Roman (Yerli)

Küller

Halide Nusret Zorlutunanın 19 yaşında kaleme aldığı ilk romanı Küller naif bir aşk hikayesinin ailenin genç kuşak fertlerinden birine mektuplar aracılığıyla anlatılmasından oluşuyor. Büyük bir aşkın film tadındaki hikayesi olan Küller sizi yer yer şaşırtacak, bir sevda hikayesinin ne demlerden geçtiğine tanıklık edeceksiniz. Kıskançlık duygusunun aşkla iç içe geçmesi romanı besleyen yegane durumlardan, pişmanlık ise tüm bunların sonucu… naif aşklara yelken açmak, masum aşkların zamanına doğru nostalji yapmak isteyenler için nadide bir roman Küller.

***

HÜZÜN, TEBESSÜM, SEVGİ ve KISKANÇLIKTAN GERİYE KALAN KÜLLER

Halide Nusret Zorlutuna, edebiyat tarihimizde daha çok şair olarak bilinir; fakat dikkatlice bakıldığında onun yazarlığı da öne çıkar. Onun bu yanını görenler azdır. Kızı olan romancı Emine Işınsu Öksüz, anasının duyarlı bir romantik olduğunu belirtir. Onun bütün eserlerini okumuş bir araştırmacı olarak, eserlerinde hüzünle iç içe gelişen bu romantik yanını, açık bir şekilde gördüğümü söyleyebilirim. Romanlarındaki figürler, duygu yoğunluğunu gözyaşlarıyla dışa vururlar. Halide Nusret, eserlerinde kadın psikolojisi üzerinde durur; hüzün ve romantizmle beslenen bir duyarlılığı yansıtmaya çalışır.

Onun ilk romanı Küllerdir. 1919’da Ümit Mecmuası’nda tefrika edilen bu eser, 1337/1921’de Ümit Külliyatı arasında, Sühûlet Matbaası’nda basılmıştır (İst., 1337, 79s.). Muhayyel bir konuyu ele alan romanda, Ali Namık’ın kıskançlığı yüzünden, eşi Suzan’ı zehirlemesi ve ölümüne sebep olması anlatılır. Romandaki dolantılar, mektuplardan ve hatıra defterinden aktarılır, böylece okur yaşananları öğrenme imkânı bulur. Yazar sevgide kıskançlık konusunu, etkili bir şekilde dile getirir. Evrensel bir konu olan kıskançlık, pek çok yazara konu olmuştur. Sözgelimi ilk akla gelenlerden biri Nahit Sırrı Örik’in Kıskanmak (1946) romanıdır.

Halide Nusret, bugün Benim Küçük Dostlarım (1948) ve Bir Devrin Romanı (1978) adlı anı kitaplarıyla tanınmaktadır. Onun yazar olarak tanınmasını sağlayan romanı Sisli Gecelerdir (1938). Beyaz Selvi (1945), Büyük Anne (1971) romanlarından sonra, dikkate değer ve kendisinin de en çok beğendiği romanları Aydınlık Kapı (1974) ile Aşk ve Zaferdir (1978). Bu romanlarda aşkın ve duygusallığın öne çıktığı görülür.

Söz konusu olan Küllerde, sevgiyi kıskançlıkla bitirmenin yanlışlığını görürüz. Yaşarken kıymetini bilmediğimiz can dostumuzu yitirdikten sonra, aramamız ve yüceltmemiz konusundaki düşüncelerimizi sorgulamaya başlarız.

Küller romanı üzerine ilk değerlendirmeyi yapanlardan biri, Servet-i Fünun edebiyatının değerli sanatçısı Cenap Şahabettin’dir. Peyâm-ı Sabah’ta “Küller: Hüzün ve Tebessüm” başlıklı kitap tanıtımına yönelik edebî eleştirisinde, bu eseri konu, olay, şahıslar, zaman, mekân ve üslûp bakımından başarılı bulduğunu belirtir. Küllerin “tabiî, zarif, sarih, güzel ve pek mûnis” bir üslûpla yazılmış olduğunu ifade eder. Romanda yalnızca, erkek kıskançlığının tahlilini, noksan ve bazı noktalardan gerçeğe aykırı bulur.

Bu ayrıntılı değerlendirmeyi, aslına bağlı kalarak -bazı kelimelerin anlamlarını parantez içinde vererek- okuyuculara sunuyoruz.

Romanı da eski yazıdan yeni yazıya aktarırken, aslına bağlı kaldığımızı, bugünün şartlarına göre bilinmesi zor olan kelimelerin anlamlarını parantez içinde verdiğimizi belirtmek isteriz.

Eserin ilgiyle okunacağını umuyoruz. Yazarın diğer eserleri arasında Küllerin de yer almasının edebiyat tarihimize katkı sağlayacağı kanısındayız.

Hüseyin Tuncer

KÜLLER: HÜZÜN VE TEBESSÜM

“Küller” Halide Nusret Hanımefendi’nin yetmiş beş sahife-lik bir hikâyesidir. Ve bu defa emin ve müsterih (rahat) olunuz, hakikaten bir “kadın yazısı” karşısındayız. Müennes (dişil) imzalı eserlerden çoğunun bıyıklı, sakallı, kalem oyuncuları marifetiyle vücûda geldikleri keşf olunalıdan beri pek haklı olarak emniyetsiz olduk; kadın eseri, diye bir kitap gösterdiler mi, “acaba?” demekten men’-i nefs edemiyoruz (nefsi önle-yemiyoruz). “Küller” öyle bir muharririn (yazarın) cinsiyeti şüphe götüren bir mensûresi değildir. Halide Nusret Hanım, filhakika (hakikaten) mevcuttur ve kendi dimağı (beyni) ve kendi eli ile yazıyor; derakab (hemen) ilâve edelim ki, pek de güzel yazıyor. Bu pek mümtaz (seçkin) edibenin şimdiye kadar manzum ve mensur hayli âsârını (eserlerini) okudum; hepsinde müştereken (ortak olarak) büyük bir hissiyet, sıcak bir samimiyet ve pek mûnis (canayakın) bir üslûp bulmuştum. Şairemizin bu meziyyâtı (üstün özellikleri) “Küller”de daha müterakki (ilerlemiş) ve daha bâriz bir surette tecelli ediyor (görünüyor). Eserin son satırına vasıl olmadan (gelmeden) kaç kere ve kaç kerre içimden: “Ya Rabbi, bu Küller’de ne kadar ruh ateşi ve ne kadar kızıl his alevi var!” dedim. Filvaki (gerçekten) kıssaya baştan başa samimi bir sıcaklık müstevlidir (yayılmıştır); hikâyede bir cümle yok ki, içerisinde darbân-ı kalb (kalp vuruşları) ve hararet-i dem (kan sıcaklığı)hissedilmesin. Bütün müddet mütalaanızda (okumanızda) şakağınızı galeyan ile seven ve delice kıskanan hummalı göğse tatbik etmiş gibisiniz. Zira, “Küller”in mevzuu bir aşk ve çılgın bir gayret-i âşıkânedir (âşıkça gayrettir). Cümleten nakledeyim: Ali Namık -Beyrut Sultanisi ile Mekteb-i Mülkiyede okumuş bir devr-i Hamidî (Abdülhamiddönemi) genci- İstanbul’da alettesadüf (tesadüfen) tanıdığı Suzan’ı seviyor ve onunla evleniyor. Suzan “Güzeldi. Kaşları, gözleri, alnı, dudakları hep ayrı birer kâinat gibi canlı ve mânâlı idi. Bazen on dört yaşında hırçın bir çocuk, bazen on altı senelik ömrünü büyük vâlidesinin dizleri dibinde geçiren saf, bîhaber bir vilâyet kızı, bazı gün zâlim, haris (hırslı), haşmetli bir büyük kadın, bazen ince elemlerle solan nazlı bir manolya! … ”

Bu dâima değişen ve her istihâlesinde (değişmesinde) yeni bir güzellikle cezbeden taze, tabiidir ki kocasının aşkını büyük bir çılgınlık derecesine çıkarıyor. Ali Namık, fıtraten (yaratılıştan) kıskançtır. Suzan, bu kıskançlığı kudurtmak için icab eden esbâb-ı (sebepler) sıdk u vefânın (doğruluk ve sözünde durmanın) hepsini izhârda (göstermede) kusur etmiyorsa da ta çocukluğundan beri rast geldiği her erkeğin kendisine meclûbiyetini (tutkunluğunu) Ali Namık’ın gayret-i muzmer-resi (gizli çabası) için tehlikeli bir maye-i ihtimâr (mayalanma)olmadığından hâlî (boş) kalmıyor. Zevcin gönlünde şüphe lâ-yenkatı (durmadan) büyüyen ve iradesini kemiren bir gizli kudrettir. Bir aralık Ali Namık, hekimlerin mühlik (öldürücü) tahmin ettikleri bir hastalıktan musâb (isabet etmiş) olunca kıskançlığı köpürmüş, “Şimdi Suzan’ı, dünyada benden başka bir ferdin daha duymadığına emin olduğum fevka’l-beşer (insanüstü) bir azapla, bensiz geçecek hayatı için kıskanıyordum!” diyor. Ve bir gün anlıyor ki Suzan’ı yeryüzünde başkalarının ihtimal-i perestişine (sevgi ihtimaline) terk ederek ölmek elinden gelmeyecek; onu tesmîm (zehirleme) ile kendisi de intihar ederek toprağın üstünde olduğu gibi altında da beraber kalmak istiyor. Biliriz ki her temayül (eğilim) kuvve-i irademize (irade kuvvetimize) galebe edince (üstün gelince), bir ihtiras olur ve her ihtiras bir maraz-ı iradedir (irade hastalığıdır). Artık Ali Namık, ma’zûrü’l ihtiyârdı (seçme özürlü). Kıskançlık kendisini o cinayet-i mutasevvereyi (tasarlanmış cinayeti) ika’ya (yapmaya) sürüklüyor. Suzan, o pek ince ve çok zeki kadın, zevcinin (kocasının) bütün safahat-ı ihtirasını(ihtiras safalarını) takip ve tarassud (gözetme) ediyor idi; Ali Namık’ın tasavvurat-ı cinâiyesine (cinayetle ilgili tasavvurlarına) nüfûz etmişti; kocasının revolverindeki (tabancasındaki) kurşunları boşaltıyor; hasta Namık kendisine zehir kadehini içirdikten sonra intihar kastıyla revolerine sarılınca onu boş buluyor ve silâhın dipçiğiyle kafasını yaralamakla iktifaya (yetinmeye) mecbur oluyor ve ba’dema (ondan sonra) gittikçe acılaşan bir azab-ı nedâmet (pişmanlık acısı), bir muâtebe-i vicdan (vicdan azabı) içinde ömr-i harâbını (harap ömrünü)sürükleyecek.

Hikâye için Halide Nusret Hanım, şekl-i mekâniyeyi (yerin şeklini) tercihinde fikrince pek isabet etmiştir. Vakıa (gerçek) mekâtibe (ekoller) ile hikâye bi’n-nisbe (nispeten) kolay ve biraz köhne bir çığır olduğu için büyük sanatkârlar istihkar (hor görme) ederler ve sanat yeni güçlüklerle tagaddi (beslenme) ettiğine göre bu istihkar haksız da görülmeyebilir. Fakat burada kalemin bir kadın elinde bulunduğunu ve mekâtibenin (mektupların) oya gibi bilhassa “kadın sanatı” olduğunu hatırlamalıyız. Her kadın biraz “Madame dö Sevinye”dir (Madame de Sevidgne). “Küller”i okuyanlar, ümit varım, Halide Nusret Hanımefendi için de, “Bizim Madame dö Sevinyemiz!” derler; üslûp o kadar tabii, zarif, seri ve güzel…

Eserde mutlaka kusur bulmağa mecbur edilsem belki “erkek kıskançlığı”nın tahlilini nâkıs (eksik) ve bazı noktalarda nefsü’l-emmâre (insanı kötülüğe sürükleyen nefs) muhalif görürdüm. Cinayete sevk eden maraz (hastalık), kıskançlıklar ber-mutâd (alışıldığı üzere) pek abes sebeplerle kudururlar. Öyle malûl (illetli, sakat) âşıklar sevdiklerinin her sözünde, her tavrında, her hareketinde bir eser-i hıyânet (hainlik eseri) hissederler; o kadar ki, hiçbir saniye huzur-ı kalb (gönül huzuru) ile lezzet-i aşkı (aşkın lezzetini) tadarlar. Muhabbetleri göğüslerinde daima burkulan bir kızgın demir olur. Sevdikçe kıskanırlar, kıskandıkça daha ziyade severler, sevdiklerine emniyetleri muhabbetleriyle nisbet-i makûsede (tersine çevrilmiş nispette) eksilir. Ne kadar çok severlerse “şüphe”leri o kadar keskin ve müstebiddir(despottur), ve “şüphe”lerinin en sık şekl-i tecellisi (görünme şekli) mâşukalarına (sevgililerine) işkence olur. Kendi nefisleri gibi sevdiklerini de rahat ve saadetten mahrum yaşatırlar. Kalplerini kemiren kıskançlığın yarı dişleri de sevdiklerinin ruhunu layenkati (ardı kesilmeksizin) yaralar. Onlar için, sekiz sene değil ya, sekiz gün bile bir saadet-i aşkıyye (sevgi mutluluğu) mev‘ûd (söz verilmiş) değildir: Onların sevgileri denilebilir ki, kötü kıskançlıklarından sonra doğar ve buseleri (öpücükleri) bir ısırma nevazişleri (okşamaları) bir tazib(eziyet etme) ve şefkatleri bir kelepçe ve bir boyunduruktur. Sevdikleri helâl oluncaya kadar tahriş, eza (işkence) ederler ve sevdikleri öldüğü veya kendileri tarafından katledildiği zaman, ancak o zaman huzur-ı kalbe (gönül huzuruna) kavuşur ve an-samim (içten): “Oh…” derler. Onlar için nedamet (pişmanlık) acısı yoktur, öldürüldükten sonra ruhlarında yalnız şaşkın, ahmak ve bî-his (duygusuz) bir yorgunluk kalır. Ara sıra ağlasalar bile gözyaşlarının menba’ı (kaynağı) pişmanlık, itab (azarlama) ve vicdan yahud gecikmiş bir terahhumdur(acıma) zannetmeyiniz; onlarda bu nevi taab-ı asabî (sinirli yorgunluk) bir nevi felc-i ev’iye (damarların tıkanması) bu nevi selisü’d-dem (gözyaşını tutamayan) eseridir.

Fakat, belki Ali Namık bu hasta kıskançlardan değildi, ve kendisini katle sevk eden gayret-i maraziye (hastalıklı gayrete) müptela olduğu dâ-i udal (müzmin hastalık) esnasında hudûs ediyordu (ortaya çıkıyordu). Bu hâlde muharrire-i muktedi-renin (güçlü kadın yazarın) tasviri tamamıyla doğru olur ve kendisini bilâ-kayd ü şart (kayıtsız ve şartsız) tebrik etmemiz lâzım gelir. İşte ben de o vazife-i tehniyeti (kutlama görevini) ifâ (yerine getirme) için bu satırları yazdım.

Cenap Şahabettin

BENZER İÇERİKLER

Öç Hikayeleri

Editor

Tutunamayanlar

Editor

Beyaz Zambak

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>