Roman (Yabancı)

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Şeytan

Lev Tolstoy (1828-1910) Anna Karenina’yı bitirdikten yaklaşık on yıl sonra, 1898 Kasımı’nda, Şeytan adlı uzun öyküsünü kaleme almıştır. İlk bakışta, yayınevimizce hazırladığımız Kreutzer Sonat (1890) ile dolaylı da olsa tematik bir bağlantısı bulunan bu uzun öykü, okuru oldukça düşündürecek tuhaf bir ‘kara delik’ çevresinde dönmektedir.

Bizim kültürümüzün tanımıyla, genç bir ‘köy ağası’, babasından kalma çiftliği işletmek üzere köye yerleşir ve orada, kocası şehirde yaşayan genç, hayat dolu köylü bir kadınla bir tür “ihtiyaç giderme ilişkisi” kurar. Derken, kendi sosyal katmanından orta halli bir kızla evlenir, ama önceki ilişki yakasını bir türlü bırakmaz.

Tuhaf olan, Yevgeni’nin başına, köylü kadının değil de, içinde ona duyduğu bastırılmaz arzunun bela olmasıdır. Bu sürükleniş, bizi sınırlı da olsa Tolstoy evrenine sokmakta, orada, onun ‘aile mitosuna’ ve özellikle de kaynağı Schopenhauer’in metafiziğinde de yatan (bkz. Aşkın Metafiziği) cinsel dürtü anlayışına bir göz atmamıza yol açabilecek bir anahtar gibi görünmektedir.

Rusya’da, Tolstoy’un döneminde evlilik kurumu ve boşanma, gerek edebiyatta gerekse de hayatta büyük önem atfedilen ve her iki düzlemde seçkinlerce tartışılan bir konuydu. (Bkz. Kreutzer Sonat’ın ilk bölümleri.) Rusya’nın batısında, yani Avrupa’da, örneğin Fransa’da roman ve tiyatroda, evlilik ve evlilik dışı ilişkiler, aldatmalar, ihanetler oldukça hafife alınabilmekte, Rusya’daki gibi ateşli tartışmaların gündemini oluşturmamaktaydı.

Örneğin Çerniçevski’nin Ne Yapmalı romanı, Rus gençliğinin seçkin katmanı adına bu konuyu tartışmaktaydı. İnsan, evlendikten sonra eski ilişkilerini sürdürme hakkına sahip olamazdı. Bunun gerekçesini aşk da oluşturamazdı. Çünkü, aşk sanılan yoğun tutkular, geçici olabilirdi. Yanlış evliliklerin, taraflardan birini ya da ikisini gelişmekten alıkoyduğu yerde boşanma ancak tartışılabilirdi.

Geçimsizliğin, dengesiz birlikteliğin çocukların yetiştirilmesini ve eğitimini de olumsuz etkileyeceği ve bu durumda boşanmanın evliliği sürdürmekten daha doğru olacağı anlayışı gerek edebiyatta gerekse de yaşanan hayatta benimsenmişti. Bu tartışmaların sürüp gittiği bir dönemde Tolstoy, girişine, “Öç almak bana özgüdür” diye çevirebileceğimiz İncil’den bir cümle koyduğu Anna Karenina’yla okurların ve aydınların karşısına çıkar.

Kocası Aleksey Aleksandroviç’e rağmen Vronski adlı genç bir subayla yaşadığı yasak aşkın sonucunda Anna intihar etmektedir. Tolstoy’un kahramanına layık gördüğü bu son ile İncil’den alınma cümle bir araya getirildiğinde, yazarın bir tür tanrısal adalet anlayışına sarılıp sarılmadığı çok tartışılmıştır. Bu konuya, Anna Karenina romanına eklediğimiz “yorum” yazısında ayrıntılı olarak değineceğiz.

Ancak ailenin, ama en başta Tolstoy’un kendi sosyal varlığını hem ayakta tutmasını mümkün kılan hem de ona bu sosyal statüyü sağlayan aile modelinin, Tolstoy için bir tür aile mitosu, ideal, masalsı bir aile birlikteliği anlayışıyla ilintili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tolstoy’un bir mizojen, yani kadın ve evlilik düşmanı olduğunun hem kendi güncelerinden hem de karısının anılarından rahatlıkla çıkartılabileceği ileri sürülüp durulur.

