı bir araştırma sonunda polis altmış yedi yaşlarında sessiz sedasız bir adam olan York Hatter’in intihar ettiğine karar vermişti.
Ve galiba polis ilk defa doğru bir karara varmıştı…
Thumm dikkatle pusulaya bakarken dışarıdan ayak sesleri duyuldu. Müfettiş cüssesinden umulmıyan bir çeviklikle dönerek mermer masanın ucuna atılmış olan kalın örtüyü cesedin üzerine çekiverdi. “Karısı geliyor… Bayan Emily Hatter. Cesedi teşhis etmesi için haber göndermiştik.”
Dr. Shilling bir şeyler mırıldanarak kenara çekildi, gözleri gene pırıl pırıl parlıyordu.
İçeriye dört kişi girdi: Bir kadın ve üç erkek. Kadın öndeydi. Onun yüzüne, haline, tavrına bakan, kadınin daima ve daima önde gitmeye, emir vermeye ve her istediğinin yapılmasına alışık olduğunu anlardı. Yaşlıydı. Yaşlı ve kaya kadar sert… Gaga burnu, hiç kırpmadığı buz mavisi gözleriyle bir akbabaya benziyordu. Sırtında daha yirmi sene evvel modası geçmiş olan bir elbise vardı. Saçları bembeyazdı. Altmış üçünde olmasına rağmen daha da yaşlı duruyordu. İşte herkesin çılgınlıklarını, maceralarını yıllardan beri gazetelerde okuduğu milyarder, eksantrik, demir iradeli Emily Hatter buydu. Bu soğuk ve yaşlı kadın.
Emily Hatter’in uçuk renkli gözleri mermer masadaki üzeri örtülü cisme dikilmişti. Kadın sanki kavgaya hazırlamrımş gibi yürüyor, erkeklerden birinin kendisine mâni olmak için söylediği sözlere de aldırmıyordu. Thumm adamın uzun boylu, sarışın olduğunu farketti. Son derecede sinirliydi ve yüzü tıpkı Emily Hatter’e benziyordu.
Kadın masaya yaklaşarak örtüyü kaldırdı ve gözlerini kırpmadan cesedin tanınmaz hale girmiş, parça parça yüzünü seyre koyuldu.
Müfettiş Thumm sesini çıkarmadı. Dikkatle kadını süzüyordu. Sonra onun yanında duran sarışın, uzun boylu adama döndü. Bu, Emily ile York Hatter’in oğlu Conrad’ dı. Otuz iki, otuz üç yaşlarında olan genç adamın yüzü de annesininki gibi sert, haşin ve soğuktu. Fakat Emily’ninkinin aksine Conrad’ın çehresinde zayıf karakterinin ve sonu gelmiyen sefahat âlemlerinin izi vardı. Genç adam cesede şöyle bir baktıktan sonra başını önüne eğdi. Bembeyaz kesilmişti.
Conrad Hatter’in arkasında yaşlı iki adam beklemekteydi. York ile kaybolduğu günlerde bütün aileyi ve yakınlarını sorguya çekmiş olan Thumm onların kim olduğunu hatırlamıştı tabiî. Bunlardan zayıf, düşük omuzlu, ak saçlısı Hatter’lerin aile doktoru Merriam’dı. Uzun boylu, yanık çehreli olanı ise eski dostları Kaptan Trivett… Dr. Merriam cesedi sakin tavırlarla süzmekle beraber gene de biraz rahatsız olmuş gibiydi. Belki de York Hatter’i senelerden beri tanıdığı için üzülmüştü. Tek bacağı takma olan Kaptan Trivett ise sıkıntılı bir tavırla öksürüp duruyordu. Sonra öne doğru bir adım atarak elini Emily Hatter’in koluna koydu. Onu teselli etmeye niyetleniyordu anlaşılan. Fakat Emily kolunu şöyle bir salladı ve kıpkırmızı kesilen Kaptan Trivett de geriledi.
Kadın içeri gireliden beri gözlerini ilk defa cesetten ayırarak, “Bu—” diye mırıldandı. “Kati bir şey sövliyemiyeceğim Müfettiş Bey.”
Thumm ellerini ceplerinden çıkararak, “Tabiî söyleyemezsiniz,” dedi. “Ceset tanınacak halde değil… Fakat şu elbiselere ve eşyalara bir bakarsanız…”
Yaşlı kadın sert bir tavırla başını salladı. Thumm’un peşi sıra ıslak elbiselerin yığılı olduğu sandalyeye doğru giderken tıpkı yemek yemeye hazırlanan bir kedi gibi ince, fakat kırmızı dudaklarını yalıyordu. Dr. Merriam hiç sesini çıkarmadan mermer masaya yaklaştı. Kaptan Trivett’le Conrad Hatter’e oradan uzaklaşmalarını işaret ettikten sonra, cesedin üzerindeki örtüyü iyice açtı. Dr. Shilling meslekî bir şüphecilikle onu süzmekteydi.
Emily Hatter kendisi gibi kuru ve soğuk bir sesle, “Elbiseler York’un,” dedi. “Kaybolduğu gün sırtında bunlar vardı.”

— “Bir de ceplerinden çıkanlara bakın, Bayan Hatter.” Müfettiş Thumm kadını köşedeki masaya götürdü. Emily pençe gibi elleriyle yüzüğü aldı, buz gibi nazarları pipo, cüzdan ve anahtarların üzerinde dolaştı.
Sonra müstehzi bir tavırla, “Bu yüzük de onun,” diye homurdandı. “Bunu ona ben hediye etmiştim… Bu nedir?” Birdenbire heyecanlanıvermişti. Pusulayı kaparcasına alarak çabucak okudu. Sonra gene o sakin, buz gibi tavriyle, “Evet,” dedi. “Yazı York’un. Buna hiç şüphe yok.” Lakayt bir tavırla başını da sallıyordu.
Conrad Hatter ise nereye bakacağını bilemezmiş gibiydi. Fakat babasının bıraktığı pusula onu da heyecanlandırmıştı. Elini cebine atarak bazı kâğıtlar çıkardı. “Demek intihar etmiş… Bu cesareti göstereceğini hiç zannetmiyordum. İhtiyar budala—”
Müfettiş Thumm birdenbire kızıvermişti nedense. “Bay Hatter’in el yazısı mı bunlar?” diye bağırarak kâğıtları sarışın adamın elinden aldı. O pusuladaki yaziyle kâğıtlardakileri mukayese ederken yaşlı kadın da sakin sakin kürk boğasını sıska, kırışık boynuna sarmaya başlamıştı.
Müfettiş homurdandı. “Evet, bu York Hatter’in yazısı… Pekâlâ…” Buna rağmen kâğıtları geri vermiyerek cebine yerleştirdi. Sonra başını çevirip Dr. Merriam’a baktı. Adam tekrar cesedin üzerini örtmekle meşguldü. “Siz ne dersiniz Doktor? Ceset York Hatter’in mi?”
Yaşlı Doktor Thumm’a bakmadan, “Zannederim,” diye cevap verdi. “Evet, York Hatter’in.”
Dr. Shilling birdenbire lâfa karışarak, “Altmış beş, yetmiş yaşlarında bir adam,” dedi. “Eller ve ayaklar küçük… Yıllar önce apandisitini aldırmış… Altı yedi sene evvel de gene ameliyat olmuş… Safra kesesinden sanırım. Ne dersiniz Doktor?”
—   “Evet. Apandisitini on sekiz sene evvel ben aldım. Safra kesesinden de ameliyat olmuştu… Evet, bu adam York Hatter’dir.”
Yaşlı kadın, “Conrad,” diye emretti. “Cenaze işleriyle sen meşgul ol. Kısa bir merasim… Gazetelere küçük birer ilân… Bu işi hemen hallet.” Kapıya doğru yürümeye başladı. Kaptan Trivett de endişeli bir tavırla onun peşinden gitti. Conrad Hatter ise bir şeyler mırıldandı. Belki de annesinin emirlerini yerine getireceğini anlatıyordu.
Müfettiş Thumm, “Bir dakika Bayan Hatter,” dedi. Kadın dönüp hiddetle ona baktı. “Buradan hemen gidemezsiniz. Kocanız neden intihar etti?”
Conrad usulca “A, rica ederim,” diyecek oldu.
—   “Conrad!”
Genç adam dayak yemiş bir köpek gibi geriledi. Annesi ise ilerliyerek Müfettiş’in karşısına dikildi. Soğuk soğuk, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. “Kocamın intihar ettiğinden emin değil misiniz?”
Thumm şaşalamıştı. “Tabiî… Tabiî eminiz.”
—   “O halde bu meseleye kapanmış nazariyle bakabiliriz. Sakın bir daha gelip beni rahatsız etmeyin!” Müfettiş’i, o insanı iliklerine kadar donduran buz gibi nazarlariyle son defa süzdükten sonra dönerek kapıdan çıktı. Birdenbire rahatlamış olan Kaptan Trivett de onun peşinden gitti. Conrad’ın yüzü hâlâ bembeyazdı. Yutkundu ve sonra dışarı süzüldü. Dr. Merriam’ın sıska omuzları büsbütün düşmüş gibiydi. O da hiç sesini çıkarmadan morgdan ayrıldı.
Kapı arkalarından kapanır kapanmaz, Dr. Shilling gülerek, “E,” dedi. “Bayan Hatter sana haddini bildirdi… Yarabbi ne cadı! Ne cadı!”
Müfettiş ona fena fena baktıktan sonra kapıya doğru gitti. Dışarıda zeki bakışlı bir genç bekliyordu. Thumm’u görür görmez hemen onun koluna yapıştı. “Müfettiş Bey! Demek York Hatter’in cesedini buldunuz?”
Thumm homurdandı. “Öyle miymiş?”
—   “Karısını demin buradan çıkarken gördüm,.. Cadıda da ne çene var ha! Tıpkı Dempsey’inki gibi… Müfettiş Bey, ‘Cinayetten şüphe ediliyor,’ diye yazayım mı?”
Thumm ellerini cebine sokarak ateş saçan gözlerle genç gazeteciyi süzdü. “Öyle bir şey yazarsan kemiklerini kırarım!… York Hatter cinayete kurban gitmedi, intihar etti! İntihar, anladın mı?”
Gazetecinin kaşları çatılmıştı. Sonra içini çekerek, “İntihar veya cinayet,” dedi. “Allah şu deli Hatter’lerden razı olsun! Onlar olmasaydı nereden haber bulurduk?”

2.    Hatler’ler

DELİ HATTER’LER… Yıllar önce gazetecilerden biri Hatter ailesine bu ismi takmıştı. Gün geçmezdi ki isimleri bir hâdiseye karışmasın. Ya Conrad âdi meyhanelerden birinde kavga çıkarır, ya Emily Hatter’in büyük kızı Barbara yeni bir şiir yazar veya küçük kızı Jill müthiş bir rezalete karışırdı. Güzel ve son derecede ahlâksız olan Jill’in eroin çektiğinden bahsedilir ve kız hemen her ay zenginlerden birinin oğluyla nişanlamrdı.
Evet, Emily Hatter’in üç çocuğu da acayip, eksantrik, sefih ve şımarıktılar, fakat ne yaparlarsa yapsınlar hiçbiri de rezalette annelerinin rekorunu kıramamışlardı. Emily genç kızlığını Jill’den daha da rezilâne bir şekilde geçirmişti. Orta yaşlarında ise para işlerine merak salmış, borsada oynamış, türlü kirli işlere burnunu sokmuştu. Kimisi onun dünyanın en zengin kadını olduğunu, bir kısmı ise Washington Meydanı’ndaki eski malikânede oturan yaşlı kadının beş parası olmadığını iddia ederdi.
Fakat ne olursa olsun Emily Hatter gazeteler için bulunmaz bir haber kaynağıydı.
York Hatter’e gelince… Adam kendini New York limanının dondurucu sularına atmadan daha çok evvel herkes onun intihar edeceğine inanmıştı. Dürüst, normal bir insan olan York Hatter’in tam kırk sene Emily Hatter’den çekmediği kalmamıştı. En sonunda adamcağız lüzumsuz, bir gölge halini almıştı.
York Hatter’in felâketi Emily ile evlenip o Washington Meydanı’ndaki kasvetli, karanlık eve taşındıkları gün başlamıştı. Tabiî adam o zamanlar gençti, belki de karısının çılgınlıkları, şımarıklıkları ile mücadeleye çalışmış, onun demir iradesine boyun eğmemek için elinden geleni yapmıştı. Hattâ belki de Emily’ye, ilk kocası namuslu ve dürüst bir adam olan Tom Campion’dan esrarengiz şartlar altında boşandığını hatırlatarak, on yedi yaşından beri New York’u şaşırtıp tiksindiren hareketlerinden vazgeçmesini de istemişti. Evet, belki de böyle yapmış ve bu suretle de kendi idam fermanını imzalamıştı. Çünki sözüne karşı gelinmesinden hoşlanmıyan Emily, böyle lâflara tahammül edebilecek bir kadın da değildi. Ondan sonra kocasını ezmek için elinden geleni yapmış, pek parlak bir kimyager olan ve kendisinden dünya çapında buluşlar beklenen York Hatter’in istikbalini ve şerefini mahvetmişti.
Seneler geçtikçe adamcağız gitgide içine kapanmış ve Emily’nin müsaadesiyle derme çatma bir lâboratuvar haline getirdiği küçük bir odada günlerini geçirmeye başlamıştı. Artık o, karısının adam yerine koymadığı, çocukların saymadığı bir zavallıdan başka bir şey değildi.
Çocuklara gelince… En büyükleri Barbara ince uzun, sarı saçlı, mahzun yeşil gözlü, otuz altı yaşlarında bir kızdı. Hiç evlenmemiş olan Barbara kardeşlerinden bir hayli farklıydı. İnsanca hisleri çoktu onun. Babasının şefkat. merhamet ve nezaketi onda da vardı. Tabiî onda aynı zamanda annesinin anormalliğinin tesirleri de görülmüştü. Fakat neyse ki, bu anormallik Barbara’da bir deha halinde tecelli etmiş ve kız asrın en ileri gelen, en kıymetli şairlerinden biri olmuştu.
Barbara’nın küçüğü olan Conrad’ın ise anormalliğini hoş gösterecek artistik bir tarafı yoktu. O Emily Hatter’in erkeğiydi, “işte o kadar. Üç üniversiteden kovulmuş, birkaç defa evlenmek va’diyle aldattığı kızlar tarafından dâva edilmişti. Memlekette altüst etmediği bar, döğüşmediği barcı yoktu. Mamafih bütün çılgınlığına rağmen, Conrad’ın annesinden ödü patlardı. Rezaleti ayyuka çıktığı sıralarda bir gün Emily, Conrad’ın kulağından tuttuğu gibi onu John Gormly adlı dürüst ve çalışkan bir gençle ortak yapmıştı. Mamafih iş hayatının da Conrad üzerinde pek uslandırıcı bir tesiri olmamıştı. O gene içki ve kadın peşinde dolaşıyor, John Gormly ise iflâs etmemeleri için gece gündüz çalışıyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Conrad iyi aileye mensup bir kızla evlenmiş ve iki oğlu da olmuştu. Fakat bu izdivaç ve çocukları da Conrad’ın çılgınlıklarına mâni olamamıştı. Ufak tefek, iyi huylu bir kadın olan karısı Martha çok geçmeden düştüğü felâketin derecesini anlamıştı. Hatter malikânesinde yaşamak mecburiyetinde olan, Emily’nin iyice ezdiği, Conrad’ın aldırmadığı ve aşağı gördüğü zavallı Martha’nın güzel yüzü artık iyice solmuş ve çehresinde acayip, korku dolu bir ifade belirmişti. O da kayınpederi York Hatter gibi bir cehennem hayatı sürüyordu. Evet, Martha’nın iki oğlu vardı, belki onlarla teselli de bulabilirdi. Fakat… On üçünde olan Jackie’de. Hatter kanının tesirleri görülmeye başlamıştı bile. Vahşi, gürültücü, terbiyesiz, son derecede zeki ‘büyümüş de küçülmüş’ bir çocuktu, en büyük zevki etrafındakilere fenalık etmekti. Çok küçük olan Bill ise tabiî daima ağabeysini taklide çalışırdı. Bu yüzden de artık bir gölge halini alan Martha’nın bütün günleri daimî bir mücadeleyle geçiyor, kadın hiç olmazsa oğullarını, Hatter’lerin feci tesirinden kurtarmaya çalışıyordu.
Jill Hatter’e gelince… Emily ile York’un en küçük kızları olan Jill’in hayatta yegâne gayesi ‘gezmek ve eğlenmek’ti. Ablası Barbara’nın da dediği gibi hemen hemen dünyanın en ahlâksız kadınlarındandı. Güzeldi… Çok güzeldi, güzel olduğu kadar da fenaydı. Yani o Emily Hatter’in genç bir kopyesiydi.
Bir ailede bu kadar gayritabiîlik kâfi denilebilir. Evet, kaya gibi sert ve soğuk o ihtiyar eadı, intihara kadar sürüklenen zavallı York ve dâhi Barbara, sefih Conrad, zevk düşkünü Jill, bedbaht Martha ve iki çocuk… Fakat… Hatter malikânesinde bütün bu şahısları gölgede bırakan biri daha vardı: Louisa… Louisa Campion. Emily Hatter’in ilk kocası Tom Campion’dan olan bu kızı kırk yaşındaydı. Tombul, ufak tefek, zeki, sabırlı bir kadıncağızdı. Lâkin onun yanında Hatter ailesinin diğer fertleri âdeta gölgede kalır, hepsi de gene bir dereceye kadar normal addedilebilirdi. Louisa dünyaya geldiği gün gazetelere geçmiş ve meşhur olmuştu. Çünki o doğuştan kör ve dilsizdi. Kulakları ise ağır işitiyordu. Doktorlar bu sağırlığın gitgide artacağını ve Louisa Campion’un günün birinde hiç duymayacağım da söylemişlerdi. Söyledikleri doğru çıktı. Kız tam on sekiz yaşına bastığı gün, kader ona son darbeyi de vurdu ve Louisa tamamiyle sağır oldu. Fakat onda da annesinin demir iradesi vardı anlaşılan. Zira kız çıldıracağı veya intihar edeceği yerde kaderine boyun eğdi ve o karanlık, sessiz dünyasında yaşamaya katlandı.
Kızın sakatlığına annesinin sebep olduğu meydandaydı. Önceleri kulaktan kulağa kabahatin Tom Campion’da olduğu, adamın zehirli kanının kızının felâketine sebebiyet verdiği fısıldanmıştı. Fakat Emily, Tom Campion’dan boşandıktan ve dünyaya o “Deli Hatter”leri getirdikten sonra vaziyeti iyice anlaşıldı. Zaten Tom Campion’un ilk karısından bir oğlu vardı ve çocuk her cihetten normaldi. Evet… Louisa’nın sakatlığının sebebi aıınesiydi…
Zamanla gazeteler ve okuyucular esrarengiz şartlar altında ölen Tom Campion’u unuttular. Adamın ilk karısından olan oğlu da ortadan kayboldu. Emily ise kızı Louisa ile yeni evlendiği York Hatter’i alarak Washington Meydanı’ndaki o karanlık, kasvetli konağa yerleşti. Oraya “Hatter Malikânesi” ismini de vermişti. Seneler geçti… Kırk uzun yıl… Günün birinde York Hatter kurtuluşu intiharda buldu ve Hatter malikânesi eskiden vukua gelenleri bile gölgede bırakan bir faciaya sahne oldu……

Yazar

BENZER İÇERİKLER

Ateşin Büyülü Dansı

Editor

Hayme Ana

Editor

Ağır Roman

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası