Roman (Yerli)

Hayatımın Aşkı

Meşhur aktör Sinan’a kavuşmak söz konusu oldu mu, Sema’nın sınırı yok. Yok böyle bi sevda. Sema Ioves Sinannn!

İŞTE KARŞINIZDA CAMLARDA BEKLEDİĞİMİZ O EKİN ATALAR KOMEDİSİ!

Siz, yıllardır aşık olduğunuz adamı elde etmek umuduyla neleri göze alabilirsiniz? Ya, bu adam çok ünlü bir oyuncuysa? Etrafında milyonlarca kız varsa? Bir gece kulubünü yakabilir misiniz mesela? Adamın ailesiyle gizlice tanışıp evlerinde yatıya kalabilir misiniz? Annesine anne, babasına baba diyebilir misiniz? Sema, hepsini ve fazlasını başardı.

Sinan’la tanışmayı ise asla başaramadı. Tabii sadece şimdilik!

***

1

“Erzurum dağları kar ile boraaan. Aldı yüreğimi derd ile vereeem! Sizde bulunmaz mııı bir kurşun kaleeem! Yazam arzı halımııı, dosta sesleneeem…”

Ah Sinan, ah! Senin için çektiğim çileleri görüyor musun? Dört aydır bi’ tarafımı yırtıyorum sana bu türküyü çalabilmek için! Nasıldı bunun devamı ya?

“Sol fa sol la si do reeee… Uyyy, beni beni beni de belalım seniii. Satarım bu canı da alırım seniii. Çıkayım dağlara da kurt yesin beniii…”

Evet kurt yesin beni. Kurt yesin de bu çileden kurtulayım. Beşikaş’ın göbeğindeyim, bu halimle beni bir tanıyan eden çıkacak diye aklım gidiyor aklım! Ama her şey aşk için! Kurtlar da yese beni, son sözlerimde seni sayıklayacağım Sinan! Sinan Mavitan diye bağıracağım son nefesimi verirken!

Yıllardır aşığım ben bu adama ya, yıllardır. Hakkındaki her şeyi biliyorum, her şe-yi! Sinan Mavitan’ı ne kadar iyi tanıyorsunuz diye bir yarışma yapılsa, yüz üzerinden iki yüz alacağımdan eminim. Mesela kaç yaşında? Cevap veriyorum, otuz. Tam olarak 16 Mayıs 1982 doğumlu, hatta doğum günlerimiz bile aynı. Yılı değil yalnız sadece günü, ben henüz yirmi yedi yaşındayım. Boyu kaç? 1.87. Kaç numara ayakkabı giyiyor? 43. Göz rengi ne? Mavi ama yeşil giyince yeşil de oluyor, ayrıca esmer. Ünlü bir oyuncu olmadan önce ne olmak istiyordu? Kalp cerrahı. Tıp fakültesini kazanmak için kaç senesini üniversite sınavına girerek geçirdi? Üç. Peki sonunda ne okudu? Dokuz Eylül Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği. Kaç senede bitirdi? Dört. Hangi sporları yapıyor? Tenis oynuyor, bunun dışında önceki sene Kendo’ya merak sardı. Bugüne kadar kaç film çevirdi? Altı. İlk filmi “Kara Defter”di, ikinci filmi “Kara Defter 3”. Filmin İkincisini çekmediler yalnız, direkt üçüncüyü çektiler daha havalı dursun diye. Sonra “Meleklerin Sırrı”nda oynadı. Zengin bir playboyu oynamıştı o filmde, muhteşemdi. Zaten romantik komedilere çok yakışıyor benim aşkım.

Bir gülüşü var, insanı kendinden geçiriyor. Gülünce o kadar yakışıklı oluyor ki, anlatamam, öyle kahkahalarla gülmekten bahsetmiyorum, Bruce Willis tarzı gibi yani, seksi ama bir yandan da muzır bir gülüşten bahsediyorum. Oynadığı dördüncü film pek gişe yapmayan bir sanat filmiydi ama ben yine de çok sevmiştim; “Karanlığın İçindeki Gizemli Yabancının Büyük Sırrı”nda karanlığı oynuyordu. Bu sanat filmleri gerçekten de çok enteresan olabiliyor. Zaten ondan sonra bir daha sanat filmlerinde oynamayacağım diye açıklama yaptı.

Beşinci filmi “Elmas Hırsızı” tam bir gişe filmiydi mesela, çok da güzel bir aksiyon filmiydi. Daha ilk haftasında bir milyon kişi tarafından izlendi. Ve tabii ki son filmi, “Parçalı Bulutlu”. Favorim kesinlikle o. Ha, bu arada beş sene önce “Yasak Armut” dizisinde başroldeydi geçen seneden beri de “Aşkımın Katilisin” dizisinde oynuyor. Kısacası Sinan hakkındaki her şeyi, her şeyi biliyorum. Burcundan ailesine, okuduğu okullardan çıktığı seyahatlere, en sevdiği renkten çıktığı kızlara, sevdiği yemeklere, dinlediği müziğe, kullandığı parfümlere kadar, her şeyi biliyorum. Yarışmadaki rakibim Sinan’ın kendisi olsa, ona rağmen o yarışmayı kazanırım, o derece tanıyorum kendisini. Eee, tanıyorum derken, uzaktan diyelim. Henüz tanışamadık. Tanışamadık ama biraz sonra bu işi de halledeceğim, çünkü Sinan’ın bir türkü dostu olduğunu biliyorum. Ben de burada canımı dişime takmış bir vaziyette bağlama çalıp türkü söylüyorum! Ben tanışmayacağım da kim tanışacak yani! Hah!

“Do si do re miii! Dört yanımı sardı gurbet tel ileeen… Yaslı yaslı bayram ettim el ileeen. Göz göz oldu yaralarım dil ileeen… Yaramı sarmaya da derman bulamaaam!”

Çık artık şu evden ya, çık. Çık da gör beni. Saatlerdir burada oturup aynı türküyü çalıyorum ya! Eee, tam olarak dördüncü kez çalıyorum aslında. Bi’ düşün bakalım Sinan, acaba niye çalıyorum? Bir tek bu türküyü hatasız çalabildiğim için olabilir mi mesela? Vazgeçtim sen düşünme Sinan. Sadece dinle ve gör. Yani beni gör sadece, diğer kızları boşver! Güya hepsi seni çok seviyor, hepsi sana ulaşmaya çalışıyor ama bunun için ne yaptılar bugüne kadar? Ha? Ne yaptılar söyle! Ayın biri kilisesine gidip beş milyonuncu mumlarını diktiler, on milyonuncu dilek anahtarlarını aldılar. Kendilerini kilisenin rahibine okutturup kuluçkaya yattılar. Oooh! Sinan piş ağzıma düş! Yok öyle! Emek harcayacaksın bir kere arkadaş! Ne diyor bağlama kursundaki Ferda arkadaş? “Aşk emek işidir Sema arkadaş!” demiyor mu? Zaten herkes birbirine arkadaş diye hitap ediyor orada, kafayı yiyorum.

Aynen öyle işte! Aşk emek işidir arkadaş! Bir çeşit kendini davaya adamacılıktır! Allahım ne diyorum ben ya? Ne di-yo-ruum! İçime sosyalist Ferda kaçtı çıkarın anneciğim! Kahverengi boğazlı kazaklı, kalın fitilli kadife pantolonlu tek kaş Ferda. Testosteron Ferda. Ya bir dakika! Şimdi düşündüm de, haklı bir yandan. Emek harcamadan olmuyor bu işler. Ben de o yüzden buradayım zaten. Aldım bağlamamı elime, dayandım Sinan’ın kapısına. Emeğin alasını harcıyorum burada!

Dayan kızım Sema, dayan! Az kaldı! Bu acıların bedeli ödenecek!

Birazdan Sinan evden çıkacak, kafasını kaldırıp ileriye bakacak, işte o anda da seni Erzurum Dağları’nı çalarken görecek. Çok ilgisini çekeceksin, çoook! Neden? Çünkü alımlı olduğun kadar otantiksin de! Modernle gelenekseli aynı potada erittin kızım sen. Anadolu motiflerine batılı bir bakış açısı getirdin! Seninle ilgilenmeyecek de kiminle ilgilenecek? Pradalı Armanili kızlarla mı? Daha neler! Daha neleeer!

Beni görür görmez sesimin güzelliğine kapılıp gidecek zaten. Sonra yanıma gelecek, “Bu türküyü çok severim,” diyecek. Ben de hiç bozmadan, “Aaa, öyle mi, ne kadar hoş,” diyeceğim gayet ilgisizce. Tanımamış gibi yapacağım. Hatta, “Benim için bütün türkülerimiz güzel. Ege’sinden İç Anadolu’suna, Trakya’sından Karadeniz’ine,” diyeceğim. Biraz yukarıdan tabii, kendimi türkülere adamışım gibi sanki. Sonra da bombayı patlatacağım!

“Gerçi Neşet Ertaş ustamızın yeri çok ayrıdır!”

Gözlerinin içine bakacağım işte o saniye! Sinan’ın yüzünden bir heyecan dalgası geçecek! Turnayı gözünden vuracağım! Ama bozuntuya vermeyeceğim. Türkümü çalıp söylemeye devam ederken bir yerde hata yapacağım bilerek. Si yerine mi basacağım mesela bile isteye. Sonra da kendime kızıp “Hay Allah!” diyeceğim, “O kadar uğraştım ama hala hata yapıyorum burayı çalarken!”

Sinan yüzüne o muhteşem gülümsemesini yerleştirip bana bakacak o sırada. “Halbuki çok basit,” diyecek. Bir zamanların efsanesi Ghost filminde, Demi Moore’un arkasına geçip seramik yapan Patrick Swayze gibi arkama geçecek, ellerini ellerimin arasından geçirecek, bir eliyle tezeneyi tutan elimi saracak, diğer elini de elimin üzerine koyup notalara basacak, tabii bu arada yanak yanağa olacağız. Parmaklarımız kenetlenecek. Sinan türküyü söylerken nefesi saçlarımın içinden geçip… Offf, ter bastı valla!

“Uyyy, beni beni beni deee, belalım beniii satarım bu canı daaa alırım seniii! Çıkayım dağlara daaa… Kurt yesin beniii!”

Sinan çık artık ya, çık! Bak gerçekten yiyecek bu kurt beni az kaldı! Zaten güneş de gözüme gözüme giriyor! Sabah ne güzeldi püfür püfür esiyordu, dokuz gibi evden çıksaydın ne gözüme güneş girecekti ne bir şey! Şimdi şu halime bak! Güneş gözlüğü taksam bir türlü, takmasam bir türlü! Hayır, takmasam, hiçbir şey göremeyeceğim, biraz sonra adam yanımdan geçip gidecek ve ben hala “Do si do mi laaa…” diyeceğim. Taksam, o da başka türlü! Erzurum’un Chanel yöresinden Aşık Semai olacağım!

Ahhh, ah! Tak gözlükleri kızım tak! Takmazsan kör olacaksın!

Çalıyormuş gibi yapmaya devam ederek eğiliyorum, taburenin altındaki çantaya elimi sokup güneş gözlüklerimi çıkarıyorum, saçlarımı iyice gözümün önüne getirirsem Chanel logosu filan hayatta görünmez.

O NE BE? Tak tak taaak, hemen tak gözlükleri, Elfin geliyor! Ohhh! Son anda yırttım, taktım gözlüklerimi. Allahım inşallah tanımaz beni yaaa! Her yeri de bil, Elfin! Her sokağa da gir! Hem senin bu saatte işte olman gerekmiyor mu ayrıca, ne işin var Ihlamur’da ve hatta bu sokakta? Bi’ dakka, bi’ dakka! Yanındaki kim? Nişanlın değil. Valla yakışıklı da çocuk… Ooo, şimdi anlaşıldı! Nişanlıyı ek, yakışıklı sevgiliyle tura çık! Bak, bak, bak! Elfin Bıçakçı, gündüz saatlerinde bir yakışıklıyla görüldü! Valla süper dedikodu! Bi’ dakika ya, neden bahsediyorum ben? Ne dedikodusu? Elfin beni bir görürse esas malzeme ben olurum. Valla bir daha kimselerin yüzüne bakamam. Tabii birilerinin yüzüne bakabilmek için önce sokağa çıkabilmem gerekir. Sokağa çıkamayacağıma göre. Düşün Sema, düşün! Nasıl ekarte edebilirsin Elfin’i, düşüüün!

Buldum! Valla buldum! Süperim ben! Yemin ederim on numara bir insanım. Şimdi gözlerimi Elfîn’in gözlerine dikiyorum. Gayet kendime güvenir pozlarda, “Seni görüyorum ve yükseltiyorum Elfînciğim,” diyorum bakışlarımla. “Yanındakini de görüyorum bu arada,” diye ekliyorum saçlarımı savururken. Saçlarım savrulmuyor o ayrı, geçen hafta küt kestirdim de. Neredeydi benim iPhone’um? Bu sefer bağlamayı iki dakikalığına bırakıp iki elimle birden karıştırmaya başlıyorum çantamı, hemen iPhone’umu çıkarıyorum, şak şuk fotoğraflarını çekiyorum.

Neyse ki bunu yanıma almayı akıl etmişim. Bağlama kursundakiler fark edecek diye aylardır takoz bir cep telefonu kullanıyorum. Ericsson’un cep telefonu icat edildiğinde piyasaya sürdüğü bir model yani neredeyse. Kafam kadar ve kamerası bile yok! Kurstan çıkar çıkmaz da sim kartımı çıkarıp el çabukluğuyla iPhone’uma takıyorum. Zaten bu çantadan da nefret ediyorum, şuraya bak! Üç kuruşluk yeşil bez çantalardan kullanıyorum asker modeli. Bırak şimdi çantayı kızım bırak, Elfin’e odaklan.

Arka arkaya üç beş tane daha fotoğraf çekiyorum hızlı hızlı, işte bu kadar! Bu iş bir tek fotoğrafıma bakar Elfin Bıçakçı! Sen bu sokaktan geçmedin. Ben de bu sokakta, Sinan’ın apartmanının karşısına tabure atıp saz çalmadım. İkimiz de birbirimizi tanımıyoruz. Hatta şu anda ben burada değilim. Sen de olmayabilirsin duruma göre!

Elfın yüksek sesle bir kahkaha atarak önümden geçiyor, sevgilisinin elini tutuyor, bu sırada başını çeviriyor veee ta ta ta taaa! Göz göze geliyoruz. Gözleri birkaç saniye için faltaşı gibi açılıyor, anında yanındaki yakışıklının elini bırakıyor ve başını önüne eğip munis munis yürümeye başlıyor. Ne kahkaha, ne pis bir bakış, ne bir şey. İşte bu! Aferin kızım! Hizaya gel hizaya!

“Uyyy, beni beni deee… Belalım beniii. Satarım bu canı daaa, alırım seniii. Çıkayım şu dağlara daaa… Kurt yesin beniii, kurt yesin beniii. Kurt yesin beniii!”

Hadi aşkım, çık artık evden, çık! Çık aşk yuvamızdan! Yani şimdilik senin yuvan ama yakında bizim olacak. Hadi bebeğim yorma artık beni!

“Kusura bakmayın, sokağı bulamadık biz,” diyor bu arada adamın biri.

O ne demek şimdi? Türküyü yarıda kesip adama bakıyorum. Bir de güneş vurmasa daha güzel olacak ama, neyse. On sekiz, bilemedin yirmi yaşlarında bir çocuk karşımda dikiliyor.

“Peki,” diyorum şaşkın şaşkın çocuğa bakarken.

Niye bana açıklama yaptı ki şimdi bu?

Boğazımı temizliyorum, bağlamayı kavrıyorum tekrar. O ne şimdi? Aaa! O portatif masa da nereden çıktı? iki de tabure at bari, çay kahve içelim! Aaa, aaa! Attı gerçekten utanmaz!

“Arkadaşım bakar mısın?” diyorum en Ferda tonlamamla, kalın kalın. “N’oluyor?”

“Pardon. Böyle daldım ben ama!”

“Öyle oldu. Siz nereden…” demeye kalmadan hemen yapıştırıyor cevabı.

“Üsküdar. Siz de oradan değil misiniz?”

Evet. Yani evet Üsküdar’da oturuyorum ama sen bunu nereden biliyorsun ki? Haydaaa! Şimdi de eski püskü bir arabanın içinden iki kadın indi, iyi mi? İkisinin de gözünde güneş gözlükleri. O org nereden çıktı peki? Aaa! Hırsızlaaar! Benim şahane fikrimi çalacaklar akılları sıra! Bana baksanıza siz! Bu fikir benim bir kere, tamam mı? Önce ben buldum Sinan’ın evinin önünde türkü söyleme fikrini! Valla hepinizin ağzını caaart diye yırtarım! Şuursuzlar sizi!

“Çok trafik varmış, o yüzden geciktik biraz, kusura bakmayın,” diyor gözlüklü kadınlardan biri el yordamıyla taburesini bulup üstüne tünerken. “Ne çalıyoruz?”

“Eee… Erzurum Dağları?” diyorum şaşkın şaşkın kekeleyerek.

“Güzel, siz girin, biz size katılırız şimdi,” diyor öteki kadın.

Ayyy, şimdi aklımı kaçıracağım! Kusura bakmayın ama annem yaşındasınız! İnsanda biraz utanma sıkılma olur! Sinan size bakar mı be!

“Erzurum dağları kar ile boraaaan… La mi sol mi reee!”

Arkadan bir org, bir de ud giriyor. Nereye gidiyoruz böyle ya? Teyzeciğim hiç şansınız yok yalnız sizin, farkında mısınız? Yani Sinan otuz yaşında daha. Mature olayına sıcak baktığını da hiç sanmıyorum. Ayrıca benim gibi genç ve güzel bir kız varken burada, öhöööm yani! Tabii güzellik göreceli bir kavram, neyse oraya girmeyelim şimdi.

Ayyy! Bağırmayın tamam. Bir de coşkulular, sorma gitsin yani! Bağıra çağıra söylüyorlar. Neyin coşkusu bu, anlamıyorum ki?

Valla çıktı! Yemin ederim çıktı! Sinan evden çıktı sonunda! Yüklen Sema! Yüklen baslara! Gönder gelsin! Ez bu kadınları. Ez geç!

“ALDI YÜREĞİMİN DERD İLE VEREEEM! SİNANCIM BU- RAYAAA BAKSANA BİR KEREEEM!!!”

Ayyy, beni fark etti sonunda! Bana doğru geliyor gülümseyerek. Ölürüm ben senin o gülümsemene, inci dişlim benim! Yanağındaki gamzene, masmavi gözlerine kurban olurum. Hiii ne kadar yakışmış o beyaz gömlek sana ya! Ne kadar yakışmış! Tütütütü! Lacivert ceketini de eline almış, yavaş yavaş yaklaşıyor. Altına da lacivert kot pantolonla siyah Oks giymiş. Biliyor bu adam bu işi. Yemin ederim biliyor. Yürürken elini cebine götürüyor, kesin telefonunu çıkaracak. Sonra da yanıma gelip telefonumu isteyecek kesin…

Birlikte bir çay, bir kahve, bir kuşburnu, bir oralet içelim diyecek. Ne? Ritz Carlton’ın roof’unda Cointreaupolitan içelim demeyecek herhalde. Onun öyle şeylerde gözü yok. Tam bir Anadolu erkeği. Tabii ki oralet diyecek, çay kahve diyecek. Ben de kahve teklifine evet diyeceğim hemen. Yaz bir tanem numaramı yaz. Sıfır beş yüz otuz ikiii… Bir dakika! Cebinden telefon yerine para çıkarıyor. Niye ki? Ne yapacak parayı şimdi? Aaa, kadınların önündeki kutuya bırakıyor.

Masanın üzerine kim kutu koydu ki? Ne zaman koydu? N’oluyo yaa?

“Kolay gelsin,” deyip yürümeye devam ediyor Sinan iyi mi? Sana da kolay gelsin bitanem, canım benim ama nereye gidiyorsun onu anlamadım ben.

Sinan yürürken arkasına dönüp gülümsüyor, sonra uzaktan kumandayla arabasının kilidini açıyor. Arabasına atladığı gibi gözden kayboluyor. Bir süre mal mal arkasından bakıyorum, sonra düşüyor jetonum!

Kutuya para atmadı ki? Tabii, para olduğunu nereden biliyoruz? Bana mesaj bıraktı kesin! E, yani! Bu kadar insan var burada. Teyzeler var, portatif masayı kuran çocuk var. Onların yanında kur yapacak hali yok ya bana? Ondan dönüp gülümsedi işte biraz önce. Paranın arasına saklamıştı yazdığı notu. Tabii ya! Neden daha önce düşünemedim ki ben bunu? Daha sesimi ilk duyduğu an kalkıp pencereye koştu kesin.

 

BENZER İÇERİKLER

Şehzade

Editor

Akın

Editor

Felah

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>