Roman (Yabancı)

YOL ARKADAŞIM – MAKSİM GORKİ

Kıyıya çarpan dalgaların şıpırtısından ve kıyı çalılarının hışırtısından doğan düşündürücü ezgiyi bozkıra yayarak, nemli soğuk bir rüzgâr esiyordu denizden. Kimi zaman hızlanarak, taşıyıp getirdiği buruşuk, sarı yaprakları ateşe fırlatıyor; çevremizi kuşatan güz gecesinin sisi titriyor ve ürkerek geriye çekilip, bir an için, solda sınırsız bozkırı, sağda sonsuz denizi, tam karşımda da elli adım ötemize konmuş olan obasının atlarını bekleyen yaşlı çingene Makar Çudra’nın görüntüsünü açığa çıkarıyordu.

Yaşlı çingene, yakası açık gocuğunun çıplak bıraktığı kıllı göğsüne acımasızca çarpan soğuk rüzgâr dalgalarına aldırış etmeden; yüzü bana dönük, güzel, güçlü bir tavırla yarı uzanmış, kocaman çubuğunu düzenle çekiyor, ağzından ve burnundan koyu duman yığınları salıyor; başımın üzerinden bozkırın ölüm sessizliği içindeki karanlığında bir yerlere gözlerini dikmiş, ara vermeden ve rüzgârın keskin vuruşlarından korunmak için herhangi bir harekette bulunmadan, benimle sohbet ediyordu.

– Demek geziyorsun böyle? Çok güzel! Kendine şanlı bir kader seçmişsin şahinim! Zaten gerekli olan da budur. Gezip görecek, hayatın tadını çıkaracak, sonra da yatıp öleceksin… Gerisine kulak asma!

Onun bu görüşüne karşı ileri sürdüğüm düşünceleri kuşkuyla dinleyerek:

– Hayat ha? Başka insanlar ha? diye sürdürdü sözlerini. Hele hele! Sana ne bunlardan? Senin kendi hayatın yok mu? Başka insanlar sensiz yaşıyorlar ve sensiz yaşayacaklar. Yoksa birbirlerine gerekli olduğunu mu sanıyorsun? Sen ne ekmeksin, ne de değnek, kimsenin sana ihtiyacı yoktur.

– Öğrenmek ve öğretmek ha? İnsanlara nasıl mutlu olacaklarını öğretebilir misin bakalım? Hayır şahinim, öğretemezsin. Saçını sakalını ağart da, öğretmek sözünü sonra al ağzına. Ne öğretebileceğini sanıyorsun? Herkes kendisine gerekli olan şeyi biliyor. Akıllı olanlar her şeyi elde eder, aptalların eline zırnık bile geçmez, herkes öğrenmesi gerekli olan şeyi kendi kendine öğrenir…

– Çok gülünç varlıklar şu senin insanların. İç içe girmişler, birbirlerini eziyorlar. Oysa, bak, dünya ne kadar geniş. (Eliyle bozkırı gösterdi.) Herkes çalışıyor. Niçin? Kimin yararına? Kimse bilmiyor. Çift süren bir insan gördüğüm zaman, gücünü ter damlaları halinde toprağa akıttığını, sonra da aynı toprağın içinde çürüyeceğini düşünürüm. Zavallı adam! Ondan hiçbir iz kalmayacak geriye. Dünyayı tarlasından ibaret sanarak, doğduğu gibi, boş bir kafayla ölüp gidecek.

– Peki, niçin doğdu bu adam? Toprağı kurcalamak ve kendisine bir mezar bile kazamadan ölmek için… Özgürlük denen şeyden haberi var mıdır? Bozkırın sonsuzluğu ona ne anlatır? Bu dalga dalga yayılan ezgi onun yüreğine de sevinç salar mı? Hayır! O bir köle olarak doğdu ve bütün hayatınca köle olarak yaşadı, mesele budur işte! Ne gelir elinden? Eğer biraz akıllanırsa, kendini asmaktan başka hiçbir şey…

– Beri bak, şu gözlerimin elli sekiz yıldır gördüklerini oturup kâğıda dökecek olsam, senin o torban gibi bin tanesi almaz. Haydi, gitmediğim bir ülke adı söyle bakayım. Hiç yorulma, söyleyemezsin. Gördüğüm nice ülkelerin adını bile işitmemişsindir sen. İşte, hayat diye ben böylesine derim. Durmadan gideceksin. Ne varsa bundadır. Bir yerde uzun süre kalma. Niye kalasın ki? Geceyle gündüz nasıl birbirlerini kovalayarak dünyanın çevresinde dolaşıyorlarsa; sen de hayattan soğumamak istiyorsan, düşüncelerini onun üzerinde toplamaktan kaçın. Hayat üzerine düşünmeye başladın mı, bil ki soğursun ondan… Her zaman böyle olur bu. Zamanında benim başıma da geldi. Hele hele! Benim başıma da geldi şahinim.

– Galiçina’da, hapishanedeydim. Can sıkıntısından, “Ben niçin yaşıyorum?” diye düşünmeye başladım. Hapishane çok sıkıcıdır şahinim, of, öyle sıkıcıdır ki! Aldı mı beni bir keder… Pencereden tarlalara bakarken yüreğimi bir keder alıp başladı mı sıkmaya kıskaçlarıyla… Niçin yaşadığını kim söyleyebilir? Hiç kimse söyleyemez şahinim! Kendine bu soruyu sormanın da gereği yoktur. Yaşamaya bak, gerisine kulak asma. Gez, dolaş, çevrende olup bitenleri gözle, hiçbir zaman kedere kapılmazsın. Ben o zaman az kalsın kuşağımla kendimi asıyordum… Ya!

– Adamın biriyle konuşuyordum. Sizin Ruslardan, sert bir adam. Ona kalırsa, gönlünün dilediği gibi değil de, Tanrı’nın buyurduğu gibi yaşamalıymış. Tanrı’ya yakarırsan, dilediğin her şeyi verirmiş sana. Oysa

kendisi delik-deşik, yırtık-pırtık giysiler içindeydi. Dedim ki; “Sana yeni giysiler vermesi için Tanrı’ya yakarsana!” Kızdı, sövüp sayarak kovdu beni. Oysa, az önce insanları bağışlamak, sevmek gerektiğinden söz ediyordu. Eğer sözlerim ona dokunduysa, beni bağışlasaydı ya. Al işte sana öğretmen! Başkalarına az yemek gerektiğini öğretir, kendileri günde on öğün tıkınırlar.

Ateşe tükürdü, çubuğunu yeniden doldurarak sustu. Rüzgâr hazin ve kısık bir uğultuyla esiyordu. Karanlıkta atlar kişniyor, tatlı, tutkulu bir Ukrayna şarkısı akıp geliyordu obadan. Makar’ın dilber kızı Nonka söylüyordu bu şarkıyı. Onun göğüsten gelen gür kesini tanıyordum artık. “Merhaba” derken ya da şarkı söylerken, yani her zaman bir tuhaf, hoşnutsuz, tiz bir çınlayışı vardı bu sesin. Esmer, donuk yüzünde bir çariçenin gururu okunur; gölgeli, koyu kahverengi gözleri karşı konulamaz güzelliğinin bilinciyle, öteki insanlara karşı horgörüyle parlardı.

Makar, çubuğunu uzattı.

– Çek, dedi. Kız güzel söylüyor değil mi? Hele hele! İster miydin böyle bir dilber sevdalansın sana? İstemezdin ha? Aferin! Kızlara inanma, uzak dur onlardan. Aman aklından çıkarma bunu. Bir kızla öpüşmek, tütün içmekten daha hoştur elbette. Ama onu bir kere öptün mü, özgürlüğü yüreğinden sil artık. Seni öyle görünmez bağlarla kendine bağlar ki, bir daha koparamazsın. Bütün benliğini yitirirsin. Evet! Kendini kızlardan korumalısın! Öyle de yalancıdırlar ki! Seni dünyada her şeyden daha çok sevdiğini söyler ya, toplu iğne ucuyla şöyle bir dokun bakalım; dünyayı başına yıkar alimallah! Bilirim ben onları! He-hey! öyle bir bilirim ki! İster misin, gerçek bir olay anlatayım sana şahinim? Sen de aklından çıkarma onu. Aklından çıkarmadığın sürece de, kuş gibi özgür olursun.

Zobar adında genç bir Çingene delikanlısı yaşardı bir zamanlar, Loyko Zobar. Bütün Macaristan, Çek ülkeleri, Slavya, uzun sözün kısası, şu denizin çevresinde yaşayan kim varsa tanırdı onu; öyle yiğit bir delikanlıydı işte! O ülkelerde hangi köye gidersen git, Loyko’yu öldürmeye yeminli birkaç adama raslardın. Fakat o yine de yaşayıp giderdi. Eğer hoşuna giden bir at görmüşse, sen o atın bekçiliği için bir alay asker gönder istersen, fark etmez, Zobar mutlaka boy gösterirdi o atın üstünde! He-hey! Sanki kimseden korkusu mu vardı onun? Şeytan bütün takım taklavatıyla birlikte karşısına çıksa, diyelim ki bıçağını çekmeye fırsat bulamadı, herhalde küfürü basar, şeytanların suratlarının ortasına yapıştırırdı tekmeyi. Evet, tam tamına böyle olurdu işte!

Onu tanımayan ya da öykülerini işitmeyen Çingene obası yoktu. Aklı fikri atlardaydı Loyko Zobar’ın. Ama çok uzun sürmezdi hevesi. Biraz bindikten sonra hayvanı satar, parayı da sağa sola dağıtırdı. Kimseden gizlisi saklısı yoktu. Eğer sana gerekliyse, git yüreğini iste. Kendi elleriyle koparır, verirdi. Yeter ki, sen hoşnut ol! İşte böyle bir delikanlıydı o, şahinim!

Bizim oba o sıralarda, bundan on yıl kadar önce Bukovina taraflarında göçteydi. Bir gün, -bir ilkbahar gecesi-, ben, Koşuta’ya karşı savaşan asker Danilo, yaşlı Nur, Danilo’nun kızı Radda ve tüm oba halkı bir arada oturuyorduk.

Benim Nonka’yı biliyorsun değil mi? Çariçe gibi kızdır! Ama Radda’nın yanında o bir hiçtir, sözü bile edilmez! Radda’nın güzelliğini sözcüklerle anlatamazsın. Bu güzelliği belki bir keman dile getirebilirdi. Ama o kemanı çalmaya da adam gerek…

Çok yiğidin yüreğini kuruttu bu Radda, o-hoo, pek çok yiğidin. Moravya’da, saçları perçem perçem yaşlı bir derebeyi taş kesildi onu görünce. Atının üzerinde, sıtma tutmuş gibi titreye titreye baka kaldı. Çok yakışıklı bir adamdı. Şeytan, bayramlıklarını giyinse o kadar yakışıklı olabilirdi ancak. Kaftanı altın sırmalarla kaplıydı. Böğründeki kılıç; şimşek gibi parlıyor, atı eşiniyor, kılıcını baştan başa kaplayan değerli taşlar ışıl ışıl ışıldıyordu. Şapkasına da gök parçası gibi mavi bir kadife takılıydı… Böylesine görkemli bir derebeyiydi işte! Radda’ya baktı baktı da:

“- Hey, kız! dedi. Bir öpücük ver, bir kese altın al!” Radda arkasını dönüverdi.

“- Eğer incittiysem, bağışla beni, hiç değilse tatlı bakışını esirgeme…”

Yaşlı derebeyi o saat yelkenleri suya indirmişti. Kuşağından bir kese altın çıkarıp Radda’nın ayaklarının dibine fırlattı. Kocaman bir altın kesesiydi bu, kardeş! Fakat kız, sanki kazara çarpıyormuş gibi, keseyi ayağının ucuyla çamura itivermesin mi! Haydi bakalım!..

Derebeyi:

“- Alacağın olsun kız!” diye ah etti, atını kamçıladı, bir toz bulutu içinde gözden yitti.

Ertesi gün yeniden çıkıp geldi. Obaya doğru gök gürültüsü bir sesle:

“- Kimdir o kızın babası?” diye gürledi.

Danilo çıktı.

“- Kızını bana sat, ne istersen vereyim!”

Danilo ona şöyle dedi:

“- Domuzlarından vicdanlarına kadar her şeylerini Leh beyleri satar sadece. Ben Koşuto’ya karşı savaşmış adamım, ticaretten anlamam!”

Yaşlı derebeyi öfkeden kıpkırmızı kesildi, tam kılıcına davranmak üzereydi ki, bizimkilerden biri atın kulağına bir köz parçası değdirince hayvan üzerindeki biniciyle birlikte tozu dumana katıp gitti. Biz de toparlanıp yola koyulduk. Birinci gün geçti, ikinci gün baktık, seninki gelip yetişti!

“- Hey!” diye bağırdı. “Tanrı’nın ve sizlerin karşısında, vicdanımın temiz olduğuna yemin ederim. Evlenmek istiyorum onunla. Her şeyimi sizinle paylaşmaya hazırım. Çok zengin bir adamım ben!”

Yalım yalım yanıyor, rüzgâra tutulmuş deve dikeni gibi, eyerin üzerinde sallanıyordu. Hepimiz bir kararsızlık içinde kaldık.

Danilo:

“- Haydi bakalım kız! Konuş!” dedi.

Radda bize bakarak:

“- Gönül rızasıyla karga yuvasına giren dişi kartal gördünüz mü siz? diye sordu.

Danilo gülmeye başladı. Biz de onunla birlikte güldük. “- Aferin kız! İşittin mi bey? Olmadı bu iş! Sen kendine bir

güvercin ara en iyisi, o daha uysaldır.”

Yeniden yola koyulduk.

Derebeyi şapkasını başından alıp yere çaldı, atını öyle bir sürdü ki, yer yerinden oynadı sanırsın. İşte Radda böyle bir dilberdi şahinim!

Evet! Gecelerden bir gece oturmuş, bozkırdan dalga dalga yayılan ezgiyi dinliyorduk. Ne ezgidir o! Sanki kanımızı tutuşturuyor, bir yerlere çağırıyordu bizi. İçimizde öyle bir şey yapmak isteği uyanıyordu ki, artık yaşamanın da gereği kalmayacaktı ondan sonra. Ya da yaşarsan bütün dünyanın çarı olarak yaşayacaktın, şahinim!

Ansızın karanlıklar içinde bir at belirdi. Üzerinde keman çalan bir adamla bize doğru yaklaştı. Adam ateşin yanında atı durdurdu, çalmayı bıraktı, gülerek bizden yana baktı.

Danilo sevinçle:

“-He-hey!” diye bağırdı. “Zobar, sen misin? Ta kendisi, Loyko Zobar!”

Bıyıkları neredeyse omuzlarına değiyor, saçlarının kıvrımlarıyla karışıyordu. Gözleri yıldızlar gibi pırıl pırıldı. Ya gülüşü, hey Tanrım, bir güneşti sanki! Atıyla birlikte sanki tek bir demir parçasından dövülmüştü. Ateşin kızıllığı içinde kana batmış gibi duruyor, ak dişlerini göstererek gülümsüyordu. Eğer tek bir söz söylemesinden ya da şu dünyada benim de yaşadığımı fark etmesinden daha önce onu kendi özüm gibi sevmediysem gözüm kör olsun!

Dünyada böyle insanlar da vardır şahinim! Gözlerine bir kere bakar, ruhunu tutsak ederler. Sen de bundan utanç duymadığın gibi, gururlanırsın bile. Olursan, böyle bir adam ol işte. Böyle adamlar azdır dostum. Fakat iyi ki de azlar. Dünyada iyi şeyler çok olsaydı, nereden belli olurdu iyilikleri? Uzatmayalım! Öykümüze dönelim!

Radda şöyle dedi:

“- Çok güzel çalıyorsun Loyko! Bu kadar güzel sesli kemanı kim yaptı sana?”

Loyko gülerek:

“- Kendim yaptım,” diye karşılık verdi. “Hem de ağaçtan değil, çok sevdiğim bir kızın göğsünden yaptım onu. Tellerini de kızın yüreğinden kendi ellerimle söküp çıkardım. Keman hâlâ biraz yalan söylüyor ama, yay kullanmakta ustayımdır ben!”

Kızların başını döndürüp onları kendimize bağlamak için sık sık başvurulan bir oyundur bu. Ama Loyko yanlış kapı çalmıştı bu kez.

Radda öte yana dönüp esneyerek:

“- Bir de Zobar’ın akıllı, becerikli bir adam olduğunu söylerlerdi” dedi. “Şu insanlar amma da yalancı oluyor!”

Sonra oradan uzaklaştı.

Loyko, gözleri parlayarak:

“- Vay! Çok keskin dişlerin varmış güzelim!” diye bağırdı. Atından indi, yanımıza gelerek:

“- Merhaba kardeşler!” dedi. “İşte ben de aranızdayım!” Danilo:

“- Hoş geldin, safalar getirdin şahinim!” diye karşılık verdi. Öpüştük, sohbet ettik, sonra yatmaya çekildik… Deliksiz bir

uyku çektikten sonra, sabahleyin bir de baktık Zobar’ın kafası bir çaputla sarılı. Bu da nesi? Uyurken at tepmişmiş…

Breh, breh, breh! Tabii atın kim olduğunu anlayıp bıyık altından gülmeye başladık. Danilo da bizimle birlikte gülüyordu. Loyko, Radda’ya layık değil miydi sanki? Layıktı elbette! Fakat bir kız ne kadar güzel olursa olsun, ruhu sığ ve dardır. İstersen bir batman altın as boynuna, fark etmez, yine de yaranamazsın. Neyse, uzun sözün kısası, işte böyle oldu şahinim!

Oralarda yaşayıp gidiyorduk. İşlerimiz fena değildi o sıralar. Zobar da bizimle birlikteydi. Arkadaş diye ben öylesine derim işte! Yaşlı bir adam kadar bilgiliydi. Anlamadığı şey yoktu. Hem Rusça, hem de Macarca okuyup yazması vardı üstelik. Kimi zaman öyle bir sohbet açardı ki, ömrün boyunca uyanık…

BENZER İÇERİKLER

Ah Şu Kalbim

Editor

Mary Shelley – Frankenstein ya da Modern Prometheus

Gelin

Editor
Yükleniyor....

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. İstediğiniz zaman çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku

Gizlilik ve Çerez Politikası