Roman (Yabancı)

Aşık Melekler

1958 yılının bir aralık akşamı.

Sisters of Charity Yetimhanesi’ne bir kız bebek bırakılır. Bebeğin nereden geldiğini ve kim olduğunu kimse bilmemektedir.

Bu olaydan bir yıl sonra, bir film yıldızı olan Frances Fitzgerald intihar eder.

Varlıklı bir işadamı olan Maximilian Stanhope’un, karısının ölümüyle ilgili daha fazla şey bildiğine inanılsa da kimse bir şey ispatlayamaz.

Henüz yedi yaşındayken annesi Frances tarafından anneannesinin yanma bırakılan Cara, gazetelerden annesinin intihar ettiğini öğrenir. Hem kendi geçmişindeki sır perdesini, hem de Frances’in intiharının ardındaki gerçeği öğrenmek için bu olayı araştırmaya başlar ve yolu Sisters of Charity Yetimhanesi’ne bırakılan bebekle kesişir.

Cara bütün gerçeği öğrendiğinde kayıplarla ve güçlüklerle dolu çocukluğunu unutup huzura kavuşabilecek midir?

Âşık Melekler Londra’nın savaş sonrası Doğu Yakası ndan Hollywood’un pırıltılı ve altın çağına uzanan, bir anneyle asla kopmayan bağını anlatan epik bir aile dramı…

***

Giriş

San Francisco, Aralık 1958

Rahibe Marie karanlık koridorda, kısa, tombul bacaklarının izin verdiği ölçüde hızla koşturuyordu. Diğer rahibelere hiçbir zaman itiraf etmese de geceleri manastırda yalnız kalmaktan korkardı. Bu akşamsa her zaman olduğundan da kötüydü. Fırtına yüzünden elektrikler gitmiş ve elindeki mumun alevi, taş duvarlara, sanki gölgeler halindeki iblisler her iki yanda onun geçişini beklemek üzere dizilmişler gibi ürkütücü yansımalar yapıyordu.

“Tanrı önderimdir, her an benimledir,” diye mırıldandı usul-ca, kelimelerden cesaret bulmaya çalışarak. “Beni korkudan arın-dırır, huzura kavuşturur.”

Rahibe Marie ilahiyi ezberden okumayı sürdürürken yine titredi ama bu kez korkudan değil, soğuktan. Kalın yün elbisesi bile yılın bu mevsiminde sıcak tutmuyordu. Önceki hafta, tam Şükran Günü’nden önce, sonunda kış kendini göstermişti. Sa-bahları güneş ısıtmıyor ve hemen ardından denizden o meşhur San Francisco sisi yükseliyor, Golden Gate Köprüsü’nün kalın bacaklarını sardıktan sonra sahile ilerliyor, şehrin üstüne çöküyor ve Telegraph Hill’deki, Sisters of Charity Yetimhanesine kadar tırmanıyordu. Rahibe Marie bir hücreyi andıran odasında uzanırken, zaman zaman sisin, erkek kardeşinin seyretmekten hoşlandığı filmlerdeki canavarlar gibi anahtar deliklerinden, kapı altlarından içeriye sızdığını hayal ederdi.

Kes şunu, diyerek kendi kendine kızdı. Son toplantıda baş- rahibenin, belki de rahibeliğin kendisine uygun olmadığı yo-lundaki sözleri de bu engin hayal gücü yüzünden değil miydi? Her ne kadar rahibeliğe hak kazanmak için çok fazla mücadele etmek zorunda kalmış olsa da -rahibe başlığını takıp takmayacağının karara bağlandığı altı aylık süreç boyunca- Rahibe Marie vazgeçmeye yanaşmamıştı. Sonunda acemilik dönemine -rahibelik yemini etmeye götüren eğitim-devam etmesine izin verilmesi gerektiği düşünülmüştü. Ancak yetimler yurduna gönderilmek şartıyla. Bu en iyi çözüm olarak görünmüştü. Rahibe Marie, çocuklara tapardı ve her zaman anneliğin dünyevi yaşamın feragat edilmesi en zor kazanımı olduğunu düşünmüştü. Şimdiyse bundan feragat etmesi gerekmeyecekti.

Yetimler yurdu on dokuzuncu yüzyılda, kentin ileri gelen Katoliklerinin bağışlarıyla desteklenen Sisters of Charity tarafından kurulmuştu. Halihazırda yurtta doksan yedi çocuk bulunuyordu ve o akşam bir çocuk daha eklenecekti. Akşam geç saatlerde tam rahibeler odalarına çekilecekken, bir başka çocuk için yerleri olup olmadığını soran bir telefon gelmişti. Anlaşılan gelecek çocuk henüz birkaç günlük bir bebekti. Yeni konuk hakkında bunun dışında bir ayrıntı verilmemişti. Ne cinsiyetinden ne de buraya terk edilme nedeninden söz edilmişti. Oldukça tuhaf bir durumdu.

Başrahibe çocuğu beklerken, Rahibe Marie’nin onun yanında kalması istenmişti. Ancak saatler uzadıkça sıkılmaya başlamıştı. Saygıdeğer rahibe de kıpır kıpır kıpırdanmasından bıkmış ve sonunda onu, her ikisi için geç kalınmış bir akşam yemeği getirmeye göndermişti. Bu ürpertici binada mutfağa
kadar gitmek, yeterince kötü bir deneyimdi. Bir de dönüş yolunda, hele de elinde kakao kupaları ve üstlerine yağ ve reçel sürülmüş kalın ekmek dilimlerinin bulunduğu bir tabakla dolu bir tepsi taşırken rahibenin ilerlemesi daha da yavaşlamıştı. Tam o an ani bir rüzgâr koridoru uçurup elindeki mumu söndürmese ve manastırı zifiri karanlığa boğmasa hâlâ yavaş yavaş ilerleyecekti. Rahibe Marie korkudan çığlık atarken tepsiyi elinden bırakıverdi. Yere çarpan metal ve porselenin sesi büyük duvarlarda yankılanırken, başrahibenin odasına kalan son birkaç yüz metreyi koşarak geçti.

Kapıyı çalmadan içeriye daldı.

‘Başrahibe,” dedi soluk soluğa. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu. “Ne olduğunu asla tahmin edemezsiniz…” Nefesinin düzene girmesi için beklemeksizin, yaşadığı maceranın ayrıntılarını anlatmaya koyuldu. Ancak sakinleşmeye başladığında manzarayı tam manasıyla değerlendirebildi. Başrahibe dizlerinin üzerine çökmüş, elinde tespihi, duasının ortasındaydı “Oh, Tanrım!” Titreyen elini göğsüne yapıştırdı. “Duanızı böldüm! Üzgünüm, gerçekten üzgünüm. Yemek için de…” “Yeter artık, özür dilediğin çocuğum.” Başrahibenin sesi alçak ve sakindi. “Aç değilim. Ama bir dahaki sefere belki odaya daha az telaşlı girebilirsin. Yaşlı kalbim heyecan kaldırmıyor.” Kızarık, sulu gözlerde eğlendiğine dair hafif bir ima vardı: Acemi rahibe eğitim boyunca aşırı duygusallığıyla ünlenmişti. Yaşlı rahibe masaya tutunarak doğrulmaya çalıştı. Ayağa kalkarken eklem yerleri çıtırdamıştı.

“İyi misiniz?” diyerek koştu Rahibe Marie onun dirseğinden tutmak için.

“Bir şeyim yok,” diye genç kadını savuşturdu. “Soğuk romatizmalarımı azdırdı.” Yavaşça ve ıstırap içinde tahta iskemleye çöktü ve sonra başıyla karşısındaki iskemleyi işaret etti. “Sen de otur çocuğum. Korkarım önümüzde daha uzun bir bekleme süresi var.”

Bunu söyledikten sonra başrahibe başını eğdi ve dalgın bir sessizliğe gömüldü. Rahibe Marie konuşmak için ağzını açtıysa da kendisine engel olması gerektiğini bildiğinden, hemen vazgeçti. Bu katlanmayı zor bulduğu bir başka şeydi: Sadece konuşmaya değer bir şey olduğunda konuşmak. Çene çalmayı seven biri olduğu için bu sessiz kalması gereken durumlar doğasına aykırı geliyordu. Oysa başrahibe için ne kadar kolay, diye dü-şündü onu kıskanarak. Onun yapısında bir sakinlik, bir sükûnet vardı ve acemi rahibe burada kaç yıl kalırsa kalsın o huzuru yakalayamayacağından emindi.

Mum ışığının loşluğunda Rahibe Marie, yaşlı kadının, yumuşak, buruşuk ve narin yüzünü inceledi. Rahatlıkla yetmişin üzerindeydi ve halen kuvvetli görünüyordu. Kendisinden pek söz etmezdi ama Afrika’da misyonerlik yaparak on yıl geçirdiğine, ancak bulaşıcı bir hastalığa yakalanıp da kalbi zayıflayınca geri döndüğüne dair söylentiler vardı. Fakat fiziksel nahifliğine karşın ruhunun kuvvetliliği tartışılmazdı.

Rahibe Marie, son toplantıda diğer rahibeler gibi saygıdeğer başrahibenin de onun rahibe başlığı giymesi için uygun olmadığı konusunda kuşku duyduğunu sezdi. Gizliden gizliye kendisinin de bundan kuşkusu vardı. Bir rahibe olarak hayat tahmin ettiğinden daha zordu. Tahta bir yatak, bir yazı masası ve dolap dışında bomboş olan küçük bir oda, her sabah saat 5.30’da kalkıp kiliseye gitmek ve bir saat dua etmek. Her ne kadar istediği an acemi bir rahibeyi görevden almak başrahibenin elindeyse de, Rahibe Marie devam edip etmeme konusundaki kararın tamamen kendisine bırakıldığını tahmin ediyordu. Başrahibe yargılamaya gitmeyen ender insanlardandı ve, “Bırakın, ilk taşı günahsız olan atsın” sözüne yürekten İnanıyordu.

İki kadın sessizce oturmayı sürdürdü ancak genç rahibe ziyaretçilerin bir an önce gelmelerini ve yatağına çabucak gidebilmeyi dileyerek huzursuzca kımıldanıp duruyor, bu düşüncesinden de suçluluk duyuyordu. Sonunda iskemlesinde uyuyakalmış, duran bir arabanın sesiyle irkilerek uyanmıştı.

Rahibe Marie ayağa fırladı. “Onlar olmalı.” Sesindeki rahat lamayı gizleyememişti.

Birkaç saniye sonra, onun sözlerini teyit edercesine zil çalınca başrahibe de ayaklandı.

Dışarıda kapıyı çalan her kimse, arabaya geri dönmüştü. Araba da güzelmiş hani, diye düşündü Rahibe Marie. Siyah, pırıl pırıl bir Lincoln Capri, hem de son modeldi. Arabanın pahalılığı rahibeyi şaşırtmıştı. Genellikle yurda yeni bir çocuk geldiğinde anne, evlilik dışı hamile kalmış olurdu ve bebek öylece kapının önüne bırakılıverirdi. Ancak bu epeyce farklı bir du-rumdu. Rahibe Marie, başrahibenin herhangi bir ayrıntıya vâkıf olup olmadığını merak etti; ne yazık ki olsa bile, bildiklerini boşboğaz astlarına ifşa edecek değildi.

Rahibe Marie, sürücü arabadan inerken merakla baktı. Ellisine merdiven dayamış;siyah saçları, koyu renk gözleri ve bütün yetimler yurdunu bir yıl doyuracak kadar pahalı, mavi kaşmir ceketiyle uzun boylu, hoş bir adamdı. Sanki kimliğini gizlemek istercesine yakasını kaldırmıştı, belki de yine hayal kuruyordu. Arabanın önünden dolanıp arkaya gitti ve arka kapıyı açtı. İçeriye sanki bir torba almak istermiş gibi uzandı. Rahibe Marie taş merdivenlerde durduğu yerden içeriyi göremiyordu ama bir kadının hafifçe ağladığını duyduğunu sandı. Belki de yanılıyordu, ses bebekten çıkmış da olabilirdi, çünkü hemen ardından adam küçücük bir battaniye yumağıyla doğruldu.

Adam ağlayan çocuğu sakinleştirmek için hiçbir teşebbüste bulunmaksızın kenarda bekleyen başrahibenin yanma ilerledi. Yüzü ifadesizdi, tek kelime etmedi ve Rahibe Marie’yi daha önce telefonda açıklanmış bilgilerle yetinmek zorunda bıraktı. Rahibe çocuğu adamın elinden aldı. Bebek sarınmış olduğu battaniyeden görünmüyordu, bu yüzden yaşlı rahibe örtüyü geriye itti. Çocuğun yüzüne bakar bakmaz, sanki bir şeyler yolunda değilmiş gibi kaşlarını çattı ve sonra hemen ifadesi yumuşadı.

“Tanrı seni sevsin,” diye mırıldandı şefkatle. Dingin ifadesi geri dönmüştü, adamın yüzüne baktı ve, “Çocuğun iyi bir Hıris-tiyan olarak büyütüleceğinden emin olabilirsiniz,” dedi. Adam onun sözlerini onayladığını belirtmek için bir kez başını salla-dıktan sonra arabaya yöneldi.

Rahibe Marie, yaşlı rahibenin peşi sıra içeriye girdi. Kolla-rındaki tüyler ürpermiş, ensesindekiler diken diken olmuştu. Bebeğe hâlâ bakamamıştı. Sorun her neyse, başrahibenin huzurlu ifadesini bozmaya yetmişti. Bunu görmek rahibeyi fazlasıyla rahatsız etmişti.

BİRİNCİ BÖLÜM
1946-54 Küçük Başlangıçlar

“Küçük başlangıçlar güçlü düşünceler doğurur.” John Dryden, İngiliz şair, 1631-1700

BENZER İÇERİKLER

Sergi Baba Öyküsü ve Tolstoy Hakkında

Editor

Kelt Rüyası – Mario Vargas Llosa

Editor

Yüreğim Aşkı Arıyor

Editor

Yorum bırak

* Bu formu kullanarak yorumlarınızın bu web sitesi tarafından saklanmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş olursunuz.

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası