Roman (Yabancı)

Tebeşir Kız (Bir Malory Romanı)

Mükemmel bir buluş; Gerilim, gizem ve kalpleri durduran bir karakterin ustaca birleşimi, sıkıca paketlenerek sunulmuş.
New York Times, Janet Maslin

Bir gün, New York Central Park’ta, kızıl saçlı, mavi gözlü, kirli yüzlü, gülümseyen bir kız göründü. Omzundaki kan lekelerini saymazsak, Peri masallarından çıkmış gibi kusursuz görünüyordu. Polislere ‘kan lekesi gökyüzünden düştü.’ dedi. Ağaca dönüşen Red Amcasını ararken olmuş. ‘Tabi ya!’ diye düşündü polisler. Ta ki, ağaçların arasında cesedi bulana kadar.

Özel Suçlar Birimine üç aylık bir aradan sonra geri dönen Mallory’e göre bu kızda bir şeyler vardı. Mallory’e bir haller olmuştu, ama kimin kafa dengi olduğunu görür görmez anlar. Bu kez, bu kafa dengi insan onu on beş yıl önceye uzanan cinayetlere, şantajlara, suç ortaklıklarına ve sadece Mallory gibi birisinin anlayabileceği şiddet olaylarına götürecekti. Önümüzdeki bir hafta içinde, bunların hepsini kendi yöntemleriyle halledecekti…

***

BİR

Doğduğum günde, feryat figan kaçtım annemin karnından
Böyle der babam, ne zaman bahsetsem Driscol Okulu’ndan
-ERNEST NADLER

SABAHIN İLK BAĞRIŞMALARI; uzaktan duyulan sirenler, köpek havlamaları ve parkın yanından geçen bir arabadan yükselen müzik sesinden oluşan Manhattan kargaşasında kaybolmuştu. Yaz dönümü göğünün derin mavisi, kartpostallardan fırlamış gibiydi.

Hava bulutsuzdu. Görünürde korkunun habercileri yoktu.

Küçük çocuklardan oluşan grup sıra halinde çimenliğe girdi. Başlarında; kenarları sarkık hasır şapkalı, beyaz saçlı bir kadın vardı. Bastonu yardımıyla çimde yavaşça ilerledikçe mor elbisesinden mavi damarlı baldırları belli oluyordu. Çevresindeki minik kampçılar hızına ayak uydurmakta zorlanıyordu. Onlar bağırarak, parendeler atarak Central Park’ta koşuşturmak istiyordu. Bir tanesi dışında… Bacaklarını birbirine bastırarak paytak paytak yürüyen çocuk, patlamak üzere olan bir mesanenin izlerini taşıyordu.

Bayan Lanyard rehberden yüksek sesle okudu: “Otlanan koyun sürüsü 1934 yılında Sheep Meadow’dan uzaklaştırıldı.” Sözlerini sıkılmış sesler, çocuk korosunun inlemeleri ve bir “İşemem lazım,” ağıdı takip etti.

“Bilmez miyim!” Her zaman biri çıkardı. Hiç şaşmazdı. Alaycı Bayan Lanyard bir elini gözlerine siper edip insanları, bisikletleri, plaj havluları, bebek arabaları ve uçan frizbileriyle dolu altmış bin metrekarelik alanı süzdü. Umumi tuvalet aramak için önden giden yardımcısını arıyordu. Tuvaletin zamanında bulunamayacağını bile bile sıkıntılı çocuğa “Birazdan” dedi. Hiçbir okul gezisi, dönüş yolunda otobüse idrar kokusu sinmeden tamamlanmış sayılmazdı.

Küçük sorumluluklarını bir araya toplayıp, o sabah üçüncü kez burunları saymaya başladı. Hiçbir çocuk kaybolmamıştı ama bir tane fazlalık vardı. Gözleri; sıranın arkasındaki, tanıdık gelmeyen, kıvırcık, kızıl saç yumağına takıldı. Bayan Lanyard bu çocuklardan herhangi birinin özel olduğunu düşünmese de, küçük kızın ‘Yetenekli Çocuklar İçin Lanyard Gündüz Kampı’na kayıtlı olmadığı kesindi. Aileleri altı yaşındaki çocuklarının özgeçmişlerinde seçkin bir satır olması için dolgun birer ücret ödemişlerdi, fazlalık çocuk ise araya kaynıyordu.

Ne garip, küçük bir surat –hem güzel hem gülünç, kir bulaşmamış yerlerde krema kadar beyaz bir ten. Küçük kızın sırıtması alışılmamış şekilde genişti, hokka burnuyla dolgun dudakları arasında abartılı bir boşluk vardı. Çenesinin keskin hatları da bu elf resmini tamamlayan son ayrıntıydı. Elf ya da insan, bu kız buraya ait değildi.

“Küçük kız, adın ne bakalım senin?” Bu bir soru değil, emirdi.

“Coco;” dedi, “Sıcak çikolata gibi.”

Ne kadar uyumsuz… Bu kızıl saçlı, mavi gözlü, açık tenli kıza en son yakışacak isimdi. “Sen nereden-” Ayağının yanından bir sıçan geçerken Bayan Lanyard kısa bir çığlık için duraksadı. Olanaksız. İnanılmaz. Gezi rehberinde sıçanlardan hiç bahsedilmiyordu-sadece kuşlar, sincaplar ve kovulmuş koyunların sözü geçiyordu. Hemen yayıncılara yazmaya karar verdi, eleştirileri ağır olacaktı.

“Şehir sıçanları gece yaratıklarıdır,” dedi sahte kampçı Coco. Sanki kendi gezi rehberinden okuyormuş gibi devam etti: “Günışığında ortaya çıkmayı nadiren göze alırlar.”

Onun yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek bir kelime dağarcığına sahip olduğu belliydi. Küçük artist grubun belki de tek yeteneklisiydi. “O zaman bunun nesi var?” Bayan Lanyard sürünerek çimenliği geçen kemirgeni işaret etti. “Gerizekalı herhalde?”

“O bir lağım sıçanı,” diye yanıtladı Coco. “Kahverengi sıçan olarak da bilinirler, hem çok da zekidirler. Yüzlerce yıl önce sıçan savaşlarını kazandılar. Bütün ev sıçanlarını yiyerek… Öteki çocuklar ilginç bilgiyi “oooh” sesleriyle karşıladılar. Cesaretlenen küçük kız devam etti: “Eskiden gemilerde yaşarlarmış, şimdi genellikle karadalar. Ama bazıları gökyüzünde yaşıyor, bazen de sıçan yağıyor.”

Kampçıların hepsi aynı anda kafalarını gökyüzüne çevirdi, çiseleyen kemirgen yoktu; ancak bir başkası onlara doğru koşuyordu. Yirmi üç çift göz şaşkınlıkla yuvarlaklaştı. Ve küçük bir oğlan çocuğu altını ıslattı –nihayet. Hiç şaşmazdı.

Ve tabii, bir sıçan, bir sıçan daha… İğrenç yaratıklar.

Çimenliğin uzak köşesinde güneşe tapanlar havlularını bırakıp telaşla kaçışmaya başlamıştı. İnsanlar ve seslerinin karınca kadar olduğu daha uzak mesafeden çığlıklar duyulabiliyordu. Köpekler havladı ve ana babalar pusetleri çılgınca dört bir yana sürdüler.

Bayan Lanyard, çocuklara etrafında toplanmalarını işaret etti. Kızıl saçlı sıçan uzmanı küçük ötekileri aralayarak öne çıktı. İnce kollarını öne uzatmış sessizce bir kucak ve avuntu arıyordu.

Ne kadar da kirliydi.

Eskiden beyaz olan tişörtü, yer yer kan kırmızısı yiyecek lekeleri, çimen yeşili kirlerle doluydu ve çamurla sıvanmıştı. Ve elbette ayak takımının bir üyesi olarak kafa biti bulaşma riskini de beraberinde taşıyordu. “Dur!” Bayan Lanyard geri adım attı, iki elini kaldırarak sokak çocuğunun ileriye hamlesini savuşturmaya çalıştı.

Çocuğun geniş, mavi gözlerinin yaralı bir görünümü vardı. Kollarını yavaşça iki yanına düşürdü. Coco, yaşlı kadını örnek alıp ondan uzaklaşan öteki çocuklara döndü. Küçük kızın gülümsemesi çöktü ve sanki bu dışlanmaya bir yumruğun acısı da eşlik etmiş gibi ellerini karnının üstünde kavuşturdu.

Bir oğlan bağırdı: “Bakın! Bakın!” İşaret parmağıyla havayı yardı: “Sıçanlar!”

Aman Tanrım, onlarcası geliyordu.

Bayan Lanyard, üzerlerine gelen titrek tüylü kahverengi halıya karşı küçükleri savunmaya hazırlanarak bastonunu kaldırdı. –Ellerinde hayatta kalmak için her şeyleri olan- çocuklar ise çabucak yaşlı kadını yalnız bırakarak kaçıştılar. Garip kız da onları takip etti. Elleri panikle küçük kanatlar gibi çırpınıyordu.

Ağır bir felç geçirmek için uygunsuz bir zamandı ama neyse ki şanslı ve insaflı bir biçimde Bayan Lanyard’ın ölümüne neden olacaktı.

Sıçanlar çok yakındaydı.

Diz çöktü. Rüzgâr, hasır şapkasını uzaklara savurdu. Şimdi seyrelen beyaz saç tutamları arasından pembe kafa derisi görülebiliyordu.

Sıçanlar ciyaklıyorlardı, hücuma geçmişlerdi, varmak üzereydiler.

Gözleri arkaya devrildi. Bu engeli aşmaya çabalayan hayvanlar, diz çökmüş bedeninin etrafından geçmek için saflara bölünüp dört bir yanını sarmış olsa da artık korkmuyordu. Çoktan ölmüş kadın, başını çime yaslayabilmek için öne yığıldı, bu sırada kırık bir şişenin sivri uçlu cam parçasıyla yüzü kesildi. Kalbi artık kan pompalamaktan vazgeçtiği için bu yaradan sadece damlalar sızabildi.

Sıçan ordusunun askerlerinden ona yakın olanlar, bakmak için duraksadı. Koklamak ve tadına bakmak için…

BAYAN ORTEGA, metal arabasını parkın çocuk bahçesine doğru çevirdiği sırada çocukların tiz seslerini duyabiliyordu. Kısa vücudu yanıltıcı biçimde zayıftı, göründüğünden çok daha güçlüydü –ağır iş yapmanın bir yan etkisi. Kuzgun karası saçlarını Latin tarafından, Irish Cream ten rengini de annesinden almıştı. Bu yoldan gittiği sıradan günlerde bazen, temizlik malzemeleriyle dolu arabasını fark eden kadınlar ona yanaşırdı. Bu yabancıların ortak noktası yüzlerindeki çaresiz ve muhtaç ifadeydi. Ne de olsa iyi bir gündelikçi bulmak zordu. Ortega “Sormayın bile, boş günüm yok” diyip pas geçerdi.

Rutinden oldukça farklı bu günde, yabancının biri gideceği yer yerine omzunun üstünden arkasına bakarken temizlikçi kadına toslamıştı.

Doğma büyüme New Yorklu Bayan Ortega’nın bu gibi durumlar için geniş bir küfür yelpazesi vardı. Bir motorsiklet çetesinin yüreğini titretecek seçkin sözcükler… Girizgâh için bir yumruğunu havaya kaldırdı ama sonra koşmaya devam etmeden önce “Sıçanlar!” diye uyarmak için duraksayan kadının gözlerindeki korkuyu gördü.

Buralı olmadığı kesin.

Temizlikçi kadının öfkesi yatıştı, yumruğunu indirdi. Ezik turistleri hoşgördü, bir sıçan yüzünden dehşete kapılan birinin çıtkırıldım olduğu su götürmezdi. New York City dünyanın sıçan başkentiydi. Bir dönem, kendi mahallesi tüm Manhattan’dakinden daha fazla sıçana ev sahipliği yapıyordu; ama onun müşteri tabanı Üst Batı Yakası da artık oyuna ortak olmuştu.

Bayan Ortega; uzun, dairesel bir bank, bir çit ve uzun ağaçlardan bir halkanın merkezinde kalan gürültülü çocuk parkına girdi. Arkasından demir kapıyı örttü ve su çeşmesinin yanındaki her zamanki yerine oturdu. Bakıcıları ve ismen tanıdığı bazı çocukları başıyla selamlarken mezeciden aldığı torbayı kucağına yerleştirdi. SoHo metrosuna binmeden önce sakin bir sabah atıştırması yapmayı planlıyordu. Yıllar önce, müşterilerinden biri şehir merkezine taşınmıştı ve bu da aslında işin sonu olmalıydı; ancak Charles Butler, işi bu fazladan tren ücretine ve zahmete değer kılıyordu. Kol saatine baktı.

Çok zaman var.

Çitin hemen dışında dikilen adamı fark etmeye yetecek kadar çok zaman vardı. Temizlikçi, böylelerini bilirdi. Polis bir ahbabı bu tür adamlara “Kısa Göz” lakabını takmıştı. Adam, merdivenleri tırmanan çocuklarla dolu, asılıp sallanmak isteyenler için kirişleri de olan parlak renkli oyun alanına odaklanmıştı. Cırtlak sesli mutlu çocuklardan bazıları da metal bir kaydıraktan kayıyordu-düşünmeden ve korkusuzca. Birkaçının sağlam içgüdüleri vardı, nesillerini devam ettireceklerdi. Doğma büyüme New Yorklular Darwinizm’in en karanlık yanlarını anlarlardı. Kısa Göz, küçük bir kızın dikkatini çekti. Adamın tüyler ürperten gülümsemesini yakalayan kız hemen başka tarafa döndü, adamın görüntüsü nahoş bir koku gibi yüzünü buruşturmuştu.

Tüm işaretler ortadaydı ve çocukların görebileceği kadar açıktı. Birbiriyle dedikodu ya da telefonda laklak yapan bakıcılarınsa gözleri kördü. Bugün parkta hiç anne yoktu, sadece parayla tutulmuş yardımcılar. Anneler yırtıcıları fark etmede iyiydiler. Bayan Ortega daha da iyiydi. Kısa Göz gizlice çocukların fotoğrafını çekmeye başladığında, sapık radarı alarm vermişti.

Bakıcıları -kafasız ergenler- telaşlandırmak istemeyen temizlikçi kadın bir şey yokmuş gibi öne eğildi ve bir eliyle metal servis arabasında duran beyzbol sopasına uzandı. Öldüğü güne kadar Yankees taraftarı olan babasından kalan bu yadigârı gittiği her yere yanında götürürdü. Duygusal nedenlerle değil, sopa iyi bir silahtı. Çocukları izleyen adamı izledi.

Sonrasında kıvırcık kızıl saçlarla çevrili kirli bir yüz dikkatini dağıttı. Çocuk, parkın beton zeminine dikili ağacın arkasından etrafı gözetliyordu. New Yorklu olamayacak kadar geniş ve cömert bir gülümsemesi vardı. Belki biraz garip bir kızdı ama tanıdık bir yanı da vardı.

Temizlikçi kadın iç çekti. Kanatları olmaması dışında, evde şömine üzerindeki bir heykelciğin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bayan Ortega’ın bir peri heykelciği koleksiyonu vardı. Bir kuşak önce İrlanda’dan ayrılan annesinin mirası. Annesi perilerin hem iyi hem karanlık yönlerini bilirdi: şarkı söyler, dans ederler, sürekli gülümserler ve hepsi de fesatlık kumkumalarıdır. Onları canlı görmenin kimseye bir yararı dokunmazdı.

Beyninin sağduyu bölümü onun savunmasız küçük bir kız olduğunu söylese de sihir yaratıklarına benzerliği tekinsiz ve rahatsız ediciydi. Bayan Ortega başını çevirdiğinde çitin yanında sinsice dolanan Kısa Göz’ün de aynı kıza bakmakta olduğunu fark etti. Yanında kimse olmadığı için, küçük kız olası bir kurbandı. Kolay bir av. Adam yavaşça kapıya yanaşırken sırıtıyordu. Hamamböcekleri gülümseyebilseler aynen böyle gülümserlerdi.

Küçük kız bakıcılardan birine yanaştığı sırada Bayan Ortega beyzbol sopasını sağ eliyle kavradı. Nancy adındaki aptal genç –savunma oyuncusu gibi cüssesine bakmadan- irkildi. Küçük kız daha da yaklaştı, kollarını uzattı, sarılmak istiyordu.

Bir yabancıya sarılmak mı? İşte bu biraz korkutucuydu.

Genç kız koşarak banktan kaçtı, minik kızın tehdidinden uzaklaşmaya can atıyordu. Bakıcı, sorumluluğundaki ikiz oğlanları yakalayıp kapıdan itekledi ve hızla Batı 68. Cadde’ye bağlanan park çıkışına yürüttü. Terk edilen peri kızın başı öne düştü, kollarını büküp kendine sarıldı.

O çocuğun tişörtünün üzerindeki de neydi? Kahretsin.

Lekeler Bayan Ortega’ın gözünden ve uzmanlığından kaçmazdı. Ketçap bir polisi kandırmaya yetebilirdi ama o yanılmazdı, bu kandı.

Çocuk aniden gülümsedi ve parmak uçlarında dans ederek sapığın beklediği parkın kenarındaki kapıya –açık kapıya- doğru ilerledi. Adam gülümsüyordu, kızı kucaklamak için kollarını açmıştı. Kız adama doğru koştu, çok mutluydu, sevmek ve sevilmek için sabırsızlanıyordu.

Bayan Ortega sopasını arabadan çıkardı.

ÜNİFORMALI ÜÇ ADAM eski bir meşe ağacının gölgesinde dikilip Bayan Lanyard’ın son hali olan kanlı tepeciğin üzerine üşüşmüş sıçanları seyrettiler.

İçlerinden biri dayanamayıp çimenlikte uzanan ziyafet sofrasına yöneldi. Polis kuvvetlerinin yirmi yıllık emektar memuru Maccaro, “Hayır, yapma,” diyerek ortağını kolundan yakalayıp durdurdu. “İnan bana delikanlı, kadın ölü, hem de çok ölü.” Çaylaklar, yeni yürümeye başlayan bebekler gibilerdi, onları gözünün önünden bir dakika ayırmaya gelmezdi. “Hayvan Kontrol yolda, biz sadece bekleyeceğiz.” Birleşik Devletler Ormancılık Hizmetleri üniforması giyen adama döndü: “Jimmy, hiç güpegündüz bu kadar sıçan görmemiştim.”

“Kemirgen nüfusu giderek artıyor.” Ortabatı aksanından park bekçisinin şehrin yerlisi olduğu düşünülebilirdi. Hayvanların yaşlı kadınla beslenmesinden bıkmış: “Zehirli yem artık işe yaramıyordu. Bence yememeyi öğrendiler. Görevli memur da kemirgen kontrolünü yarışmaya çevirdi. İlk yarışmacımız da Dizzy Hollaren adında bir embesil. Küçük bir şirketi var, termit, hamamböceği falan hallediyor genelde. Sonra işte şuradaki binaya yuva yaptıklarını anladı.” Bekçi çimenliğin köşesindeki tuğla yapıyı işaret etti. “Sıçan deliğini kapamadan içeri duman bombası atmış. Hamamböceklerinde işe yarar, değil mi?”

Memur Maccaro adamın daha alaycı olamayacağını düşündü. “Sıçanların arka kapısı vardı herhalde?”

Bekçi başını salladı. “Hep yok mudur zaten. Sonra da etrafa dağıldılar.” Bayan Lanyard’ı yiyen sıçanlara sırtını döndü. “Normalde böyle bir şey görmezsin. Sıçanlar insanları fark edince kaçarlar. Bence Dizzy’nin gazından kafayı bulmuş hayvanlar.” Omuz silkti. “Kusura bakmayın çocuklar, cenazeden geriye pek bir şey kalmaz.”

“Önemli değil” dedi genç memur. “Çocuklardan kurbanın ismini öğrendik.”

“Evet” dedi Memur Maccaro. “Toparlanacak sadece yirmi çocuk daha kaldı.” Sheep Meadow’un uzak kenarına doğru döndü. Polis memurları ve park çalışanları komşu eyalet New Jersey’li kampçıların kaçmasını önlemek için bir sıra oluşturmuştu.

Bekçi göğü işaret etti. Geniş bir yırtıcı kuş grubu çimenliğin üzerinde daireler çiziyordu. “Gözünüzü şahinden ayırmayın. Sıçanları asla açık alanda görememenizin nedeni o kuş.”

Kanatlarını açan şahin hızla inişe geçti. Yerden sadece santimetreler yüksekte, pençeleri uzanmış biçimde karnını doyuran sıçanların üzerine çullandı. Kaptığı sıçan debelenip, insana benzer sesler çıkardı. Sürünün kalanı istifini bozmadan yemeğe devam etti.

Park bekçisi bilgece başını salladı: “Kesin kafaları iyi.” Başını bir kez daha geriye attı, şimdi görkemli meşenin kalın yapraklarını inceliyordu. “Umarım çocuklardan hiçbiri ağaçların içinde saklanmıyordur.”

Memur Maccaro yukarı bakınca en alçaktaki dalda yürüyen sıçanı gördü. “Bunu yapmayı hangi arada öğrendiler?”

KEMİĞİN KIRILMA SESİ Bayan Ortega’a biraz zevk verdi. Sapık yığıldı, bağırarak yerde uzanıyordu. Beyzbol sopasını omzuna yaslayıp her yönde çevresine bakındı.

Garip küçük kız nereye kaybolmuştu?

Soracak kimse yoktu. Park şimdi tamamen boştu.

İki memur ona doğru koşuyordu. Kadın boştaki elini sallayarak “Bulmanız gereken küçük bir kız var!”

Demir kapıdan ilk giren en genç polisti. Yerde cenin pozisyonunda kıvrılmış, artık bağırmasa da yavaşça ağlamaya devam eden adama baktı. Temizlikçi kadına dönüp “Bunu sen mi yaptın?” dedi.

Ne saçma soru. Elinde kanlı bir beyzbol sopası yok muydu?

Bayan Ortega, ağlayan sapığı ayağıyla dürttü. “Bu pisliği boşverin. Yaşayacaktır. Hemen çocuğu bulmanız gerekiyor. Böyle garip tipleri mıknatıs gibi çeker. Görünce hemen tanırsınız; kızıl saçlı, tıpkı küçük bir peri gibi.”

“Hı hı, tabii” dedi daha yaşlı olan memur, kapıdan geçtiği sırada. “Parkın üzerinden uçarken gördüm sanki ben onu.”

“Benimle dalga geçmeyin.”

“Tamam.” Memur tabancasını çekti ve kadının baş hizasına getirdi. “Hanımefendi, sopayı yere bırakın. Hemen!”

“Ben ciddiyim” dedi Bayan Ortega.

“Orasını anladım.” Adam gözlerini sopanın kanlı ucuna dikmişti.

İŞTE BU YENİYDİ. Detektif kırmızı prefabrik bir binanın önünde duruyordu, Central Park polis bölgesinin geçici yeri. Bitişiğindeki, acilen onarıma gereksinimi olan karargâh kısmen brandaların arkasına saklanmıştı. Çatılarsa işçilerle dolup taşıyordu.

Lanet kasaba sürekli yıkılıyordu.

Üzerinde bir haftalık hardal lekeli buruşuk takımıyla SoHo’daki kendi polis merkezinden çok uzaktaydı; ancak Dedektif Komiser Yardımcısı Riker hiç rozetini göstermek zorunda kalmamıştı. Üniformalı polisler girişte bir araya toplanmışlardı. Altın rozet ve silah taşımasının verdiği yetkililik havasından rütbesini tanıyan grup aralanıp adama yol verdi. Siviller onu sadece kötü duruşlu, orta yaşlı, cana yakın, rahat gülümsemeli bir adam olarak görüyordu. Kalın üst göz kapaklarının örttüğü uykulu gözleri sanki tanıştığı herkese “Yalan söylediğini biliyorum, sadece umurumda değil” der gibiydi.

Bayan Ortega telefon hakkını yardım istemek için kullanmıştı. Riker öğle arasını bu polis merkezinin sorumlusu adama karşı kadını savunarak geçirmeyi bekliyordu; ancak birkaç dakikalık konuşmadan sonra amir anahtarları uzatıp Üst Batı Yaka’nın en tehlikeli temizlikçisini serbest bırakma onurunu ona bahşetti.

Küçük kadın parmaklıklar arasından adama somurtsa da, dedektif anahtarı kilide yerleştirdiği sırada gülümsedi. “Doğrusu etkilendim.” Kapıyı açtı ve belinden eğilerek selam verdi. “Adamın sağ kolunu ve üç de kaburgasını kırmışsın.”

BENZER İÇERİKLER

Taş Bina ve Diğerleri

Editor

Kehanet Gecesi

Editor

Al Midilli Konusu Özeti ve John STEINBECK

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası
// load google analytics code if (($googleanalytics != '0') and ($googleanalyticscode)) { ?>