Bu bağlamda ideal aile ile aile mitosu ile evlilik, onun kafasında iki ayrı olgu olmalıdırlar. Evlilik, bu ideal, masalsı birlikteliğe yaklaştıkça, bu organik bütünlülüğe uyum ve destek sağladığı ölçüde benimsenebilecek bir şeydir dolayısıyla. Öyledir de: Tolstoy için kadın bir tensel, cinsel haz nesnesi, hayvansal bir baştan çıkartıcı olarak anlaşılır sanki.

Onu evcilleştirmek için, kucağına çocuk vermek gerekir. Savaş ve Barış’ta, hafifmeşrep Nataşa’nın doğurgan bir anneye dönüşünü anımsayabiliriz. Tolstoy aileyi, kendi kişisel bütünlüğünü de güvence altına alan “organik bir bütünlük” olarak kurar bu aile modelinde. Aile bir yandan, toprağın, mülkün, doğanın (orman, hayvanlar vb.) ve kadının doğurgan bedeninin yer aldığı bir organdır; bir yandan da kişiye, soyu sopu üzerinden sosyal statüsünü veren kurumdur. (Tolstoy, Romanof’lardan gelen Çar’ı kendisinden küçük görmekteydi; çünkü kendisi Rusya’nın Romanof’lardan çok daha eski olan, ilk ailelerinden gelmekteydi.)

Yayınevimizde yayına hazırlanan Kreutzer Sonat’ın giriş bölümü aile, kadın, ihanet ve boşanma konusunda uzun bir tartışmayı içermektedir: Kompartımandaki öteki yolcuya, karısını öldürdüğünü itiraf eden bir adam, adım adım bir evlilik felaketine nasıl sürüklendiğini açıklar. Şeytan, Anna Karenina’nın bitişinden yaklaşık on yıl sonra kaleme alınmıştır (1898).

Bu uzun öykü, ilginç bir şekilde Tolstoy’un yukarıda sözünü ettiğimiz “aile sorunsalı”na ışık tutmakla kalmayıp, cinsel dürtünün egemenliği konusunda, felsefi değinmeler bile içermektedir. Dikkatli okur, yayınladığımız, Aşkın Metafiziği, A. Schopenhauer ve Varolmanın Acısı, Schopenhauer Felsefesine Giriş kitaplarındaki, cinsel dürtünün, dolayısıyla da iradenin, insanı köleleştirme tezinin sınırlı bir uygulamasını da Şeytan’da bulduğunu düşünebilecektir.

Tolstoy’un, bütün eserlerinin mutlaka Rusça’ya çevrilmesini istediği Schopenhauer, varoluşun kökenini “irade”ye bağlayıp, bu iradenin hayatın sürmesinden öteye hiçbir amacı olmadığının altını çizmiştir. İrade, türün bireylerini, cinsel dürtünün baskısıyla üremeye mecbur kılar. Şeytan’da babadan kalma çiftliği, fabrikayı ve koruluğu borçlarıyla birlikte devralan Yevgeni, Tolstoy’un aile mitos’unun küçük bir modelini temsil eder.

Ne var ki, kocası şehirde oturan ve evlilik öncesinde Yevgeni’nin “ihtiyacını” karşılamış olan köylü kadın, adeta görüntüsüyle ya da uzaktan etkisiyle, Yevgeni’yi vehimlerin paranoyaya dönüştüğü, aklın, iradenin hükümlerini yitirdikleri bir cehenneme doğru sürüklemeye başlar. Tuhaf bir durumdur bu. Yevgeni, kadından hiç etkilenmediğini sanmakta, etkilenmemeye söz vermekte, ama onunla en ufak bir temas, onu şöyle uzaktan görme hali bile, içindeki arzuların kabarmasına neden olmaktadır.

Yevgeni, bugünün kültürünün diliyle söyleyecek olursak, bir femme fatale, bir şeytan kadının kurbanı değildir; çünkü bir kere köylü kadın, gerek statüsüyle, gerek entelektüel birikimiyle, bir ‘femme fatale’ niteliğini hak etmemekte, çağırılınca gelen, buluşma yerinde Yevgeni’yi bulamayınca sesini çıkartmadan çekip giden, edilgen, kendi dünyasında ve koşullarında varolan bir tür uyarımcı ‘nesnedir’.

Şeytan, femme fatale, erkeğin kendi içinde, adı konmayacak bir derinliktedir: Ya da “şeytan” Aşkın Metafiziği’ndeki o sinsi, hilebaz “iradedir”. Baştan çıkartıcı gibi görünen köylü kadının, Stepanida’nın, bu yönde hiçbir özel gayretinin bulunmayışı “şeytan”ı erkeğin içine yerleştirme kaygısıyla bütünleşmektedir.

Doğallığı iyice öne çıkmış bu köylü kadın, cinsel dürtü şekline girmiş karşı konulmaz “doğanın” bir aracıdır sanki. Öyleyse Tolstoy’un, aile mitosunun çerçevesinde, kadını evcilleştirme ve ona ideal aile organizasyonu içinde doğurgan anne işlevi yükleme talebine, karşı cinsten duyduğu örtük korkuyu, sık sık sözünü ettiği ve kötülük diye tanımladığı “frengi” korkusunun şeytan kavramıyla örtüşmesini, hemen her romanında kendini ele veren ödipal boyutu (burada anne oğul ilişkisi) eklemek gerekiyor.

Şeytan’ın iki sonu var. Her iki son da, doktorların, Yevgeni’nin deli olduğuna ilişkin görüş birliğine yazarın auktorial [1] bir müdahaleyle karşı çıkışıyla bitiyor. Özetle, “O deli değildi,” diyor. Bizce bu eser bir kez daha dönemin tıbbının ya da hâkim psikoloji paradigmasının, içimizdeki o büyük baştan çıkartıcıyı, Freud’un her türlü dürtünün üstüne yerleştirdiği cinsel dürtünün hegemonyasını kabul etmeme zaafına yollama yapıyor; bu yönüyle de, Schopenhauer’den Freud’a uzanan zincirin bir halkasını oluşturuyor.

I

Yevgeni Irtenyev’i, parlak bir kariyer bekliyordu. Bunun bütün koşulları mevcuttu. İmrenilecek özel bir eğitim almış ve Petersburg Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ni parlak bir sonuçla bitirmişti; kısa bir süre önce ölmüş olan babası sayesinde en üst toplumsal çevrelerde bağlantıları bulunmaktaydı; hatta bakanlıktaki ilk hizmet dönemi bakanın hamiliği altında geçmişti. Oldukça sorunlu olan büyükçe bir serveti vardı. Babası, hayatını dış ülkelerde ve Petersburg’ta geçirmiş, iki oğlundan her birine, –Yevgeni’ye ve Süvari muhafız alayında hizmet eden ağabeyi Andrey’e– yılda altı bin ruble vermiş, kendisi de karısıyla oldukça fazla para harcamıştı. Yazları sadece iki aylığına topraklarına döner, ancak çiftlikle uğraşmaz, her şeyi, gerçekte çiftliğin idari ve parasal işleri ile ilgilenmediği halde efendisinin eksiksiz güvenine sahip olan, semirmiş çiftlik kâhyasına bırakırdı.

Kardeşler, babalarının ölümünün ardından mirası bölüşmeye kalkıştıklarında, öylesine fazla borç birikmişti ki, hukuki danışmanları, büyük annelerinin yüz bin ruble değer takdir edilmiş mülkünü kendilerine ayırıp baba mirasından vazgeçmelerini bile tavsiye etmişti. Ne var ki yaşlı Irtenyev ile ölümünden önce iş bağlantılarına girmiş, anlaşılacağı gibi, elinde Irtenyev’in bir senedi bulunan ve bu senetle ilintili olarak Petersburg’a giden komşu çiftlik sahibi, mülkü, borçlara rağmen ayakta tutup geliştirebileceğini ve buradan büyük bir servet çıkartabileceğini söylemişti. Ona kalacak olursa, sadece koruluğu, birkaç parça araziyi ve kıraç tarlayı satarak, “altın toprağı,” yani dört bin desyatinlik[2] “kara toprağıyla,” şeker fabrikasıyla ve iki yüz desyatinlik atık suyla beslenen tarlasıyla Semiyonowskoye mülkünü elde tutmak bu iş için yeterliydi; ne var ki bunun şartı, meseleye ciddiyetle el atmak, kırsala yerleşip işin başına geçmek ve tutumlu bir ekonomi uygulamaktı.

Yevgeni ilkbaharda mülkün bulunduğu yere gitmiş; –babası Mart ayında ölmüştü– her şeyi gözden geçirmiş, kentteki işinden ayrılmaya ve annesiyle birlikte çiftliğe taşınmaya, parasal işleri ele alıp mülkün büyük bölümünü kurtarmaya karar vermişti. Araları öyle pek ahım şahım olmayan kardeşi ile şu anlaşmayı yapmıştı: Ona, yılda dört bin ruble ödemeyi kabul ediyordu; ya da bir kereliğine mahsuben seksen bin ruble ödeyecek, buna karşılık diğer bütün miras taleplerinden vazgeçecekti.

Yevgeni gerçekten de bunları yaptı. Annesiyle birlikte çiftlikteki büyük eve yerleşti; büyük bir gayret ve de dikkatle çiftliği idare etmeye başladı.

İnsan, sadece yaşlıların muhafazakâr, gençlerin ise yenilikçi olduklarını sanır. Pek doğru değildir bu. Genelde asıl gençler muhafazakârdır; yaşamak isteyen, ama bu konuda kafa yormayan, zaten nasıl yaşanması gerektiği konusunda kafa yoracak zamanları da bulunmayan ve bu nedenle o zamana kadar süregelmiş hayatı kendilerine örnek alan genç insanlar.

Yevgeni’nin durumu da buydu. Köyde oturmaya başladıktan sonra büyükbabasının zamanındaki hâkim yaşama biçimini yeniden oluşturmak onun ideali ve hayaliydi. Babası kötü bir işletmeci olmuştu; bu yüzden de onu örnek alamazdı. Bunun üzerine Yevgeni evde, bahçede, fabrikada, güne uygun değişmeleri gerçekleştirerek ve öyle büyük ölçekte yeniliklere gitmeksizin büyükbaba döneminin ruhunu ve atmosferini, o döneme özgü genel memnuniyeti, düzeni, refahı ve saygıyı geri getirmeye çalıştı. Bu hedefe ulaşabilmek demek, canını dişine takarak çalışıp çabalamak demekti. Yevgeni, alacaklıların ve bankaların taleplerini karşılamak zorundaydı ve bu amaçla, ya parça parça arazi satmaya ya da ödemeleri ertelemeye mecbur oluyordu. Semyonowskoye’deki dört yüz desyatin ekimlik araziyi ve şeker fabrikasını gündelikçilerin ve ücretli işçilerin desteğiyle ayakta tutabilmek için sürekli para bulmak zorunda kalıyordu; evde ve bahçede ihmalin ve çöküntünün her türlü izini bertaraf edebilmek için varı yoğu kullanmaktan, elindekini avucundakini harcamaktan bir türlü kurtulamıyordu.

Yapacak bol bol iş vardı; zaten Yevgeni de kendinde yeterince fiziksel ve zihinsel güç hissediyordu. Yirmi altı yaşındaydı, orta boylu, güçlü yapılıydı ve büyük bir hevesle yaptığı kültür fizikten ötürü de iyi gelişmiş kaslara sahip biriydi. Canlı, al al yüzüyle, ışıldayan dişleri, dolgun dudakları ve yumuşak, dalgalı, çok sık olmayan saçlarıyla cana yakın, sıcak biriydi. Biricik kusuru, gözlük taka taka illet haline getirdiği miyopluğuydu. Hafifçe çarpık burnunun üzerinde kırışık bir çizgi bırakmış olan kelebek gözlüğü olmadığında eli kolu bağlanıyordu.

Vücudunun görünümü böyleydi işte; ama iş manevi, ruhsal yana gelince, sahip olduğu özellikler, insanın onu yakından tanıdıkça daha çok sevmesine yol açıyordu. Annesi onu her şeyden daha fazla sevmişti; kaldı ki şimdi, kocasının ölümünden sonra, ona bütün şefkat ve sevgisini yöneltmekle kalmamış, hayatını tamamen onun üzerinde yoğunlaştırmıştı. Ancak ondan böylesine hoşlanan sadece annesi değildi; lisedeki ve sonra da üniversitedeki arkadaşları, kişisel sevgilerini ve saygılarını ondan esirgemiyor; aynı etkiyi bunların dışında kalan insanların üzerinde de yapıyordu. Onun söylediklerine inanmamak, bu içi dışı bir dürüst yüzde ve özellikle de gözlerde bir aldatma, bir yalan sezmek kesinlikle imkânsızdı.

Mayısın sonuydu. Yevgeni şehirde önemli bir iş bağlamıştı. Rehindeki kıraç tarlayı kurtarmış ve bir tüccara satmış, ondan, çiftliğin envanterini, atları, öküzleri ve arabaları yenilemek, ama hepsinden önemlisi, ertelenmez bir müştemilata başlayabilmek için ayrıca borç para almıştı.

Her şey tam onun istediği gibi gelişti. Araba dolusu tahtalar getirilmiş, marangozlar işlerinin başına gitmiş, gübre, seksen arabayla tarlaya taşınmıştı. Ama gene de o ana kadar her şey hâlâ pamuk ipliğine bağlı olmaktan kurtulamamıştı.

Bütün bu sıkıntıların ve hay huyun içinde aslında pek öyle önemli olmamakla birlikte, o günlerde Yevgeni’nin başına büyük dert olan bir sorun yaşandı. Gençliğinde bütün öteki gençler gibi yaşamıştı; anlayacağınız değişik kadınlarla ilişkisi olmuştu. Öyle ahlaksız biri değildi, ama hep dediği gibi, rahip de sayılmazdı. Kadınlar ile ilişkiyi, kendi deyişiyle, bedensel sağlığı ve zihinsel özgürlüğü bakımından gerekli gördüğü ölçüde ve şekilde sürdürüyordu. Bu yaşama tarzına on altı yaşındayken adım atmış ve o güne kadar ahlaksızlığa teslim olmadan ve de bir hastalık kapmadan, kazasız belasız bugünlere gelmişti. Başlangıçta Petersburg’da bir terziyle ilişkisi olmuştu. Kadın kötü yollara sapınca yönünü değiştirmeyi bilmiş ve hayatının bu yeni düzeni sayesinde şaşkınlığa ve telaşa kapılmamıştı.

Ama şimdi iki aydır kırsalda yaşıyordu ve ne yapacağını kesinlikle bilemiyordu. Kadınlardan mecburen uzak kalması, üzerinde kötü etki yapmaya başlamıştı. Sırf bu amaçla şehre inse miydi yoksa? Peki nereye? Nasıl? Bu tek sorun Yevgeni’nin huzurunu kaçırıyordu ve bunun bir mecburiyet, bir ihtiyaç olduğundan emin olduğu için de, halledilmesi şart olan bir sorun olarak algılamaya başlamıştı. Kendini tutsak hissediyor ve ister istemez her genç kadını arzulu ve şehvetli bakışlarla süzüyordu.

Kendi köyünde bir kadın ya da kızla ilişkiye girmeyi uygun bulmuyordu. Babasının ve büyükbabasının bu konuda o günlerin büyük toprak sahiplerinden çok farklı bir tarzda davrandıklarını ve evlerinde hiçbir zaman demirbaş köylülerle aşk oyunlarına kalkışmadıklarını duymuş ve onları kendine örnek almaya karar vermişti. Gelgelelim mesele gitgide acilleşince ve o, endişe ve korku içinde şehirde kendisini büyük olasılıkla neyin beklediğini aklına ve gözü önüne getirdikçe, sonunda köyde de nihayet başının çaresine bakabileceğini, üstelik, demirbaş köylülerin hizmet verdikleri dönem ile kendi dönemi arasında köprülerin altından çok sular geçmiş olduğunu düşündü. Önemli olan biricik şey, kimsenin olup biteceklerden haberi olmaması ve ilişkinin, yozlaşıp ucu ahlaksızlığa, düşkünlüğe kadar varmadan sağlık için belirlenmiş sınırlar içinde kalmasıydı. Bu kararı aldıktan sonra Yevgeni’nin huzursuzluğu ve sabırsızlığı daha da artı; muhtarlarla, köylülerle, marangozlarla konuşurken elinde olmadan konuyu kadınlara getirip duruyor ya da söz kadınlardan açılınca bu konuyu elinden geldiğince uzatmaya çalışıyordu. Ne var ki kadınlara daha çok, arkalarından bakar olmuştu.

III

Ama elbette kararı vermiş olmakla mesele hemen halledilmiş olmuyordu; kararın uygulanmaya konması şarttı. İsteklerini bir kadına bizzat yansıtması imkânsızdı. Kime? Nerede yapacaktı ki bunu? Bir arabulucuya ihtiyacı vardı; iyi de acaba kime baş vurması gerekiyordu?

Bu arada bir gün, su içmek isterken ayağı orman korucusunun kulübesine düştü. Korucu, babasının o zamanki avcılarından biriydi. Yevgeni onunla sohbete etmeye başlayınca yaşlı adam geçmiş günlerden akla gelebilecek yaşadığı her türlü olayı, av anılarını ve benzeri şeyleri anlatmaya başladı. Bu sırada Yevgeni’nin aklına, niyetini burada orman evinde ya da ormanda bir yerde uygulamaya koyabileceği geldi, ancak bunu nasıl yapacağını ve yaşlı Danila’nın kendisine yardımcı olup olmayacağını bilmiyordu. “Ola ki niyetim karşısında dehşete kapılacak ve karşısında utanç içinde kıvranıp kalacağım. Ama belki de bu işe hemen el uzatır, kim bilir?” Yevgeni, Danila’nın anlattıklarına bir yandan kulak verirken işte böyle düşünüyordu. Beriki tam o sırada, avcıların, papaz çömezinin karısının ücra evinde nasıl geçici karargâh kurduklarını ve aralarından Priyanitşenikov adlı birine nasıl kadın bulduğunu anlatıyordu.

“Hah, işte şimdi niyetimi ona gayet rahat söyleyebilirim,” diye aklından geçirdi Yevgeni.

“Sizin babanız, Tanrı’ya şükürler olsun, böyle budalalıklara hiç bulaşmadı.”

“Onu niyetimi şimdi söyleyemem,” diye düşündü Yevgeni; ne var ki mıntıkayı temizleyip, konuyu ötekilerden ayırmak için, “Böyle kötü işlere sen nasıl oldu da bulaşabildin?” diye sordu.

“Bunun neresi kötü olabilir ki; kadın olup bitenden çok memnundu ve benim Feodor Saşaryiç’e gelince o da hoşnut kalmıştı ki bana bir ruble verdi? Zaten ne yapsındı ki? Kanlı canlı, şarabı, çayı eksik etmeyen bir adamdı?” dedi.

“Evet, ona niyetimi söyleyebilirim,” diye düşündü Yevgeni ve lafı hiç dolandırmadan söze girdi:

“Biliyor musun,” dedi; yüzünün al al olduğunu hissediyordu, “biliyor musun Danila,” dedi, “benim de bu konuyu şöyle bir düşündüğüm oldu.”

Danila gülümsedi.

“Sonuçta ben rahip değilim; öyle yaşamaya alışmışım ama…”

Yevgeni söylediği her şeyin çok safça düştüğünün farkındaydı; ama sonuçta Danila’nın kendisini anlayışla karşılamasına sevindi:

“Çoktan söylemeniz gerekirdi; bir çaresine bakmak kolay, hangisini istediğinizi söyleyin yeter!”

“Sonuçta benim için fark etmez. Ama elbette öyle sakatlığı bulunan biri olmamalı; özellikle de sağlıklı olmalı.”

“Anlıyorum!” diye karşılık verdi Danila ve düşünmeye başladı. “Elimde muhteşem bir parça var sayılır ama,” diye sözünü sürdürdü. Yevgeni yeniden alı al, moru mor kesildi. “Çok muhteşem bir parça. Sonbaharda evlendirilmişti, anlıyor musunuz…” Danila alçak bir sesle fısıltılı konuşmaya başladı, “ama adam bir türlü işi beceremiyor. Kaçamak bir âşık için tam uygun parça sayılır!”

Yevgeni utançtan yerin dibine geçti geçecek:

“Hayır, hayır!” diye atıldı telaşla, “böyle bir şeye kesinlikle ihtiyacım yok. Tersine…” –Tersine mi? Nasıl tersine? Bu isteğin tersi ne olabilir ki?– “Tersine, sadece sağlıklı, başıma iş açmayacak biri olsun istiyorum, o kadar; hani kocası başka bir şehirde memuriyette olan bir kadın ya da benzer tarzda bir şey.”

“Anlıyorum; madem ki öyle, size Stepanida’yı tanıştırmalıyım. Kocası şehirde yaşıyor; hani bir bakıma sizin taleplerinize tam uygun biri sayılır. Hoş bir kadındır, üstelik güzelce, tertemiz. Memnun olacaksınız. Daha geçenlerde kendisine, ‘şöyle bir etrafına bakın…’ filan demiştim ama o…”

“Peki, ne zaman?”

“İsterseniz yarın. Köyden tütün almaya ineceğim. Öğleyin buraya gelin ya da bostanın arkasındaki banyo odasına gidin. O saatlerde buralarda kimsecikler olmaz; öğle saatinde herkes uykudadır bilirsiniz!”

“Pekâlâ, oldu!”…

Yazar

BENZER İÇERİKLER

Tuzak

Editor

Öksüzler Treni

Editor

Başlangıç

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası