Roman (Yabancı) Roman (Yerli)

Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Deniz

Şeker Portakalı adlı romanıyla ülkemizde yediden yetmişe herkesin sevgilisi olan Brezilyalı ünlü yazar Jose Mauro de Vasconcelostan bir roman daha sunuyoruz. Romanın başkişisi damarlarında Çingene kanı taşıyan yetim Chicao’dur. Brezilya’nın kıraçlarında büyüyen Chicao, rüzgarı ve denizi kardeşi bilir. Ateşli, güzel Joaninha’nın sevgilisi ve o kıyının en güçlü erkeği olur. Okuyunca siz de göreceksiniz, Vasconcelos, yine o her zamanki yalın, şiir dolu, sokulgan anlatımıyla, özsuyunu doğadan alan, sevgi ve özlem dolu, yaşamın içinden sürüp gelen bir roman daha yaratıyor. Bu romanda rüzgar canlanır, ışık ve müzik gereçlerinin, dans adımlarının ve yürek çarpıntılarının gürültüsüne dönüşür. Anlattığı toprakları ve o toprakların insanlarını çok iyi tanıyan Vasconcelos, o insanların duygularını, düşüncelerini, o topraklara bağlılıklarını ve o topraklardan kopuşlarını büyük bir ustalıkla yansıtıyor.

BİRİNCİ BÖLÜM

“Çalsana şu ıslığını be Pocks! Islığının şans getireceğini kafamıza kakar durursun hep,” dedi asıl adı Pedro olan Kızılsaç.

Kızılsaç, dürülmüş halatın üzerinde oturuyor, mısır yaprağı sigarasını tüttürüyor, duman gözlerini yakıyordu. Gözlerini değil de gözünü demek daha doğru belki; Çünkü tek gözü vardı. Ötekini yıllar Önce bir kavgada yitirmişti. Zaman zaman elini keyifsiz bir tavırla kızıl saçlarına daldırıyor, sonra yeniden tek mavi gözünü öfkeyle kısıyordu.

“Hadisene be Pocks! Çal şu ıslığını da rüzgâr çıksın artık!”
“Boşuna Kızılsaç, boşuna! İnanamıyorum.”
Yine de yanaklarını şişirdi Pocks. Esmer suratını çirkinleştiren yara izleri şimdi daha da büyük görünüyordu. Yavaştan bir ıslık tutturdu:

Gel, kardeşim rüzgâr,
O yabanıl köpek beni ısıracak.

Gel, kardeşim rüzgâr,
Niyeti beni parçalamak…

Es artık es, ayaklan artık rüzgâr,
O yabanıl köpek beni ısıracak.

Ormanı, denizi aş da gel,
Niyeti beni parçalamak…

Adamlar gözlerini kıyı gemisinin yelkenlerine dikmişler, heyecanla bakıyorlardı. Boşuna! En ufak bir esinti bile yoktu. Yelkenler laçkaydı, gevşemiş kalmıştı.

“Gözlüğümün üzerine bahse girerim ki şu kahrolası poyraz çıkmayacak,” dedi Anton Kaptan.
Anton Kaptan, gözlüğünü ortaya koydu mu, tamamdı; o zaman akan sular dururdu.
Hay Allahın belası! diye düşündü Dorcelino. Şu poyraz yarım saat içinde çıkmazsa ancak yarın ikindide, sular yükselince Macau’da olabiliriz.

Hepsi de denizden esecek rüzgârı dörtgözle bekliyordu. Kara tarafında Alagamar feneri, gecenin içine karatahtadaki tebeşir çizgilerini andıran çizgiler atarken, ötelerde, dışarıda, gökyüzü kapkaraydı.

Gemi, liman ağzındaki ölü dalgalar üzerinde yalpalıyordu. Özellikle güçlü bir dalga omurgaya vurdu mu da şöyle bir sarsılıyordu olduğu yerde.

“Senin saat ne diyor, Dorcelino?” diye sordu Eusebio.
Dorcelino, cebinden kocaman bir saat çıkardı. Bu saat çok Önemliydi onun için, babasından kalmıştı ona.
“Dokuz,” dedi Dorcelino, hoşnutsuz.
“Öyleyse bugün giremeyiz artık içeriye!”
“Ya ne bekliyordun?”
“Bizim babalık birazdan toplatır yelkenleri. Bahse girer misin?”
Anton Kaptan, söyleneni duymuş gibi, kaptan köşkünden seslendi:
“Yelkenler mayna, çocuklar! Bugünlük bu kadar. Yarın yeni bir gündür!”

Güverte parmaklığının üzerine tırmanan Pocks, kaptan köşkünün üstüne uzanmış, uyumakta olan Chicao’ya seslendi:

“Hey Chicao, yelkenler toplanacak! Uyuklamanın sırası mı ulan?”

Chicao, güverteye atlayıp anayelkeni toplamak için Pocks’a yardım etmeye koyuldu.
Bucurgattan düğümleri söküp halatları boş bıraktılar. Direnerek inleyen yelkenler yavaş yavaş inip direklerin çevresine düştüler.

“Hadi gel de mizenadaki Dorcelino ile Eusebio’ya yardım edelim!”

Mizena yelkeni bütün yelkenler içinde en huysuzudur. Belki de geminin ortalarına düştüğü için.
Dorcelino’nun örme gömleği ter içinde kalmıştı.

Pocks homurdandı: “Böylesini de hiç görmedim. Böyle yapış yapış olan bir adam! Ne zaman belaya çat- sak, suda boğulmuş fareden farkı kalmaz!”“Adam dediğin, tepeden tırnağa terler böyle.”

Dördü birden mizena yelkenini indirdiler.
Bu arada Kizılsaç ile lostromo Lucas da flok yelkenini indirmişler, sağlama almışlardı. Yeniden kaptan köşkünün üzerine çıkan Chicao, kollarını başının üzerinde kavuşturup gökyüzüne baktı. Yıldızları en iyi böyle seyrediyordu. Bakışları direğe yöneldi ve orada, yalnız kendisinin görebildiği şeyleri gördü.

Gemi ne zaman sallanmaya koyulsa direk küçük bir daire çizmeye başlıyor, sanki koca bir bilardo ıstaka- sıymış gibi çeşitli yönlere dağılmış yıldızları dürtmeye çalışıyordu. Chicao, arkadaşlarına hiç açmazdı bunu, ne dediğini anlayamayacaklarından kuşkusu yoktu.
Çok geçmeden Kızılsaç da tırmanıp Chicao’nım yanına oturdu, yeni bir mısır yaprağı sigarası yaktı.

“Allah kahretsin! Çoktan içerde olabilirdik. Şimdi işin yoksa sabaha kadar bekle dur.”
“Ne fark eder, ha bugün, ha yarın!”
“Elbette, sana göre hava hoş, Joaninha nasıl olsa bekliyor seni. Ya ben? Bende şans nanay.”
“Ben şimdi Joaninha’yı düşünmüyorum.”
“Yok yahu! Sen beni enayi mi sandın? Öyleyse neden; neden şuraya uzanmış göğe bakıp duruyorsun öyle?”
“Hiçbir şey düşündüğüm yok. Söyledim ya sana.”
“Bugün içeri girebilseydik… Ben…” Kızılsaç sustu.
“Sarı Margarida garanti bekliyordur seni.”
“Ulan ne dümenci herifsin; yine numara yapıyorsun.”
Chicao güldü. Gözleri, Alagamar deniz fenerinin, denizi tarayıp geminin hemen dibine kadar ulaşan ışı- ğındaydı. Biraz ötede, Lucas, küpeşteye yaslanmış, An- ton Kaptanla konuşuyordu:
“… şey işte, sanırım alacağım. Öyle bir gömleğe hevesim var işte. Benim o eski gömleğe katlanamıyorum artık. Ne zaman giysem bozuluyorum. Bir dahakine şöyle mavi bir gömlek alacağım.”

Chicao’nun kirpikleri ağırlaşıyordu. Kızılsaç’ın hâlâ konuştuğunun, gevezelik etmeye bayıldığının farkındaydı ama, uyku ağır basmıştı sonunda. Chicao yanına dönüp uykuya daldı. Çok geçmeden ötekiler de uyudu ve onlarla birlikte, deniz yolcularının yoldaşı kutsal anamız da.

Yelkenli yük gemisi Ricardo Barreto’dan daha güzeli yoktu. Büyük, temiz, bakımlı, gösterişli, hem de incecikti. Ayrıca, olsa olsa ancak çok büyük yelkenlilerde görülebilecek bîr süsü vardı: Bordasında, dört karış genişliğınde bir kuşak. Ne deniz havasıyla, ne suya dalıp çıkmalarla ne de tuza batmış fırtınalarla sararmamış olan yelkenleri, çiçekler gibi bembeyaz parıldardı.

Poyraz daha sabahtan esmeye başlamıştı, ama gemiciler yelkenleri ancak saat ikide yisa edebileceklerdi. Gemi, yalnız yelkenlilerin girebildiği Rio Açu Neh- ri’nin ağzında bekliyordu. Sular burada sevecendir, gelip geçen gemilerin burunlarını okşar, ama zaman zaman ayaklandığı, eşi görülmemiş bir kötülüğe kapıldığı da olur. Kimileri bundan gelgit olayının sorumlu olduğunu öne sürerler; oysa gerçekte, dalgaların birden somurtarak gerilemesinin ve sonunda bütün bütüne yok olmasının gelgit olayıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ma- cau’nun en yaşlısı ihtiyar Malachias’ın vaktiyle anlattığına göre, suların küskünleşmesinin nedeni, bir geminin sefere çıkıp da geri dönmemesi, ya da bir başkasının sonsuza dek denizin derinliklerine gömüimesiymiş. Ama bugün, Rio Açu’nun suları duyduğu keyifle kaba- rıyordu böyle, bütün kuzeydoğu kıyısının en güzel gemisini, Ricardo Barreto’yu kabul edecekti de ondan.

Gemiciden çok aşçı olan Pocks, bu bekleme süresi içinde yemeği hazırlamak için yararlandı.

“Şu pastırmanın kokusuna diyecek yok, Pocks!”

Ve Pocks, duyduğu keyiften dört köşe oluyordu; bütün gemide, milletin tadına doyamadığı pastırmalı kuru fasulyeyi onun gibi yapabilen tek bir kişi bile yoktu.

Dorcelino’nun saati ikiyi on iki geçe, Anton Kaptan, yelkenleri fora etmelerini bildirdi. Bu kez bütün gemiciler büyük bir zevkle işe giriştiler. Üstelik Kızıl- saç, bir de şarkı tutturmuştu. Elbette! Denizden gelenler karaya hemen ayak basmaya can atarlar. Bir gemici için en kötüsü denizle kara arasında kalakalmaktır. Yeniden deniz özlemine kapılmadan önce karaya çıkmak ister gemici; dinlenmek, rahatlamak ister; kadın ister.

Yelkenler daha yeni yisa edilmişti ki denizden esen rüzgâr bir canavar gibi üzerlerine saldırdı. Ricardo Bar- reto, su yüzeyinden bir karış yükselir gibi oldu. Gemi bir anlığına suyun üzerinde, sanki soluk almak istiyor- muşçasına hareketsiz kalarak havalandı, ama çok geçmeden ileriye doğru kaydı gitti.

Anton Kaptan’ın elleri dümen çarkındaydı. Gücü kuvvetiyle ondan çok daha üstün olanlar vardı, ama bu gözleri zayıf ihtiyar yok mu, bir bakışta ve iskandilsiz deniz dibini okumakta, girişteki sürüyle kum yığınını tanımakta topunu yaya bırakırdı. Rio Açu’da büyümüş, hayatını burada geçirmişti. Onun içindir ki bu rota üzerinde dümeni hiç kimseye bırakmaz ve kıyı yelkenlisi, Anton Kaptan’ın ellerinden aldığı buyrukları harfi harfine yerine getirirdi. Tekne yoluna devam etti, uyarı işareti olsun diye sopalar saplanmış kum yığınlarının arasından dosdoğru ilerledi.

Yengeçlerle, çağanozlarla, pis kokulu çamurla dolu bir parça dolma toprağın ötesinde, çirkin, kara ve yıkılmaya yüz tutmuş Alagamar feneriyle kara göründü. NataPdan, Recife’den, Maceio’dan yeni haber almak isteyen balıkçı tekneleri yelkenliye İyice yaklaştılar.
Kıyı şeridi ve sonra da tanıdık teknelerle dolu liman görünmüştü işte. Hepsi de buradaydılar işte: Poten- gi, Maria Nina ve hiçbir fırtınaya pabuç bırakmadığı, her tehlikeyi göze aldığı, delişmen olduğu söylenen Tanrının Parmağı. Bu tekne, Damasceno Kaptan’ındı. Birkaç kez satışa çıkarılmış, ama almak isteyen çıkmamıştı.

Kent, yelkenleri açılmış belki bin tane direğin oluşturduğu bir ormanın ardında saklıydı. Şu anda Ricardo Barreto, hüzün dolu bir yerden geçiyordu: İçme suyunun dağıtıldığı yerden. İçme suyu, Barreira Kıyısı’ndan teknelerle getiriliyor, halka, haklı haksız dağıtılıyordu. Yoksullar, ellerinde eski gaz bidonlarıyla, sabırla sıralarını bekliyorlardı. Ama susuzluk, Macau’nun kente çökmüş tek belası değildi: öbür uçta da tuzlalar yer alıyordu, bembeyaz, korkunç, ölümcül tuzlalar. İnsanların sağlığını ve gözlerindeki ışığı söndüren tuzlalar. Katil tuzlalar. Sipsivri tuz tepeleriyle, Tanrıya kafa tutar- casına dimdik yükselen tuzla memeleri.

Chicao gülümsedi.
Kızılsaç şöyle bir yüzüne bakıp, “Demek öyle,” dedi, “demek onu düşünmüyorsun ha!”
“Güzel bir gece olacak…”
Kızılsaç’ın gözleri hüzünle doldu. Ne şanssız biri olduğunu düşündü. Joaninha gibi bir kadın bulamıyordu. Onun gibi bir kadınla evlenebilirdi bile.
Joaninha, gaz atmak üzere Dom Miguel’in dükkânına gelmişti.
Ricardo Barreto’nun seferden döndüğünü duyan Dom Miguel, anlamlı bir bakışla baktı. “Ee joaninha, sevinçli misin bakalım?”
“Pek değil.”
“Hmm. Siz kadınlar yok musunuz, nedense düşündüğünüzün hep tersini söylemek zorundasınızdır sanki.”

Joaninha güldü, gaz şişesini alıp sokağa çıktı. Yürüyüşünden yaşama sevinci, şirinlik, gençlik taşıyordu. Eve gelince şişeyi mutfağa bıraktı ve odasına girerken düşündü: ‘Çok, hem de çok mutluyum. Birazdan Chicao gelir. Erkek dediğin onun gibi olur. Birazdan ellerim düz, kara saçlarını okşayarak sırtından aşağı inecek, hep daha aşağıya doğru. Onun bedeni… eti… Aşk harika bir şey.’
Oturma odasında tığ işleyen Cristina Teyze, Joanin- ha’nın keyifle güldüğünü görünce, “N’oluyor, Joaninha, nen var?” diye sordu.

“Bil bakalım!”
“Geldi, değil mi?”
“Geldi mi? Kim?”
“Kim olacak canım!”
“Evet Teyze, Ricardo Barreto geldi.”
“Onun için mi böyie keyiflisin?”
“Keyifsiz mi olmalıydım?”

Cristitıa Teyze, nasıl da anlayış gösterirdi ona! Eh işte, o da gençti bir zamanlar, yaşama sevinciyle dolu ve güzeldi. O da erkekleri aşka getirmiş, o da bir denizciyi sevmişti; zaman zaman seferden donen bir denizciyi. Ama çok yıllar önceydi bu, gerilerde kalmıştı. Zaman, Cristina Teyzenin hayatında güzel olmuş her şeyi yıkıp bozmuştu. Şimdi yaşlıydı artık, yalnızca dualarla ve tığ örgüleriyle haşir neşir oluyordu; gizli gizli kendi gençliğini anımsarken, başkalarının mutlu olduğunu görmekten zevk alıyordu. Anılarıyla ilgili çok şey anlatabilirdi aslında, ama hepsini kendine saklıyordu. Biçimi bozulmuş, şişkolaşmış şu bedeni görenler, ona inanır mıydı? Elinde olmaksızın hafiften bir iç geçirdi. Joaninha aynanın karşısına geçmişti.

“Kendini güzelleştirmeye bak kızım! Güzelleştir kendini. Erkekler güzelse severler bir kadını. Zaman geçip gidince…”

Joaninha üstündekileri çıkarmış, iç giysisiyle kalmıştı: açık çay rengindeki teniyle iç giysisinin sarısından keskin bir çizgiyle ayrılan bu körpe, eşsiz bedeni birkaç metrelik ucuzundan kumaş örtüyordu. Saçlarını taramaya başladı. Acaba nasıl bir saçtan hoşlanırdı Chi- cao? Yandan mı ayırsaydı? Yoksa alnında bir kâkül mü yapsaydı? Arkaya mı tarasaydı saçlarını? Yoksa ortadan mı ayırsaydı? Aman sen de! Şöyle ya da böyle, nasıl olsa hoşuna giderdi onun!

Birden aşağı indirdiği ellerini dipdiri göğüslerinin üzerinden geçirip özlemle fısıldadı: “Ah, Chicao!”

İniltiyi duyan Cristina Teyze, başını kaldırdı, Jo- aninha’mn, bedenini okşadığını gördü. Gülerek tığ işinden çekti elini. “Ya, işte böyle Joaninha. Tanrıya şükret ki iki mandalinan var. Benim koca toplardan hayır mı gelir bana artık!”

Joaninha da gülmekten alamadı kendini.
Cristina Teyze, konuşmasını sürdürdü: “Sen gül hele, gül! Benim yaşıma gelince anlarsın bu sıcakta bunları sürüklemenin ne demek olduğunu…”

Hava kararmaya başlamıştı. Zar zor doğrulan Cristina Teyze, lambaya doğru sürüklendi, yaktı lambayı. Joaninha rahat rahat giyinmeli, sevdiceği için süslemeliydi.

Sonunda saçlar ortadan ayrıldı. Birazcık pudra, bir iki damla da güzel koku. Böyle iyiydi işte. Joaninha güldü. ‘Evet,’ diye düşündü, ‘çok güzelleşrim doğrusu. Erkekler peşime takılıyormuş, tutkulu gözlerini benden ayıramıyorlarmış, bana göre hava hoş! Şimdiye dek tanıdığım erkeklerin topunu bir küpe doldursam, Chi- cao’ya benzeyen tek bir erkek bile çıkmaz o küpten.’ Odadan çıkıp evin kapısının önüne dikildi.

Damasceno Kaptan, balıkçılar kıyısından evine dönüyordu. Joaninha’mn önünden geçerken durdu, genç kadını tepeden tırnağa bir süzdü,
“İyi akşamlar, Roçado Limanı’nın güzeller güzeli! Vay canına! Ama bugün harika bir güzelliğin var Joaninha! “
“Hıh, ben hep böyle güzeldim.”“Ama bugün her zamankinden çok daha güzelsin!”

Ağlarıyla, bir ipe dizip sırtına attığı balıklarıyla Damasceno yürüdü gitti. Balıktan dönen başka erkekler de vardı. Tuzla işçileri de yorgun argın evlerine, karılarına, çocuklarına dönüyorlardı. Onların yaşadığı hayat balıkçıların ve gemicilerinkine göre çok daha güçtü.

Cristiııa Teyze, lambayı oturma odasına götürdü, karşı duvarda, ellerinde anahtarlarıyla aziz Peter ve konsolun yukarısında da kocaman rakamlarıyla takvim göründü. Çıplak duvarın bazı yerlerinde sıvalar dökülmüştü. Cristina Teyze, dua etmek üzere yatak odasına çekildi.
Joaninha, huzursuzluğunu nasıl bastıracağını bilemiyordu. Cbicao neden hâlâ görünmemişti? Gemiyi gelir gelmez boşalım azlardı ki, ertesi günü beklerlerdi hep. Peki Chicao nerede kalmıştı? Neden uzun sürmüştü böyle? Dostlarıyla karşılaşmış olmalıydı. Belki de meyhanedeydi, içiyordu. Yoksa kimbilir belki de pazarda alışverişteydi. Gittiği yerlerden haber almak isteyenler alıkoymuşlardı onu belki de…

Saatin akrebi ilerlemişti.
Saat dokuza doğru Joaninha kararını verdi. Gıcırtıyla açılan kapıyı itti, lambanın fitilini kıstı,

“Cristina Teyze!” diye seslendi, “ben çıkıyorum, birazdan dönerim!”

Gece kapkaranlıktı, ne soğuktu ne de sıcak. Joaninha evden uzaklaştıkça daha da öfkeleniyordu. Şu Chicao yok mu, kesinlikle o kanlardan biriyle, Dörtyolkö- şesi’nde oturmuş, o utanmaz, sürüp sürüştürmüş sarışınlardan biriyle bira içiyordu. Kimbilir, belki de timsahı andıran şu utanmaz cadının, sarı Margarida’nın evindeydi…

Roçado Limanı’ndan genelevlerin bulunduğu kesime uzunca bir yol vardı, ama Joaninha hızlı yürüyordu. Sonunda hedefine, kalabalık, kötü ışıklandırılmış caddelere ulaştı. Buralar, limanda sürüyle teknenin demirli olduğu zamanlardaki gibiydi yine; ortalık gemi adamlarından geçilmiyordu. Bütün bu adamlar, hanidir perhizde oldukları için, şimdi alkolden çok kadına düşkündüler. ‘Piranhalar gibi yırtıcıdırlar,’ diye düşündü Joanin- ha, kalabalık arasından kendine yol açmaya çalışırken. Kendisiyle konuşmayı göze alamayan, tuza batmış, güneş yanığı, aç kalmış yabaniler! Bu adamlar Joaninha’yı tanıyorlardı. Bu güzelin hiç şakası olmadığını bilirlerdi. Erkekler, erkekler, dört bir yanda erkekler. Köşe başlarında dikili duruyorlardı. Genelevlerin pencerelerinden sarkıyorlardı. Gidiyor geliyorlar, herhangi bir kadın boşaisın diye bekliyorlardı. Ve evlerden kahkahalar, gürültü patırtılar, alkol kokuları yükseliyordu.

Joaninha, Margarida’mn pansiyonunun önünde durdu. Bir iki adamı kenara itip içeriye göz attı ve kapı yarı açık durduğu için evden içeri daldı. Şehvetli bir yosma gibi gıcıklayan hafif ışık, loşluğu daha da loşlaştı- rıyordu. Dökülmüş içkilerden ıslanmış masa örtüleri yerlere kadar sarkmıştı. Erkekler, kucaklarına oturttukları kanlara sarılmışlardı. Sigara tüttürüyor, içki içiyorlardı. Bayağı bayağı da gülüyorlardı. Bir de baygın müzik olsa tablo bütünlenecekti.
Joaninha, nerdeyse tükürecekti duyduğu tiksintiden.

Chicao’yu görür görmez, gözlerinde şimşekler çaktı. İşte yanılmamıştı. Tam da düşündüğü gibi o sarışınlaydı işte! Boyalı, sarhoş, saçları bigudilerle kıvrılmış ve beyaz bacakları yukarılara kadar çıplak.
Joaninha, masanın dibine kadar sokuldu, ellerini kalçalarına dayadı.
Kadm, ayağa kalkıp korkuyla sandalyesine oturdu. Joaninha’ya bakan Chİcao güldü.

“Nasılsın sevgilim?”
“Yürü bakalım Chicao! Seni almaya geldim!”

Kardeşim Rüzgâr, Kardeşim Deniz

“Sen önden git, ben dnha sonra gelirim.”
“Hemen kalkmazsan evden içeri adım atamazsın.”
“Öyle olsun.”

Joaninlıa dönüp gitti. Joaninha’nm öfkeden köpürdüğünü bilivordu Chicao… ya da büyük özlem içindeydi.
Yolda Joaninha, kendisine yiyecekmiş gibi bakan herifleri gözden geçirdi ve birden, erkeklerin pis yaratıklar olduğuna inandı. ‘Hayvanlar!’ diye düşündü, ‘hayvanlar!’

Chicao daha bir süre oturduğu yerde kaldı. Sonra, cebinden bir tomar para çıkarınca, yanındaki kadının gözlerindeki parıltıyı gördü. İçki parasını ödeyip kalktı, kadına da bir banknot fırlatıp yola koyuldu.

AŞK

Chicao’nun gerçek bir denizci olduğu, uzaktan anlaşılırdı: Geniş sırtıyla, güçlü kollarıyla, yanıklığıyla, güler yüzlülüğüyle, kavgacılığıyla, kadınlarla senlibenli olabilmesiyle, hem bedence hem de ruhça sarhoşluğa yatkınlığıyla tam bir denizciydi o. Bütün denizcilerde görülen o sallantılı yürüyüşe sahipti. Daracık pantolonunun yukarısında adaleli bir göğüs, kemerinde dalaşmaya hazır bir bıçak. Elleri nasır içindeydi. Teninde güneşin parıltıları vardı. Gece vakti caddeleri arşınlarken, hep Joaninha’yı düşünüyordu. Sol omzuna attığı keten ceketinin cebinde Joaninha için bir de armağan vardı. Armağanı Natai’den satın almıştı. Cebini yoklayan Chicao, gülümsedi, çünkü Joaninha’mn şu sırada öfkeden köpürdüğünü, onu ne yapıp edip rahatlatması gerektiğini biliyordu.

Joaninha’yı seviyordu, bu açıktı ve Joaninha’ya, bir denizcinin sadık olabileceği kadar da sadıktı. Denizcilerin her limanda bir dostu vardır, bunu dışında, herhangi bir yerde de bütün ötekilerden önemli olan bir de sevgilileri. Chicao’nun sevgilisi, uzun yıllardan beri Joanin- ha’ydı. Doğrusu Joaninha bunu hak ediyordu. Üzerine tuz kokusu sinmişti. Bütün bedenine. Dipdiri göğüsleri tuzlanın piramitleri gibi yükseliyordu; göğüslerinin koyu renkli tomurcuklarında nefis bir tat vardı.

Chicao gülümsedi. Bu gece onun gecesiydi. Aşka ve dünyanın bütün sevgilerine ayrılmış bir gece.
Joaninha’nın evine ulaştığında kapıyı kapalı buldu. İçerde ışık yoktu.
Evet, kapı kapalıydı ama, açmak için bir omuz atması yetecekti. Bu arada kilit kırılacak olursa kapıya bir sandalye dayamak, ertesi sabah bir yenisini takmak gerekecekti.

Biraz takırdadıktan sonra, kilit kendini koyverdi. İçeri giren Chicao, bir kibrit çakıp lambaya tuttu, fitili yükseltti. Oda aydınlanınca, aziz Peter’in resmiyle yeniden buluşmanın zevkine vardı. Chicao da, aziz Peter’in resmini görünce gülümseyen bütün denizciler gibi gülümsedi.

Cristina Teyze, küçük odasındaydı, olaylı geçecek bir gecenin beklentisi içinde sevinçliydi. Chicao susamış olsa gerekti, çünkü bardağın su testisine çarptığı, yere su damlalarının düştüğü duyuldu.

Derken, Chicao, Joaninha’nın kapalı duran kapısına vurdu. Cristina Teyze kulak kesilmişti. Şu Chi- cao’nun, sabrının taşıp kapıyı kıracağı kesindi.

Tam da üstüne basmıştı. Chicao tek omzuyla karşısındaki engele yüklendi. Bütün kapılar ancak zor kullanırsa açılıyordu ona. Şimdi odadaydı artık.

Joaninha öfkeyle yattığı yerden doğruldu.

“Körolası herif, defol!”

Ama Chicao’nun aldırdığı yoktu. Sakin bir hareketle gömleğini çıkardı, bir iki metrelik ucuz kumaşın altında öfkeden tir tir titreyen esmer bedene gülümseyerek baktı. Şu görülmemiş güzellikten vazgeçeceğini mi sanıyordu bu kız yoksa? Başka bir kadınlaydı ve susuzluğunu gidermek için iki şişe bira içti diye ceza mı ödeyecekti? Denizin bıraktığı tuz tadını ağızdan silmek için bira içilmesi gerektiğini, salt bu yüzden, gırtlağını tazelemek için o kadınla oturduğunu anlayamıyor muydu bu kız? Yatak delisi bir domuz olmadığını, o orospuyla hiçbir ilişkisi bulunmadığını ona kanıtlayacaktı. Nasıl istiyorsa Öyle düşünsündü, öylesine sevinçle beklediği bu geceden yoksun kalmaya hiç niyeti yoktu…

Joaninha, öfkeli bir kedi gibi atıldı Chicao’nun üzerine; pavuryalarla dolu balıkçı ağını parçalamak isteyen bir köpekbalığından daha da korkunç bir tutkuyla atıldı. “Defol git burdan, köpek herif!” diye bağırdı.

“Budalalık etme, Joaninha. Buradayım ve burada kalacağım!”
“Kalmayacaksın!”
“Hem de nasıl. Burada uyuyacağım.”

Chicao, Joaninha’ya yaklaştı. Genç kadın tırnaklarıyla, dişleriyle saldırdı. Chicao’yu tokatlamak, paralamak istiyordu. Ama Chicao, Joaninha’yı bileklerinden sımsıkı yakaladı, güldü.

“Budalalık etme, Joaninha.”

Delikanlının sesinde, Joaninha’nın için için sezinlemekle birlikte şu anda ne olduğunu tam anlayamadığı bir kısıklık vardı, sevecenlikle dolu bir kısıklık. Gururu derinden incinmiş olan Joaninha, jundan başka bir şey düşünemiyordu: Chicao ona gelmektense, ne idüğü belirsiz bir kadınla baş başa olmayı yeğlemişti.

“Chicao, git artık, Allahaşkına git, Santa Luçia’nm aşkına! Git, yoksa öldüreceğim seni!”

Ama Chicao gitmedi, genç kadını da bırakmadı. Joaninha’nın kestane gözleri yaşlarla doldu; daha kötü ne söyleyebilirdi, bilemiyordu.
Chicao, parmaklarını gevşetti ve ansızın Joaninha’yı kendine çekti. Genç kadının şimşek hızıyla atılan kolu Chicao’nun belindeki bıçağı çekip çıkardı. Geri geri gitti, güldü. Gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne yayılan bir gülüşle…

{{ reviewsOverall }} / 5 Kullanıcılar (0 puanlar)
Bu yazının puanı
Yorumlar... Yorum ve puan bırak
Order by:

Be the first to leave a review.

User AvatarUser Avatar
Doğrulandı
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Yorum ve puan bırak

BENZER İÇERİKLER

Selindrella – Türk Kızının Sofisi

Editor

Altın Işık-Ziya Gökalp

Editor

Gecemi Aydınlat

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası