Roman (Yabancı)

Uçurum İnsanları

Jack London, bu kitabı geçen yüzyılın hemen başında, üzerinde güneşin batmadığı Büyük Britanya İmparatorluğunun ihtişam ve gücünün doruğunda olduğu bir dönemde (1902) kaleme almıştır. Emekçilerin, bir yüz yıl boyunca verdikleri ağır bedelli mücadelenin sonucunda elde ettikleri hakların tamamen askıya alındığı, insanların günde iki üç işte çalıştıkları, anne babanın geçim derdine düştükleri, çocukların kendi kaderlerine terk edildikleri, berbat çevre ve sağlık koşullarında bulaşıcı hastalıkların, özellikle de veremin kol gezdiği, evsiz barksızların sokak köşelerini paylaşamadıkları bir cehennem çukuru anlatıyor London bize. Çukurun adı dönemin Londrasının Doğu Yakası. Zenginliğin, refahın yoksulluk üretmeden gerçekleşemediği bir dünyada, o günden bu güne neyin değiştiğini anlamak için, bugün metropol dediğimiz büyük kentlere dönüp bakmak bize kalıyor.

Uçurum İnsanları: Çıkışı olmayan cehennem…

***

ÖNSÖZ

Uçurum İnsanları ya da: Cehenneme İnen Yazar!

Britanya İmparatorluğu’nun yüzyılın başında ihtişamının doruğunda olduğu dönemdeyiz. “Üzerinde güneş batmayan” imparatorluğun başkenti Londra, Doğu ve Batı Yakası olmak üzere ikiye ayrılmış. Batı Yakası, kapitalizmin nimetlerinden nasibini almış, varlıklı sınıfın sosyo-kültürel coğrafyasını temsil ederken Doğu Yakası kaybetmişlerin cehennem çukurunu oluşturmaktadır. Bu cehenneme Jack London, hemen yüzyılın başında (1902) bir iniş denemesi yapar; kılık kıyafetini değiştirir; eski bir denizci kimliğinde oradaki hayatın “içine karışır” ya da karışmış olur. Burada yeri gelmişken edebiyat tarihinin ironik bir ilişkisinden ya da edebiyatın “cilvesinden” söz etmek gerekir diye düşünüyorum. Alt sınıfların, aşağı katmanların hayatı, “ikinci kültür” dünyası, edebiyatta kendine gerçek anlamda ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında, bir “işçi edebiyatı” oluşturma çabaları içinde ifade alanı bulmuş, yüzyılın sonuna doğru (1870’lerden itibaren) kısa erimli bir “natüralist” akım, edebiyatın geleneksel-klasik içeriklerine ve biçimlerine isyan ederek, edebiyatın konusunu sadece ve sadece sosyal sorunlarla, emekçilerin, alt sınıfların, lumpen katmanların içinde yaşadıkları şartların anlatılmasıyla sınırlamaya kalkmıştır. Yoksullar, alkolikler, emeğini güç bela satarak yaşayabilenlerin yanı sıra bedenini satarak ayakta durabilen kadınlar, deliler ve bütün bu insanları çevreleyen sosyo-kültürel çevre, natüralist edebiyatın sınırlarını belirler. Natüralizm için, yeri geldikçe öteki önsözlerimizde de belirttiğimiz gibi, birey, insan, edilgen (pasif) bir öğedir sosyal sistemin içinde; onu ya dönemin sosyo-ekonomik şartları, ya da bu şartlar ile bütünleşen sosyal çevre şartları ve nihayet kalıtımın getirdiği olumsuzluklar belirler (delilik, alkoliklik vb.). Bu üç koordinatın kesişmesinde tanımlanabilen “insan” melodramın diliyle söylemek gerekirse “bu anlamda kaderin” kurbanıdır, çünkü hayatını değiştirme gücü ve imkânı yoktur. (Örneğin Zola’nın, Hauptmann’ın eserleri.)

Ancak bu edebiyatın, işçi edebiyatı örneklerinde de olduğu gibi ve daha sonra bütün bir 20. yüzyıl politik sanatında adeta kural haline gelen bir özelliği bulunmaktadır: Alt sınıfların, ezilenlerin, yoksulların hayatını anlatanlar, bu dünyalara bakışlarını çevirenler, hemen hemen istisnasız, “burjuva, büyük burjuva” sınıfının “çocuklarıdır”. Bir tür vicdan temizleme, günah çıkarma imkânı ya da memnun olmadıkları (burjuva-kapitalist) düzenden hınçlarını alma, politik eylemlerinde edebiyata, sanata görev verme gibi bir imkân bulmuşlardır. Örneğin Zola, aynen kendisinden yirmi otuz yıl sonra Jack London’ın yapacağı gibi, elinde kâğıt kalem, Paris’in, işçi dünyalarının, alt sınıfların “mıntıkalarında” dolaşıp durur. Genelevler, maden ocaklarının derinlikleri, meyhaneler, garlardaki taşımacılar, onun gözleminin odaklandığı parça dünyalardır. Ama bu “giriş” o gün bu gün, bu dıştan gelen iyi yürekli burjuvalar ya da politik angajmanı “sol” olan her yelpazedeki “yazar” için, hep sorunlu olmuş, bir “casusluk” durumu, yabancı, dış bir gözü temsil etme durumu, bir yapaylık, eğretilik hissi kendini duyurmuş olmalıdır. Çünkü “yanına gelinen”, “kendi cehennemine inilen”, ötekinin bu çukurda gönlü istediğince kalabileceğini, her an çekip gidebileceğini bilmektedir. Öteki, istediği kadar onun sorunlarını dile getirerek ona el uzattığından emin, aradığı vicdani desteği bulsun, “malzeme” olma duygusudur belki derinden rahatsız eden çukurdakini. Ya da, öyle dile getiremese bile, kendine düşman sınıfın üyesi olan “kurtarıcıyı” kuşkuyla karşılar. Jack London, “uçurumdaki insanların” yanına “masum” bir casusluk yaparak girer, ama o insanlar ile arasındaki mesafeyi ne kadar daralttığına, bu yakın temasta onlardan biri olmayı ne kadar başardığına karar vermek okura kalmıştır.

Eski Bir Eskimeyen Metin

London’ın Uçurum İnsanları’nı onun en iyi iki üç metni arasında görenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Hemen geçen yüzyılın başında İngiltere’nin başkentinin “karnına” inen yazar, gerek yazılış yöntemi gerekse içeriği bakımından oldukça aşılmış sayılabilecek bu metinle hâlâ suratımıza bir yumruk indirmeyi başarmaktadır.

London için ‘uçurumların’ izbe, harabe tabanları, sefaletin ekonomik cehennemlerini oluşturmaktadır; kişi, güçlü bir akıntıyla bu çukura dökülmüş, bir daha da oradan çıkamamıştır ve kendinden sonraki kuşakların da dünyası artık bu uçurum tabanlarında kurulup bozulur. London’ın anlattığı Doğu Yakası, yutulanı yakalayan ama geri kusmayan bir kursak, bir işkembe gibidir; istismar edilmiş, sömürülmüş, yoksullaştırılmış insanlar burada sefaletlerini katlamaktan başka bir şey yapamazlar; umutsuzluk, hayal kırıklığı ve maddi manevi pislik içinde debelenip dururlar. Üstelik dönem, yukarıda da belirttiğimiz gibi, İngiliz İmparatorluğu’nun doruklarda gezindiği; geleneksel olarak misyonerlerin, denizaşırı üçüncü dünyalara, din iman tanımayan, İsa’nın adını duymamış, ruhu şeytana teslim olmuşları kurtarmaya yollandıkları dönemdir; İngiltere, kendi kapısının önünü temizleyemeyen çöpçü gibidir bu tabloda; bu nedenle de kitabın etkisi büyük olmuş, yazarın da ünlenmesine katkıda bulunmuştur.

Sosyalist bir bilince sahip biri olarak London, ünlü İngiliz yazarı Charles Dickens’ın daha önce yoksullara, alt sınıf insanlarına gösterdiği o ünlü acıma duygusunu, merhametini, bir adım öteye, sosyalist bilinci ile bağlantılı mantıklı bir aşamaya götürür; kalkıp söz konusu insanların yanına gider ve bu alt kültür dünyasında yaşamaya çalışır. 1902 yılında bir tür inceleme, keşif gezisine çıkmıştır London ve Uçurum İnsanları bu sınırlı “ikâmetin” istatistiki bilgilerle ve belgelerle, raporlarla, gazete haberleriyle desteklenmiş ürünüdür.

Kendisini bir Amerikalı denizci olarak tanıtan London, temas ettiği kişiler ile arasında hep bir mesafe bırakmıştır; yukarıda belirttiğimiz gibi, uçurumun dibinde misafirdir o, ancak kendini manen ve madden bitik hissettiğinde, kapağı bir berbere atarak biraz rahatlar; yanına, her zaman ceketine gizlediği bir miktar para almayı ihmal etmez.

London’ın kitabı kişisel gözlemlerini ve bulgularını resmi veriler ile kaynaştırıp, Kral Edward başkentinin yüzyılın başındaki o lanetli yanını kurgular. Okur, kitabın ilk yarısının daha çok bir serüven ve merak havası içinde geçtiğini, yazarın yaptığı “keşiflerin” betimlemelerinin bu bölüme hâkim olduğunu fark edecektir. Kitabın mahkeme raporları özetlerine, ekonomik veri tablolarına yer verdiği bölümler sıkıcı olsa da, ya da aslında tam da bu tür veri açıklamalarının tekdüzeliği ve metni sosyolojik bir araştırmaya çekmeleri nedeniyle, en iyi bölümler, yazarın haksızlığa, adaletsizliğe gösterdiği doğrudan öfkeyi yansıttığı bölümlerdir. Yazar London, ülkesi ABD’deki şartları da çok iyi bildiği için, karşılaştırmalar yapma fırsatını buluyor. Britanya’nın zayıf karnına inerek yaptığı tespitlerin ve izlenimlerin sertlik ölçüsü, dönemin edebiyatının başka hiçbir örneğinde karşımıza çıkmaz.

Metnin okur üzerinde bıraktığı izlenimlerden biri de, gene bu tespite bağlı olarak, yazarın gerçekliği iyice keskinleştirerek belli etkiler yaratmayı amaçladığıdır. İşkence ve azap içinde geçen hayatlar hakkında, özel ilişkiler yoluyla edindiği belli olan ayrıntılı bilgileri okura vermeyi amaçladığında, insan, yazarın olguların sivri uçlarını iyice parlattığını ve okur üzerinde öylece bir etki yapmanın da ötesine geçmek istediğini haklı olarak düşünebilmektedir. Ancak gerçekleri, bir edebiyatçı olarak, anlatım teknikleri sayesinde gözümüze iyice sokup dursa da, anlattıklarının tümünün hayatın içinden alınmış olması, hiçbir uyduruk verinin ya da öykünün metinde yer almaması gibi bir özellik taşımaktadır.

Birkaç sayfa tutan istatistiki bilgiler, etki olarak elbette zayıf kalıyor, üstelik günümüzün şartları içinde böyle bir konuya ilgi duyan tarihçiler ya da sosyologlar çok daha ayrıntılı ve sayıca fazla bilgiye pek zorlanmadan ulaşabilirler herhalde. Kaldı ki bu cehennem hayatının sosyal arka planları hakkında da birçok kaynaktan çok daha ayrıntılı parçaları bir araya getirip açıklamalar oluşturabilirler. Metne yedirilmeye çalışılmış veriler ve bilgiler metni edebiyat düzleminden bir tür “kullanmalık metin” düzlemine doğru çekiyor olsa da, yazarın amacını göz önünde tuttuğumuzda, bütün bu, edebiyat sanatı açısından şüpheyle karşılayabileceğimiz zayıflıkların bir bakıma metnin içinde aşıldığını söyleyebiliriz: Çünkü London, hemen her sayfada ısrarla hayata geçirilmesi gereken reformların zorunluluğuna işaret edip duruyor ve bu politik, sosyal çağrısını da usta bir edebiyatçı olarak hayatın içinden çizdiği portreler ile bütünleştirebiliyor.

Daha önceki Jack London romanlarına yazdığımız önsözlerde yazarın dünya görüşüne değinmiş, oldukça kendine özgü bir sosyalizm anlayışını Darwinci bir sosyal mücadele yorumu ile kaynaştırıp, Nietzsche’nin üstün insan çağrısını anımsatan yollamalar ile desteklediği anlamına gelen hatırlatmalar yapmıştık. 20. yüzyılın başında, ilginçtir, London için, uygarlığın kaleleri olan kentlerdeki hayat ile doğa içindeki hayat arasında mücadele zorunluluğu bakımından hâlâ bir fark yok gibidir. Bu olgu, bizzat kendi hayat öyküsü sayılabilecek Martin Eden’da, Demir Ökçe’de belirgin bir biçimde görülebilir. Varoluşun bu iki alanı sanki görünürde, kalın bir sınır çizgisiyle ayrılmış olsalar da, özünde insanı yok etmeye programlanmış bir dünyanın iki yüzü gibidirler. Kaldı ki, doğada, insan ile hayvanın birlikte doğaya karşı mücadeleleri, bu ittifakın bozulduğu yerde, hâlâ doğayı temsil eden hayvana karşı insanın mücadelesine ve hayvanın, doğada bir tür tutunma, doğaya (ve hayvana) karşı savaş bayrağını açmış insana karşı mücadelesine dönüşerek sürüp giderken, London bize, Beyaz Diş ya da Deniz Kurdu romanlarında olduğu gibi, varoluşun bu alanında, uygarlaşmanın ürünü olan vicdan, insaf, sevgi, vb. duyguların pek de yeri olmadığını söyler. Etik, yani ahlaki davranış normları, öteki mücadele alanının uygar dünyanın kentsel hayatının sınırları içinde geçerlidir; ama işte bu “ikinci”, birincisinden türemiş dünyada da, ekonomik sistem (kapitalizm) hayatın (kentsel) ortamını bir cangıla çevirmekten geri kalmamıştır; hem de dönemin en büyük imparatorluğunun metropolünde. Sosyal sistem, bu cangılın mimarıdır, ama London, sosyalizmin klasiklerinden Engels’in fikirlerine şöyle bir değinmekle yetinir; devrim yerine sosyal sistemin daha iyi idare edilmesi gereğini vurgulayıp durur. Şöyle der sanki: Yaşama mücadelesi sürecekse, şartların iyileştirilmesi gerekir.

Metnin siyasal bakışının reformcu karakteri, siyasal tercihleri çok daha radikal olanları rahatsız edebileceği gibi, sözünü edegeldiğimiz zaaflar da edebiyat beklentilerine olumsuz etkiler yapabilir, ancak eserin kimi bölümleri, ölümsüz edebiyat örnekleri olarak kalacaklardır. Uçurum İnsanları, London’ın en iyi iki üç kitabından biridir hiç kuşkusuz, özellikle Jack London külliyatının vazgeçilmez metni olarak okurlarına hatırlatılması gereken bir metin olma özelliğini korumaktadır.

London, Londra’nın Doğu Yakası’nı anlatıyor ve anlattıkları ile günümüz arasında tam bir yüzyıl var. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, VII. Edward’ın tahtta oturduğu dönemdeyiz, Britanya İmparatorluğu ihtişamlı, büyük bir imparatorluktur bu dönemde; ulusun başkentinde ise sefalet ve yoksulluk kol gezmektedir. Jack London, bu sefalet ve yoksulluğu keşfedebilmek için kentin en berbat köşelerinde yaşamış, gazete haberlerini, polis istatistiklerini ve kendi deneyim ve gözlemlerini birleştirerek bize, İngiltere’nin (o dönemde) insanlığı nasıl kapı dışında bıraktığını göstermiştir. London’ın politik görüşleri işin içine sızdığı için, yazdıklarının eni konu nesnel olduğunu söylemek güçtür. Kendini eski bir denizci olarak gizlemesi ve Doğu Yakası’nda yaşaması, buradaki hayat hakkında gerçekçi bir bakış edinmemizi sağlıyor gene de. Ama işte bu bakış, bugün kitabı okurken, geçmişin o korkunç yaşama şartları hakkında “tarihsel” bir bilgi olarak mı kalıyor, yoksa, VII. Edward’ın ihtişam ve sefaleti bir arada yaşatan dünyasından günümüze nelerin değişebildiği sorusunu bize sordurarak bizi düşünmeye mi yöneltiyor?

Zenginlik, ihtişam, refah, bolluk, ne dersek diyelim, karşı uçta sefalet ve yoksulluğu üretmeden gerçekleşemiyorsa, bırakalım ülkemizin en büyük metropolü olan, bir yanıyla “Doğu Yakasını” aratmayan İstanbul’u, günümüzün en gelişmiş refah ülkesi denen ABD’nin dünya kenti New York’ta ya da herhangi bir büyük kentte “Doğu Yakası” manzaraları kol geziyorsa, üstelik çarpıtılmış, sınırlı da olsa, içinde yaşadığımız enformasyon yağmuru altında, bu gerçeklere ulaşmak için, artık kimsenin London gibi, sahte kimlikle o dünyalara inmesine gerek bile yoksa, kitap bambaşka işlevleri yüklenmiyor mu?

Veysel Atayman
Aralık 2004, İstanbul

YAZARIN ÖNSÖZÜ

Bu kitabı oluşturan deneyimleri 1902 yazında yaşadım. Londra’nın yeraltı dünyasına, bir kâşifinkine benzetilebilecek bir tutumla girdim. Oraları, görmemiş olanların öğretilerindense ya da daha önce gidip orayı görmüş olanların sözlerine bağlı kalmaktansa kendi gözlerimle görmek istedim. Ayrıca, yeraltı dünyasındaki hayatı ölçmek için belirli ve basit bir ölçütüm vardı. Oradaki yaşam, daha çok yaşama, fiziksel ve ruhsal sağlığa yöneliyorsa iyiydi; daha az yaşama, yaralanmış, güdükleştirilmiş ve yozlaşmış yaşama yöneliyorsa kötüydü.

Okuyucu çok kolaylıkla fark edecektir ki, gördüklerimin çoğu kötüydü. Yine de bu kitabı yazdığım dönemin, İngiltere’de “iyi zamanlar” olarak değerlendirildiği unutulmamalıdır. Karşılaştığım açlık ve barınacak yer yokluğu gibi sorunlar en büyük refah dönemlerinde bile ortadan kaldırılamamış olan müzmin bir sefalet durumuydu.

Söz konusu yazın ardından sert bir kış geldi. Istırap ve mutlak açlık öyle bir noktaya ulaştı ki, toplum bununla baş edemedi. Çok sayıda işsizbüyük kalabalıklar oluşturdu ve her gün Londra’nın sokaklarında ekmek diye bağırarak yürüdü. 1903 yılının Ocak ayında The New York Independent gazetesine yazan Bay Justin McCarthy, orada yaşanan durumu şu sözlerle özetliyor: “Düşkünler evlerinde, her gün ve her gece kapılarında ekmek ve barınacak yer için yalvaran aç yığınlarını içeri alacak yer yok. Bütün hayırsever kuruluşlar Londra’nın daracık arka sokaklarındaki tavan aralarında ve bodrum katlarında açlıktan ölecek bir halde oturanlara daha çok yiyecek sağlamak için servetlerini tükettiler. Londra’nın çeşitli bölgelerindeki Kurtuluş Ordusu* lojmanları, barınacak yer ve yiyecek sağlanamayan işsiz ve açlar tarafından muhasara altına alındı.”

İngiltere’de olan bitenler üzerindeki eleştirilerimin çok fazla karamsar olduğu ileri sürüldü. Bu söylenenleri hafife alarak diyorum ki, iyimserler arasında belki de en iyimser olan kimse benim. Ama ben insanlığa siyasi toplu değerlendirmeden çok, tek tek birey olarak yaklaşıyorum. Toplum büyüyüp gelişiyor, bu arada siyasi makineler de parçalanıp “döküntü” haline geliyor. İngilizler için insanlık, kadınlık, sağlık ve mutluluk gibi, geniş ve gülümseyen bir gelecek görüyorum. Ama siyaset makinelerinin çoğunu, ki günümüzde kötü yönetilmektedirler, döküntü yığınından başka bir şey olarak görmüyorum.

Jack London
Piedmont, California

UÇURUM İNSANLARI

I

Uçuruma İniş

Ey İsa, bak şu şehirdeki halimize,
Halimizden anla ve acı bize
Yüzümüz cennete doğru dönük,
Zorluk içinde yaşamayalım diye.

Thomas Ashe

“Ama bunu yapamazsın, sen de biliyorsun,” dediler, Londra’nın Doğu Yakası’nın derinliklerine dalmak için yardımlarına başvurduğum dostlarım. “Sana yol göstermeleri için polise gitsen daha iyi olur,” diye eklediler sonra da, akıllarına yepyeni bir fikir gelmiş gibi. Karşılarında ne yaptığını bilmeyen bir deli varmış da, onlar da bu psikolojik havaya insanüstü bir çabayla ayak uydurmaya çalışıyormuş gibiydiler.

“Ama ben polise gitmek istemiyorum,” diye karşı çıktım. “Yapmak istediğim şey, Doğu Yakası’nın derinliklerine girip orada olup bitenleri kendi gözlerimle görmek. Bu insanların orada nasıl yaşadığını, neden yaşadığını ve ne için yaşadığını öğrenmek istiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, orada yaşamak istiyorum.”

“Ama orada yaşamak istemezsin ki!” dedi herkes, yüzlerine kazınmış olan bir memnuniyetsizlik ifadesiyle. “Diyorlar ki, orada öyle yerler varmış ki, insan hayatı delikli bir metelik bile etmezmiş…”

“Tam da benim görmek istediğim yerler,” diyerek sözlerini kestim.

————

* Kurtuluş Ordusu: Fakirler için para toplayan bir Protestan grubu.

BENZER İÇERİKLER

Veroponen Hikayeleri 1 – Okyanus

Editor

Histeri

Editor

Aşka Karşı Koyma

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası